MESLEK ANILARI bira

MESLEK ANILARI

                         Bira
1990’lı yıllardı…
Yer, Isparta Merkez Karakolu…
Meslekte bazen insan büyük olayları değil, küçük bir yanlış anlaşılmanın açtığı derin izleri unutamıyor.
O dönem kısa süreliğine karakol amirliğine vekâlet ediyordum.
Henüz mesleğin; insanı sertleştirmeden önce olgunlaştırdığı yıllardı…
Sabah saatleriydi…
Karakolun o kendine has sessizliği vardı.
Daktilo sesleri, çay ocağından gelen ince kaşık tınıları, duvardaki saatin ağır ağır ilerleyen sesi…
Bizim bölgenin içerisinde Vali Konağı da bulunuyordu. Konağın güvenliği için de nöbet usulü çalışan bekçi arkadaşlarımız görev yapardı.
Telsizden bir anons geçti:
“Müsaitseniz Vali Konağı’na uğrayabilir misiniz?”
Ses tonunda alışılmışın dışında bir durum olduğu belliydi.
Hemen konağa gittim.
Kapının önünde koruma görevlisi arkadaş vardı.
Elinde bir Kırıkkale tabanca…
Diğer elinde ise bir bekçi kimliği…
Yüzü biraz mahcup, biraz da şaşkındı.
“Komiserim,” dedi,
“Vali Bey bu bekçi arkadaşımızı açığa aldı…”
Önce anlam veremedim.
Bir kenarda bizim bekçi dayı duruyordu.
Yaşını almış, mahcup bakışlı, sessiz bir adam…
Hayatının büyük kısmını devlet kapısında geçirmiş eski usul insanlardan…
Ne olduğunu anlamaya çalışırken olay yavaş yavaş ortaya çıktı.
Meğer konağın bazı sivil görevlileri bizim bekçi arkadaşına:
“Bize birkaç bira alıp gelir misin?” demişler.
Sonra da tembihlemişler:
“Vali Bey rahatsız olmasın… Zile basma. Kapıyı hafif tıklat. Biz seni bekliyor oluruz, açarız.”
Vali Konağı’nın bahçe kapısı ve etrafı yüksek  duvarlarla çevriliydi.
Dışarıdan içeriyi görmek mümkün değildi.
Bizim bekçi dayı da iyi niyetle söyleneni yapmış…
Elinde siyah poşet…
İçinde bira şişeleri…
Gelmiş kapıya…
Zile basmamış.
Usulca kapıyı tıklatmış…
Tam o sırada tesadüf bu ya…
Vali Bey sabah yürüyüşüne çıkmış.
Kapının önünden geçerken o tıklama sesini duymuş ve kapıyı kendisi açmış.
Kapı açılınca…
Karşısında üniformalı bir bekçi…
Elinde siyah poşet…
Poşetin içinde bira şişeleri…
Bizim bekçi dayı heyecandan bir şeyler anlatmaya çalışmış ama bazen görüntü, kelimelerden daha hızlı hüküm verir.
Vali Bey kısa ve sert bir ses tonuyla:
“Silahını ver…” demiş.
“Kimliğini ver…”
Sonrası malum…
Bekçi dayı bir süre açığa alındı.
O gün olayın büyüklüğünden çok, insan hâllerinin kırılganlığını düşünmüştüm.
Çünkü bazen insan suç işlediği için değil…
Kendini anlatamadığı için kaybeder.
Hayat da çoğu zaman böyledir…
Bir kapının yanlış zamanda açılması,
Bir cümlenin eksik kalması,
Bir görüntünün hakikatin önüne geçmesi…
Ve insan, niyetini anlatamadan hüküm yiyebilir.
Meslek hayatı bana şunu öğretti:
Adalet sadece gördüğüne karar vermek değil,
Görünmeyeni de anlamaya çalışmaktır.
Çünkü bazı insanlar hata yapar…
Bazıları ise sadece talihsiz bir ana denk gelir.
Aradan yıllar geçti…
Ama hâlâ o sabahı hatırladığımda gözümün önüne aynı sahne gelir:
Eski bir bahçe kapısı…
Sessiz bir sabah…
Elinde siyah poşet taşıyan mahcup bir bekçi dayı…
Ve kaderin tam yanlış anda açtığı bir kapı

HİKAYE SERİSİ 108

 

 

 

 

 

 

 

AHI
VAR

Kasabanın
üzerinde yıllardır görünmeyen bir mahkeme kuruluydu.

Ne
duvarları vardı ne kapısı…

Ne
hâkimi görünürdü ne de kürsüsü.

Fakat
o mahkemenin varlığını herkes, hayatının bir yerinde hissederdi.

Adına
vicdan
denirdi.

Bazıları
onu para ile susturur, bazıları makamla, bazıları güçle bastırırdı. Kimi de
yaptığı kötülüğü kendisine defalarca anlattığı yalanlarla örter, sonunda kendi
yalanına inanırdı.

Fakat
vicdan susmazdı.

Sadece
beklerdi.

Ve
insanın unuttuğu her şeyi, sessizce kaydederdi.

Kasabanın
tepesinde, yüksek taş duvarların ardında büyük bir konak yükseliyordu. Mermer
basamakları güneşte parlar, geceleri geniş pencerelerinden sızan ışıklar
aşağıdaki evlerin karanlığına uzanırdı.

Konakta
oturanların bir imzası, bir mührü, bazen tek bir telefon konuşması insanların
hayatını değiştirmeye yeterdi.

Bir
kapı açılırdı.

Bir
kapı kapanırdı.

Birinin
yıllarca beklediği hak birkaç dakikada yok olur, başka birinin önüne hiç hak
etmediği hâlde görünmez bir yol serilirdi.

Onlar
buna düzen derlerdi.

Kasabanın
yoksul sokaklarında yaşayanlar ise başka bir isim koymuştu:

Haksızlık.

Kasabanın
gençlerinden biri, yıllarca okuyarak aldığı diploma ile kapı kapı dolaşıyordu.

Diplomasında
yalnızca bir okulun adı yazmıyordu.

Uykusuz
geceler vardı.

Sınav
salonları vardı.

Ailesinin
fedakârlığı vardı.

Bir
annenin duası, bir babanın alnından süzülen ter vardı.

Ve
bütün bunların üzerinde, geleceğe dair tertemiz bir umut…

Fakat
bazı kapıların anahtarı bilgi değildi.

Genç
bunu kısa zamanda öğrendi.

Her
kapının ardında başka bir bahane vardı.

“Kadromuz
dolu.”

“Başka
birini tercih ettik.”

“Biraz
daha beklesin.”

Oysa
bazıları daha kapıya varmadan içeri alınmıştı.

Diplomaları
belki yoktu.

Ama
başka anahtarları vardı.

Genç,
bir akşam eve döndüğünde diplomasını uzun süre elinde tuttu.

Sonra
onu katlayıp çekmeceye koydu.

Kâğıt
hafifti.

Fakat
taşıdığı hayal kırıklığı ağırdı.

O
gece bir şey anlamıştı:

Emeğin
adaletten koparıldığı yerde yalnızca iş kaybedilmez; geleceğin kendisi de
elinden alınır.


Kasabanın
başka bir sokağında bir baba, çocuğunun dizleri yırtılmış pantolonunu elinde
tutuyordu.

Yeni
bir pantolon alacak parası yoktu.

Eskisini
onartacak parası da.

Çocuk
bunu anlamıştı.

Bu
yüzden hiçbir şey istemiyordu.

İşte
yoksulluğun en acı hâli buydu:

Bir
çocuğun, babasından bir şey istemeye utanması.

Baba
gece boyunca tavana baktı.

Kendi
açlığını düşünmedi.

Çocuğunun
gözlerindeki mahcubiyeti düşündü.

İnsan
bazen ekmeğin yokluğundan değil, evladına ekmek verememenin ağırlığından
çökerdi.

Aynı
kasabada başka bir çocuk, annesinin dizine başını koymuştu.

Mutfakta
yiyecek azdı.

Çocuk
bir süre sustuktan sonra annesine sordu:

“Cennette
yemek var mı?”

Anne
cevap veremedi.

Çocuk,
çocukluğunun taşıyamayacağı kadar ağır bir cümle daha söyledi:

“Varsa
oraya gidelim.”

Anne
başını eğdi.

O
cümle, bir çocuğun ağzından çıkmıştı.

Ama
aslında bütün kasabanın yüzüne tutulmuş bir aynaydı.

Çünkü
bazı aynalar yüzü değil, insanlığın utancını gösterirdi.


Kasabanın
dışındaki maden ocağında bir gün yer yarıldı.

Toprak,
yerin yüzlerce metre altında çalışan adamlardan birini karanlığın içine aldı.

Yukarıda
bir çocuk bekliyordu.

Çocuk
ölümün ne olduğunu bilmiyordu.

O
yalnızca babasının eve dönüş saatini biliyordu.

Saat
ilerledi.

Baba
çıkmadı.

Akşam
oldu.

Çıkmadı.

Gece
çöktü.

Yine
çıkmadı.

Maden
ocağının ağzında bekleyen çocuğun gözleri karanlığa saplandı.

Toprak,
insanı içine aldığında yalnızca bir bedeni gömmüyordu.

Bazen
bir evin direğini…

Bazen
bir çocuğun geleceğini…

Bazen
bir ailenin bütün umudunu da beraberinde götürüyordu.

O
gece bir evde sandalye boş kaldı.

Ve
bazı boşlukların üzerine ne zaman ne de başka bir insan oturabilirdi.


Kasabanın
başka bir evinde ise bir anne, evladının uğradığı kötülüğün ağırlığı altında
sessizce ağlıyordu.

Bazı
acıların adı konulamazdı.

Bazı
yaralara kelime değmezdi.

Bir
çocuğun masumiyeti kirletildiğinde yalnızca bir aile değil, insanlığın kendisi
sınanırdı.

Anne
gecenin karanlığında çocuğuna baktı.

Dünyanın
bütün kelimeleri yetersizdi.

O
anda kasabanın bütün makamlarından, bütün yasalarından, bütün yüksek
duvarlarından daha ağır bir soru yükseldi:

Bir
çocuğu koruyamayan bir düzen, kendisine nasıl adalet diyebilirdi?


Fakat
tepede, mermer duvarların ardında hayat başka türlü akıyordu.

İnsanların
acıları dosyalara dönüşüyordu.

Bir
dosyada yetim vardı.

Birinde
emekçi.

Birinde
işsiz genç.

Birinde
yoksul emekli.

Bir
diğerinde hakkı elinden alınmış bir aile…

Kâğıtların
üzerinde isimler vardı.

Fakat
isimlerin arkasındaki hayatları görmek istemiyorlardı.

Çünkü
insanı dosyaya dönüştürdüğünüzde, vicdanın yükünü taşımak kolaylaşırdı.

Bir
gün yaşlı bir adam, elindeki dosyayı masanın üzerine bıraktı.

İçeridekilerden
biri dosyaya baktı.

“Bunun
içinde ne var?” diye sordu.

Yaşlı
adam sakince cevap verdi:

“Bir
insanın ömrü.”

Masadakiler
güldü.

Yaşlı
adam dosyayı geri aldı.

Kapıya
yöneldi.

Tam
çıkarken durdu.

“Bir
gün,” dedi, “kâğıda değil, içindeki insanın gözlerine bakmak zorunda
kalacaksınız.”

Kapı
kapandı.

Cümle
içeride kaldı.

Bazı
cümleler insanın kulağında değil, vicdanında yankılanırdı.


Yıllar
geçtikçe kasabanın başka bir yüzü daha değişmeye başladı.

Ağaçlar
kesildi.

Dereler
sustu.

Meralar
bölündü.

Kuşların
yuvaları bozuldu.

Bir
zamanlar baharda lalelerin, sümbüllerin koktuğu tepelerde beton yükseldi.

Birileri
buna kalkınma dedi.

Birileri
yatırım.

Birileri
kazanç.

Toprak
ise sustu.

Çünkü
toprak konuşsaydı, insanın yüzüne bakamayacağı kadar çok şey anlatacaktı.

Kökünden
sökülen her ağaç yalnızca bir ağaç değildi.

Bir
kuşun yuvasıydı.

Bir
çocuğun gölgesiydi.

Bir
toprağın hafızasıydı.

Henüz
doğmamış bir çocuğun hakkıydı.

İnsan,
kendisine emanet edilen dünyayı kendi malı sandıkça geleceğinden biraz daha
çalıyordu.

Ve
farkında olmadan en büyük hırsızlığı yapıyordu:

Henüz
doğmamışların hayatından çalıyordu.


Kasabanın
yaşlı çınarı bütün bunları görüyordu.

Gövdesinde
yılların yaraları vardı.

Bazı
dalları kurumuştu.

Ama
kökleri derindeydi.

Bir
sabah küçük bir çocuk ağacın altında duran yaşlı adama sordu:

“Bu
ağaç neden hâlâ ayakta?”

Yaşlı
adam çınarın gövdesine baktı.

“Çünkü
kökleri derinde.”

Çocuk
bir süre düşündü.

“İnsanların
da kökleri var mı?”

Yaşlı
adam çocuğun göğsünü işaret etti.

“Var.”

“Nerede?”

“Vicdanında.”

Çocuk
merakla sordu:

“Vicdan
ölürse ne olur?”

Yaşlı
adamın yüzündeki tebessüm kayboldu.

“İnsan
yaşamaya devam eder,” dedi.

“Fakat
insanlığını kaybeder.”

Çınarın
dalları rüzgârla ağır ağır sallandı.

Bir
yaprak koptu.

Toprağın
üzerine düştü.

Yaşlı
adam yaprağı yerden aldı.

“İnsan
da sonunda toprağa döner.”

Sonra
yaprağı yeniden toprağa bıraktı.

“Geriye
ne bıraktığına bakılır.”


O
gece kasabanın bütün saatleri aynı anda durdu.

Gece
yarısıydı.

Rüzgâr
kesildi.

Kuşlar
sustu.

Sokak
lambalarının altında hiçbir yaprak kıpırdamadı.

Sanki
zaman, akıp gitmekten vazgeçmişti.

Sonra
herkes aynı sesi duydu.

Önce
uzaktan gelen bir çocuk ağlamasıydı.

Ardından
bir annenin feryadı…

Bir
madencinin karanlıkta kalan nefesi…

Bir
emekçinin yorgunluğu…

Bir
gencin buruşturulmuş diploması…

Bir
emeklinin boş cüzdanı…

Bir
yetimin sessizliği…

Bir
şehidin yarım kalmış hayatı…

Bir
ağacın kırılan dalı…

Bir
kuşun boş kalan yuvası…

Sesler
birbirine karıştı.

Sonra
hepsi sustu.

Ve
o sessizliğin içinden tek bir kelime yükseldi:

Ah.

O
anda kasabadakiler anladı.

Ah,
yalnızca bir beddua değildi.

Ah,
adalet geciktiğinde geride kalan hafızaydı.

Hakkı
yenilenin dünyada bıraktığı izdi.

Mazlumun
söyleyemediği cümleydi.

Yetimin
suskunluğu, annenin gözyaşı, emekçinin alın teri, şehidin emaneti, çocuğun
açlığıydı.

Ve
en önemlisi…

Vicdanın
açtığı dosyaydı.


Sabah
olduğunda kasaba yine aynıydı.

Fakat
bazı insanlar aynaya bakamadı.

Bazıları
çocuklarının yüzünden kaçtı.

Bazıları
yıllardır sahip oldukları makamların aslında ne kadar geçici olduğunu ilk kez
düşündü.

Bazıları
ise hiçbir şey anlamadı.

Çünkü
insanın en büyük felaketi kötülük yapmak değildi.

Kötülüğü
normalleştirmekti.

Haksızlığı
düzen sanmak…

Emeği
küçük bir ayrıntı görmek…

Yoksulluğu
kader diye geçiştirmek…

Bir
çocuğun acısını rakama çevirmek…

Bir
insanı dosya numarasına indirgemek…

Bir
ağacı yalnızca kereste görmek…

Bunların
hepsi aynı çürümenin farklı yüzleriydi.

Ve
vicdanın öldüğü yerde kötülük artık suç gibi görünmezdi.

Düzen
gibi görünürdü.

İşte
en korkunç olan buydu.


Yıllar
sonra kasabada bir söz dolaşmaya başladı:

“Her
gözyaşının şahidi, her hakkın sahibi, her ahın zamanı vardır.”

Çünkü
hayat birçok şeyi geciktirebilirdi.

Fakat
hiçbir şeyi sonsuza kadar saklayamazdı.

Bir
gün kapılar kapanırdı.

Makamlar
biterdi.

Servet
tükenirdi.

Kalabalıklar
dağılırdı.

İnsan
bütün mazeretlerinden soyunurdu.

Ve
geriye yalnızca kendisi kalırdı.

Tam
o anda, hayatı boyunca kaçtığı o görünmeyen mahkemenin kapısı açılırdı.

Vicdanın
mahkemesi.

Orada
para geçmezdi.

Makam
geçmezdi.

Nüfuz
geçmezdi.

Bahane
geçmezdi.

Çünkü
o mahkemede insan hem sanıktı hem şahitti.

Kendi
hayatının deliliydi.

Kendi
geçmişinin tanığıydı.

Ve
kararını başka hiç kimse değiştiremezdi.

Karar
defterinde tek bir cümle yazılıydı:

“Ahı
var.”

Bazı
hükümler yüksek sesle okunmazdı.

Mühürlenmezdi.

Bir
mahkeme salonuna girmezdi.

Ama
insan onları ömrünün sonuna kadar taşırdı.

Çünkü
gerçek adalet bazen gecikirdi.

Bazen
susturulurdu.

Bazen
insan eliyle eğilirdi.

Fakat
unutmazdı.

Ve
gün gelirdi…

Toprağın
altında kalanların sessizliği konuşurdu.

Yetimin
hakkı hatırlanırdı.

Emeğin
hesabı sorulurdu.

Çocuğun
gözyaşı şahitlik ederdi.

Kesilen
ağacın gölgesi geri dönerdi.

İnsan,
başkasına yaptığının aslında kendi ruhuna yazıldığını anlardı.

O
zaman kasabanın yaşlıları yine çınarın altında toplanırdı.

Kimse
uzun konuşmazdı.

Çünkü
bazı gerçekler anlatılmayacak kadar ağırdı.

İçlerinden
biri başını kaldırıp gökyüzüne bakardı.

Sonra
yalnızca üç cümle söylerdi:

Hükmü
vicdan verir.

Kaydı
zaman tutar.

Şahidi
topraktır.

Ve
çınarın dalları rüzgârla ağır ağır sallanırken, kasabanın üzerinden görünmeyen
o mahkemenin sesi yeniden yükselirdi:

Ahı
var.

 

EKONOMİ 3

EKONOMİ
    – 3-
Ekonomiyle ilgili yapılması gereken nelerdir?/neler  olmalıdır?
Yalnızca fiyatların neden yükseldiğini konuşmak yeterli midir?/çözüm müdür?
Tabii ki hayır…
Mesele fiyatların neden yükseldiğinden çok daha derindedir.
Üretim neden artmıyor?
Gelir neden adil paylaşılmıyor?
Borçlar neden artıyor?
Emek neden karşılığını alamıyor?
Gençler geleceklerinden neden endişe ediyor?
İnsanlar neden piyasa ekranlarını takip ediyor?
Sorular…
Sorular…
Cevaplarını en az benim kadar sizlerin de bildiği sorular…
Her bir soru  ekonominin farklı bir yönünü gösterir…
Ancak hepsi dönüp dolaşıp aynı gerçeğe işaret eder…
Ekonominin başarısı  insanların hayatında
meydana getirdiği 
değişimle ölçülür…
Ekonomik kararların gerçek karşılığı, açıklanan tablolardan önce toplumun yaşam koşullarında görülür.
Ekonomi sadece
uzmanların, 
yatırımcıların 
ve piyasa aktörlerinin meselesi değildir.
Ekonomi;
Evde annenin, 
tarlada çiftçinin, 
fabrikada işçinin, 
dükkânında esnafın, 
ders çalışan öğrencinin
ve maaşını bekleyen emeklinin ortak meselesidir.
Öyleyse çözüm nedir/nerededir..?
Çözüm;
Üretimi merkeze koymakta, bilimi ve aklı rehber edinmekte,
tarımı ve sanayiyi güçlendirmekte, 
teknolojiyi geliştirmekte
ve emeğe hak ettiği değeri vermektedir…
Kaynakları 
verimli 
ve adil kullanmakta,
kamu yönetiminde 
şeffaflığı, 
denetimi
ve hesap verebilirliği güçlendirmektedir…
Yani ekonomiyi, 
belirli kesimlerin kazanç
aracı olmaktan çıkarıp toplumun refahına hizmet eden bir yapıya dönüştürmek gerekmektedir…
Bir ülkenin geleceği;
Ürettiği kadar,
ürettiği değeri nasıl paylaştığıyla da belirlenir…
Ekonomi  temelinde insan  vardır..
İnsan, ekonomik tabloların arasına sıkıştırılmış bir rakam değildir/olamaz….
Bir ülkenin büyüme rakamları yükselirken insanların alım gücü düşüyor, 
emeğinin karşılığı azalıyor
ve geleceğe dair umutları tükeniyorsa o büyümenin niteliğini yeniden sorgulamak gerekir…
Zira büyüme ile 
refah aynı şey değildir… 
Üretmek kadar üretileni adil paylaşmak, 
kazanmak kadar emeğin hakkını vermek de önemlidir…
Bir ülkenin gerçek zenginliği insanının  geleceğe umutla bakabilmesinde saklıdır…

hikaye serisi 104 adaletin koruması

ADALETİN GÖLGESİNDE

Vaktiyle, dağların ufka yaslandığı, sokaklarında nice hikâyenin sessizce yaşandığı bir ülkede, adaleti temsil eden büyük bir saray vardı. Kapısında, gözleri bağlı, bir elinde terazi, diğerinde kılıç taşıyan bir kadın heykeli yükseliyordu. İnsanlar, o heykelin herkese aynı ölçüyle yaklaşan adaleti simgelediğine inanıyordu.

Ülkenin meydanlarında hukukun üstünlüğünden söz ediliyor, kürsülerde eşitlik anlatılıyordu. Ancak zamanla bazı kapılar çalınıyor, bazı makamlar boşalıyor, bazı yöneticiler haklarındaki soruşturmalar nedeniyle görevlerinden uzaklaştırılıyor, bazıları tutuklanıyordu.

Her olayın kendine özgü bir dosyası, her iddianın araştırılmayı bekleyen bir yönü vardı. Suç şüphesi bulunan herkes hakkında hukuk çerçevesinde işlem yapılmalıydı. Hiç kimse makamı nedeniyle ayrıcalık görmemeli, hiç kimse de yalnızca bulunduğu konum nedeniyle suçlu sayılmamalıydı.

Buna rağmen insanların zihninde giderek büyüyen bir soru vardı:

Hukukun herkese eşit uygulanıp uygulanmadığı, yalnızca kararların sonucundan mı anlaşılırdı, yoksa benzer olaylarda aynı ölçülerin kullanılıp kullanılmadığına da bakmak mı gerekirdi?

Bu soru, sarayın yüksek duvarlarını aşarak ülkenin vicdanına ulaşıyordu.

O ülkede haber taşıyan insanlar da vardı. Onlar, toplumun merak ettiği meseleleri araştırıyor, kamu kaynaklarıyla ilgili sorular soruyor, duyulmadığı düşünülen sesleri kelimelere dönüştürüyordu.

Kimi zaman ekranlar kararıyor, kimi yayınların kapısına mühür vuruluyor, kimi gazeteciler adli soruşturmalarla karşılaşıyor, bazı haberlere erişim engelleri getiriliyordu.

Bütün bu olayları uzaktan izleyen insanlar, sessizleşen ekranların karşısında düşünüyordu.

Bir haber yanlışsa, gerçeği ortaya koyan deliller neden konuşmasın? Bir iddia dayanaksızsa, onu çürütecek açıklamalar neden yapılmasın? Hukuki bir tedbir gerekiyorsa, bu tedbirin zorunlu ve ölçülü olup olmadığı da neden tartışılmasın?

Çünkü hukuk, yalnızca işlem yapmak değil, yapılan işlemin gerekçesini ortaya koymak; yalnızca yetki kullanmak değil, o yetkinin sınırlarını da gözetmekti.

Bir ülkede eleştirinin sınırlarını hukuk belirlerdi. Ancak eleştirinin varlığı tek başına suçun kanıtı sayılamayacağı gibi, eleştiren herkesin söyledikleri de kendiliğinden doğru kabul edilemezdi. Gerçeğe ulaşmanın yolu, peşin hükümlerden değil, delillerden ve adil bir değerlendirmeden geçerdi.

Asıl mesele, hukuki süreçlerin varlığı değil, bu süreçlerin hangi ölçülerle yürütüldüğüydü.

Ülkenin başka bir köşesinde, insanların birikimleriyle ilgili ciddi iddialar konuşuluyordu. Bir fonun çevresinde şekillenen sorular, açıklığa kavuşması beklenen hesaplar ve sorumlulukların kimlere ait olduğuna ilişkin tartışmalar…

O paralar yalnızca rakamlardan ibaret değildi. Bir babanın yıllarca biriktirdiği emek, bir annenin evladının geleceği için ayırdığı birikim, bir insanın yarınlara duyduğu güvendi.

İnsanlar, iddiaların bütün yönleriyle araştırılmasını bekliyordu. Fakat araştırmanın yalnızca bir bölümle sınırlı kalmaması, ilgili bütün kişi ve işlemlerin deliller ışığında incelenmesi de önemliydi.

Bir soruşturmanın güven vermesi, yalnızca kaç kişinin hakkında işlem yapıldığıyla ölçülemezdi. Delillerin nasıl değerlendirildiği, sorumlulukların nasıl belirlendiği, benzer durumlarda aynı hukuki ölçülerin uygulanıp uygulanmadığı da en az sonuç kadar önemliydi.

Bu nedenle toplumun zihninde beliren soruların cevabı, söylentilerde veya siyasi yorumlarda değil, mümkün olduğu ölçüde somut verilerde, hukuka uygun soruşturmalarda ve gerekçeli kararlarda aranmalıydı.

Çünkü güven, görünmeyen bir köprü gibiydi. Onu ayakta tutan yalnızca adaletin varlığı değil, adaletin herkese eşit uygulandığına ilişkin inançtı.

Toplumda eşitsizlik algısı güçlendiğinde, insanlar yalnızca kararları değil, kararların arkasındaki ölçüleri de sorgulamaya başlardı. Böyle zamanlarda kurumların görevi, eleştirileri susturmak değil, hukukun güvencelerini ve kararların gerekçelerini görünür kılarak güveni pekiştirmekti.

Adalet sarayının önünde her gün aynı taş basamağa oturan yaşlı bir adam vardı. Ne yüksek bir makamı ne de kapıları açabilecek bir anahtarı bulunuyordu. Cebinde birkaç buruşturulmuş kâğıt, yüreğinde ise adalete duyduğu inanç vardı.

Bir gün yanında duran küçük çocuğun bakışları, sarayın kapısındaki heykele takıldı. Çocuk, gözleri bağlı kadını bir süre sessizce izledi. Sonra elindeki teraziyi göstererek yaşlı adama döndü.

Yaşlı adam, adaletin insanları kimliklerine ve makamlarına göre ayırmaması gerektiğini anlattı. Terazinin iki kefesi vardı; birine konulanın ağırlığı neyse, diğerine konulan da aynı ölçüyle tartılmalıydı.

Çocuk, heykelin yüzüne, ardından sarayın yüksek kapılarına baktı. Sonra aklındaki soruyu sordu:

“Bir kefeye sıradan insanlar, diğerine güçlü insanlar konulursa terazi yine aynı ölçüyle tartar mı?”

Yaşlı adam bir süre sustu.

Çünkü sorunun cevabı heykelin mermer yüzünde değil, o sarayda verilen kararlarda saklıydı.

Bir hâkim, sıradan bir insan hakkında karar verirken kanunu uyguluyorsa, karşısında güçlü bir makamın bulunduğu dosyada da aynı hukuki ölçülere bağlı kalmalıydı.

Bir savcı, herhangi bir kişi hakkındaki ciddi iddiaları araştırıyorsa, benzer nitelikteki iddialar başka kişilerle ilgili olduğunda da delilleri tarafsızlıkla değerlendirmeliydi.

Burada önemli olan, birinin mutlaka suçlu, diğerinin mutlaka masum olması değildi. Önemli olan, kişilerin kimliğinden bağımsız olarak gerçeğin araştırılması ve herkesin aynı hukuk güvencesinden yararlanmasıydı.

Yaşlı adam o gün bir gerçeği yeniden düşündü: Adaletin heykelini yapmak kolaydı; asıl güçlük, onun temsil ettiği ilkeleri kararların içine yerleştirmekti.

Çünkü hukuk devleti, yalnızca güçsüzü güçlüden koruyan bir kalkan değildi. Gücü elinde tutanların da hukukla bağlı olduğunu gösteren bir güvenceydi.

Güçlü olmak, hukukun dışında kalmak anlamına gelmediği gibi, muhalif olmak da hukukun korumasından mahrum kalmak anlamına gelemezdi.

Adalet, ne bir tarafın diğerine karşı kullandığı bir silah ne de yalnızca belli insanların ihtiyaç duyduğunda hatırladığı bir kavramdı. O, herkesin hakkını koruyan ortak bir ölçüydü.

Yıllar geçti. Kürsüler değişti, makamlar el değiştirdi, sarayın kapısından farklı insanlar girip çıktı. Fakat insanların adaletten beklentisi aynı kaldı: Suçun kim tarafından işlendiğine bakılması, masumiyetin korunması, iddiaların delillerle değerlendirilmesi ve kararların kişilere göre değil, hukuka göre verilmesi…

Çünkü adaletin değeri, yalnızca bir suç karşısında ne kadar kararlı olduğuyla değil, o kararlılığı herkese aynı ölçüde gösterebilmesiyle anlaşılırdı.

Bir akşamüstü yaşlı adam, çocuğun elinden tutarak sarayın önünden geçti. Güneş batıya eğilmiş, heykelin gölgesi taş basamakların üzerine uzanmıştı.

Yaşlı adam durdu. Terazinin sessizce parlayan kefelerine baktı.

Adaletin yalnızca kanunların satırlarında yaşamadığını biliyordu. Onun gerçek gücü, karar anında; makamların, çıkarların ve beklentilerin ötesinde aynı hukuki ölçüleri koruyabilmesindeydi.

Çocuk yeniden başını kaldırdı.

Yaşlı adam, yılların süzdüğü bir kanaatle konuştu:

“Adaletin gözleri bağlı olabilir evlat. Önemli olan, o gözlerin ardındaki vicdanın hiçbir makamın gölgesinde kalmamasıdır.”

Sonra çocuğun elini tuttu ve yollarına devam etti.

Arkalarında yüksek duvarlar, önlerinde uzayıp giden bir yol kaldı. O yolun sonunda ise bir ülkenin huzuru ve geleceği için vazgeçilmez bir ilke duruyordu:

Yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı, en çok iktidar hakkında karar verilirken anlaşılır.

Çünkü adalet, yalnızca iktidarın karşısındakilere uygulanan bir güç değil; iktidar dâhil herkesi hukukun sınırları içinde tutan bir güvencedir.

Bir ülkede adaletin gücü, insanların kim olduğuna göre değişmiyorsa, hukuk gerçekten ortak bir zemine dönüşebilir.

Terazi herkesi aynı ölçüyle tarttığında yalnızca adalet korunmaz; toplumun vicdanı, devlete duyduğu güven ve geleceğe olan inancı da güçlenir.

hikaye serisi -11- pasta

PASTANIN SON DİLİMİ

Vaktiyle, sekiz kişinin aynı sofraya oturduğu küçük bir kasabada, herkese yetecek büyüklükte bir pasta vardı.

Bu pasta, yalnızca bir tatlı değil; ortak emeğin, alın terinin ve birlikte yaşamanın sembolüydü.

Pastayı bölüştürme görevini, sofradakilerin güvenini kazanmış bir adama verdiler. Elindeki bıçağın yalnızca pastayı değil, insanların birbirine duyduğu güveni de şekillendireceğini kimse düşünmemişti.

Adam bıçağı pastaya vurdu. İlk dilimi öyle bir açıyla kesti ki kendi önündeki parça diğerlerinden daha büyük oldu. Pastanın geri kalanı ise artık eşit biçimde bölüştürülmesi güç bir hâl almıştı.

Adam, büyük dilimini tabağına yerleştirirken itiraz eden olmadı. Başını kaldırıp sofradakilere baktı.

“Kimsenin tabağından bir şey almadım,” dedi. “Herkesin hakkı neyse ben de kendi hakkımı aldım.”

Sözleri karşısında birkaç kişi başını salladı. Çünkü adamın elinde, kimsenin tabağından alınmış bir parça yoktu. İlk bakışta söyledikleri doğru görünüyordu.

Fakat sofranın öteki ucunda oturan yaşlı adam, pastanın geriye kalan kısmını uzun uzun inceledikten sonra sessizliği bozdu:

“Sen kendi dilimini alırken geride kalanların payını da belirledin. Onların hakkını doğrudan ellerinden almadın belki ama haklarını kullanabilecekleri alanı daralttın.”

Adam gülümsedi.

“Ben kendi payımı aldım. Bundan kime ne zarar gelir?”

Yaşlı adam hemen cevap vermedi. Çünkü bazı gerçekler, anlaşılmak istenmediğinde ne kadar anlatılırsa anlatılsın yalnızca söz olarak kalıyordu.

Sofranın bir köşesinde oturan üç kişi ise kendi dilimlerinin büyüklüğünden memnundu. İlk kesimin adaletsizliğine aldırmamışlardı. Hatta içlerinden biri, diğerlerinin huzursuzluğunu küçümseyerek şöyle dedi:

“Bana dokunmayan yılan bin yaşasın. Herkes kendi tabağına baksın.”

Onlar için adalet, kendi lokmalarına dokunulmadığı sürece önem taşımıyordu. Başkasının tabağı küçülürken kendi tabaklarının dolu kalmasını yeterli görüyorlardı.

Ne var ki pastayı kesen adamın gözü doymuyordu. Kendi diliminden sonra kalan parçaları da dikkatle süzmeye başladı. Bıçağın açısını değiştiriyor, pastanın biçimini yeniden yorumluyor, her kesişinde kendi payını büyütmeye çalışıyordu.

Bir süre sonra en küçük dilim, önündeki genç adama kaldı.

Genç, tabağına baktı ve itiraz etti:

“Bu mu benim hakkım?”

Pastayı bölen adam hiç tereddüt etmeden cevap verdi:

“Kurallara uygun kestim. Herkes kendi payını aldı.”

Yaşlı adam bu kez başını kaldırdı. Bakışlarını önce bıçağı tutan adama, sonra sessizce oturanlara çevirdi.

“Bir işin kurallara uygun yapılması, onun mutlaka adil olduğu anlamına gelmez. Kurallar, haksızlığı gizlemenin aracı hâline geliyorsa orada bir düzen bulunabilir ama adalet yara almıştır.”

Sofrada kısa bir sessizlik oldu.

Yaşlı adam devam etti:

“Bir pasta tek kişiye aitse onu dilediği gibi yiyebilir. Yarısı kendisine aitse kendi payı üzerinde söz sahibidir. Ama bu pasta sekiz kişinin ortak hakkıysa hiç kimse kendi özgürlüğünü, başkasının lokmasını küçültme yetkisi sanamaz. Özgürlük, başkasının hakkını gözetmediği yerde bencilliğe dönüşür.”

Bu sözler üzerine sofradakilerden bazıları huzursuzlandı. Çünkü yaşlı adam yalnızca pastayı anlatmıyordu. Herkesin hayatında karşılaşabileceği bir gerçeği dile getiriyordu.

Birinin emeğinin karşılığını alamaması, ortak kaynakların belli kişilerin çıkarına kullanılması, fırsatların adaletsiz dağıtılması ve başkasının hakkının sessizce gölgede bırakılması da aynı sofranın farklı biçimleriydi.

Pasta artık yalnızca pasta değildi.

O, bir ülkenin ortak serveti, halkın vergileri, emekçinin alın teri, öğrencinin fırsatı, yoksulun umudu ve gelecek kuşakların hakkıydı. Bıçağı tutan adam ise ortak hakkı gözetmek yerine kendi payını büyütmeye çalışan anlayışın simgesine dönüşmüştü.

Yaşlı adam, sessizce oturanlara son bir soru sordu:

“İlk dilim kesilirken neden sustunuz? Bıçağın yanlış açıyla indiğini o zaman görmediniz mi?”

Kimse cevap veremedi.

Çünkü kendi tabakları doluyken başkasının hakkını savunmayı gereksiz görmüşlerdi. Oysa ilk kesime itiraz etselerdi belki de pastanın geri kalanı adilce bölüştürülebilecekti.

Yaşlı adam, önündeki boş tabağı kaldırıp masanın ortasına koydu.

“Adalet,” dedi, “herkesin yalnızca kendi tabağını koruması değildir. Adalet, hiç kimsenin başkasının tabağını küçültme hakkına sahip olmadığını bilmektir.”

O gün sofradakiler pastayı bitirdiler. Fakat geriye, kimin ne kadar yediğinden çok daha önemli bir soru kaldı:

Bir toplumda haksızlık ilk başladığında susanlar, sıra kendi haklarına geldiğinde neyi savunacaklardı?

Belki de en acı gerçek şuydu: Pastanın son dilimi küçüldüğünde herkes adaleti hatırlamıştı. Oysa adaletsizlik, daha ilk dilim kesildiğinde başlamıştı.

Çünkü adalet, yalnızca insanın kendi lokması küçüldüğünde yükselen bir ses değil; başkasının lokması eksilirken de susturamadığı vicdandır…

meslek anıları öküz

MESLEK ANILARI

“ÖKÜZ”

Şanlıurfa
2000’li yıllar…

Şanlıurfa’da görev yaptığımız yıllarda, mesleğin kendine has bir mizahı, dostluğun da kendine özgü bir dili vardı. Bugün bile hatırladığımda yüzümü güldüren olaylardan biri, işte o yıllarda yaşandı.

Bir gün, esnaf arkadaşlarımızdan biri bizleri yemeğe davet etmişti. Meslektaşlarla birlikte sofraya oturmuş, muhabbete dalmıştık.

Davet sahibi arkadaşımıza da kendi aramızda böyle kalabalık groiuplara yemek söyleyenler için şakayla karışık bir lakap takmıştık:

Öküz!

Elbette aramızdaki samimiyetten doğan bir takılmaydı bu…

Yemek servisleri yapılırken polis arkadaşlarımızdan biri henüz gelmemişti. Tam o sırada esnafın kaşığı yere düştü.
Kaşığı almak için masanın altına eğildiği anda kapı açıldı ve beklediğimiz arkadaşımız içeri girdi…

Arkadaşımız masaya şöyle bir göz attı. Meslektaşlarını gördü ama ev sahibini göremedi.
Hiç düşünmeden, biraz da yüksek sesle sordu:

“Öküz nerede?”

İşte tam o anda, masanın altından gayet sakin bir ses yükseldi:

“Burada!”

Bir anlık sessizliğin ardından restoran kahkahaya boğuldu. 

Ama asıl görülmeye değer olan, soruyu soran arkadaşımızın hâliydi.

Bir anda yüzü kızardı, ne diyeceğini bilemedi. Az önce yüksek sesle sorduğu sorunun cevabını hiç beklemediği bir yerden almıştı.

Biz gülmekten kendimizi toparlayamazken o, mahcup bir ifadeyle durumu kurtarmaya çalışıyordu.

Düşünsenize; insan birini arıyor, bulamayınca soruyor, aradığı kişi de hiç beklemediği bir anda masanın altından cevap veriyor!

O gün sofrada yalnızca yemek yenmedi; yıllarca anlatılacak bir hatıra da biriktirildi.

Şanlıurfa’da görev yaptığımız o yılların sıcaklığını, meslektaşlarımızın samimiyetini ve Anadolu insanının hazırcevaplığını hatırlatan nice anıdan biri olarak hafızamda yer etti…

Meslek hayatında nice ciddi olay yaşadık; ama bazen bir kaşığın yere düşmesi, en ciddi adamları bile kahkahaya boğmaya yetiyordu…

Bu vesileyle, başta Şanlıurfa’nın misafirperver insanları olmak üzere, o güzel günleri paylaştığım dostlarımı bir kez daha sevgi ve özlemle yâd ediyorum.
Aramızdan ayrılan dostlarıma Allah’tan rahmet, hayatta olan tüm dostlarıma sağlık, huzur ve mutluluk dolu günler diliyorum.

EKONOMİ 2

EKONOMİ -2-
Ekonomi nedir?
Ne değildir?
Ekonominin göstergesi nedir?
Aslında sözlüklerde ne yazarsa yazsın ekonominin göstergesi İnsan, 
üretim
ve adalettir…
Bir yerde ;
hata yapılır
denetim zayıflar
gerekli tedbirler alınmazsa ekonomik kriz kaçınılmaz olur….
Pekala ekonomik kriz çıkınca  faturayı kim öder ?/yada kim ödemelidir?
Cevaplarınızı duyar gibiyim…
Ama maalesef bazı konularda olduğu gibi ekonomide de yanlışların bedelini yalnızca yanlış yapanlar ödemez./ödemiyor ve 
günün sonunda fatura topluma  topluma çıkarılıyor..
Krizlerin önüne geçmenin bir yoluda 
ekonomik tablonun doğru değerlendirilmesi  geçmişten günümüze uzanan tercihlerin sorgulanmasıdır…
Ekonomik bağımsızlığı ve toplumsal refahı doğrudan etkileyen yapısal sorunlar nelerdir?
Bu sorunlardan bazıları;
Üretimden uzaklaşılması…
Tarımın ihmal edilmesi…
Sanayinin yeterince geliştirilememesi…
Eğitim ile üretim arasındaki bağın zayıflaması…
Ekonominin üretim yerine finansal hareketlere bağımlı hâle gelmesi şeklinde sıralanabilir…
Çözüm aranırken sorunlsr gözardı edilmemelidir
Kısa vadeli rahatlamaların uzun vadeli kalkınmanın önüne geçmesinin sonuçları nelerdir ?
Ekonomi  günü kurtarma sanatı olabilir mi?
Ekonomi aynı zamanda yarının nasıl olacağının , gelecek kuşaklara nasıl bir ülke bırakacağımızın da hesabıdır…
Bugün alınan yanlış  kararların bedelini  yarın  bizim  çocuklarımız öder./ödeyecektir…
Bir ülkenin ekonomik bağımsızlığı;
Bilim,
nitelikli eğitim,
üretim, 
teknoloji,
güçlü tarım, 
güçlü sanayi ,
Emeğin korunması,
gelirin adil paylaşılması,
hukukun üstünlüğü,
şeffaflık, 
ve hesap verebilirlikle ile mümkündür/mümkün olacaktır…
Kalıcı refahtan söz edebilmek için;
Yatırımcı güven duymalı, üretici önünü görebilmeli, çalışan emeğinin karşılığını alabilmeli , 
gençler geleceklerini başka ülkelerde aramak zorunda kalmamalıdır..
Ekonomik bağımsızlık; 
kendi kaynaklarını akılcı kullanabilmeyi , 
teknolojisini geliştirebilmehi
 ve kendi insanının refahını sağlayabilmeyi gerektirir…
Bir ülkenin gerçek zenginliği, birkaç kişinin servetinin büyüklüğüyle ölçülebilir mi?
Tabi ki hayır…
Çocukların  geleceğe umutla bakmadığı, 
gençlerin  iş bulamadığı,
çiftçi toprağı ekip biçmediği,  işçi emeğinin karşılığını alamadığı,  esnafın ayskta durmakta zorlandığı 
durumlarda refahtan söz edilebilir mi?
Ekonominin göstergesi yalnızca büyüme oranlarından mı ibaretmidir?/ibaret olabilir mi?
Ekonominin gerçek göstergesi;
Sofradaki ekmekte, 
pazardaki fiyatlarda,
işçinin maaşında, 
emeklinin cüzdanında
 ve insanın yarına duyduğu güvende belli olur….

EMANET VE ADALET

EMANET VE ADALET

Bir toplumun adalete olan güveni,
kanunların herkese nasıl uygulandığıyla ölçülür…
Kamu gücü,
millete karşı taşınan bir sorumluluktur…
Önemli olan;
emanete aykırı davranıldığında
kimin, nasıl hesap verdiği/vereceğidir…
Bir toplumun parasını kim korur?
Kanun mu,
vicdan mı,
yoksa etkin bir denetim mi?
Kamu kaynakları,
halkın ortak emeğidir.
Bu nedenle;
Seçilmiş veya atanmış tüm kamu görevlilerinin mal varlıkları
şeffaf ve denetlenebilir olmalıdır.
Milletvekili,
belediye başkanı,
bürokrat fark etmez…
“Nereden buldun?” sorusu
herkes için sorulabilmeli
ve cevabını bulmalıdır.
Bilindiği gibi;
kamu görevi,
hesap verme sorumluluğunu da beraberinde getirir.
Çünkü;
Hesabı sorulmayan emanet,
zamanla talana dönüşür.
Denetim;
bağımsız,
hukuk;
tarafsız,
hesap verme zorunluluğu
herkes için eşit olmalıdır.
Hukuk,
ayrıcalığın aracına
dönüşmemelidir.
Kanun önünde
herkes eşittir denir.
Ama soruşturmaya gelince
terazinin ayarı değişiyorsa;
Birine karşı
kılıç gibi kullanılan hukuk,
diğerine karşı
kalkan oluyorsa,
o terazinin
adaleti nasıl tarttığını
sorgulamak gerekir.
Çünkü;
Hukuk kişiye göre değişiyorsa,
orada adalet değil,
ayrıcalık vardır.
Adalet, güçlüye göre şekil alırsa
hukuk olmaktan çıkar.
Kamu malını zimmetine geçirdiği
mahkeme kararıyla kesinleşen kişi;
kimliği,
makamı,
nüfuzu
ne olursa olsun,
hukukun öngördüğü yaptırımla
karşılaşmalıdır.
Hiçbir makam,
hiçbir nüfuz
ve hiçbir servet
hukukun üzerinde olmamalıdır.
Makam emanettir,
servet hesabın yerine geçemez.
Aksi takdirde;
Bir işçinin alın teri,
bir çocuğun geleceği,
bir yurttaşın devlete duyduğu güven
eksilir.
Haksızlığın hesabı
sorulmadığında
çürüme başlar…
Önce hukuk aşınır,
sonra vicdan susar,
en sonunda toplum
adalete olan inancını kaybeder.
Kaybolan adaletin
ve kırılan güvenin
bedeli parayla telafi edilemez.
Emanet korunmazsa;
devletin itibarı zedelenir,
toplumun vicdanı susar,
geleceğe dair umut tükenir…

MESLEK ANILARI şehit haberi

MESLEK ANILARI

O KAPIYI ÇALDIĞIMIZDA

1993 yılının sonlarıydı ya da 1994 yılının ilk ayları…

Isparta Merkez Karakolu’nda grup amiri olarak görev yapıyordum.

Sabah saatleriydi.

Karakola bir jandarma ekibi ve bir astsubay arkadaş geldi.

“Komiserim, bölgenizde bir şehidimiz var. Ailesine haber verilecek. Bizimle gelir misiniz?” dedi.

Bir an sustum.

Meslekte bazı görevler vardır; daha yola çıkmadan ağırlığını hissedersiniz.

Birlikte Demirköprü civarındaki adrese doğru yola çıktık.

Araçta kimse fazla konuşmuyordu.

Herkes biliyordu ki biraz sonra bir kapı çalınacak ve o kapının ardında bir ailenin hayatı değişecekti.

Adrese geldik.

Kapının önünde birkaç saniye durduk.

Sonra kapıyı çaldık.

Kapıyı şehidimizin annesi açtı.

Bizi görünce yüzündeki ifade bir anda değişti.

Sanki gelecek olan haberi daha biz söylemeden anlamıştı.

İçinden kopan bir çığlıkla yere yığıldı.

Ne diyeceğimizi, nasıl söyleyeceğimizi bilemeden kadına yardım etmeye çalıştık.

Derken baba geldi.

Yüzümüze baktı.

Ve o an, hayatım boyunca unutamayacağım bir cümle söyledi:

“Siz hiç hayırlı haber vermez misiniz?”

Meğer oğullarının teskere alıp eve dönmesini bekliyorlarmış.

Kapıyı da oğulları gelecek diye açmışlardı.

Belki birazdan o kapıdan içeri girecek, annesine sarılacak, babasının elini öpecekti.

Onlar bir evladın dönüşünü beklerken biz, bir daha hiç dönmeyeceğini söylemek için gelmiştik.

İşte o gün mesleğin kitaplarda yazmayan tarafını öğrendim.

Polis olmak bazen bir suçlunun peşinden koşmak değildir.

Bazen bir annenin gözlerinin içine bakıp, onun hayatındaki en ağır cümleyi söylemektir.

Bazen bir babanın sessizliğine şahit olmaktır.

Bazen de hiçbir kelimenin yetmediği bir yerde sadece susup başınızı öne eğmektir.

Bu, benim ilk şehit haberi verme görevimdi.

Aradan yıllar geçti.

Nice olay yaşadım, nice acıya şahit oldum.

Ama o kapının önü hiç silinmedi hafızamdan.

O annenin çığlığı…

O babanın yüzündeki tarifsiz acı…

Ve:

“Siz hiç hayırlı haber vermez misiniz?”

sözü…

Hâlâ kulaklarımda.

O gün anladım ki şehitlik yalnızca toprağa düşen kahramanın hikâyesi değildir.

Şehidin ardından ömür boyu sürecek bir hasret kalır.

Bir annenin kapıya bakışı…

Bir babanın sessizliği…

Bir eşin bekleyişi…

Bir çocuğun “Babam ne zaman gelecek?” sorusu…

Ve bir evin içinde, adı her anılan kişinin artık sadece hatıralarda yaşaması…

Biz o gün bir eve yalnızca bir haber götürmedik.

Bir ailenin hayatını “öncesi” ve “sonrası” diye ikiye ayırdık.

Yıllar geçse de bazı kapılar insanın hafızasında kapanmaz.

Benim için de o kapı hiç kapanmadı.

Her şehit haberini duyduğumda, yıllar önce Isparta’da çaldığımız o kapıyı hatırlarım.

Ve içimden hep aynı dua geçer:

Allah, şehitlerimize rahmet eylesin.

Geride bıraktıkları ailelerine sabır versin.

Bu vatan uğruna can veren bütün kahramanlarımızın mekânı cennet olsun.

Şehitlerimizin ailelerinin ve büyük Türk milletinin başı sağ olsun.

Şehitlerimizi rahmet, minnet ve şükranla yâd ediyoruz.

Hikaye serisi -10- Bir zamanlar

KUŞLARIN ARKASINDAKİ YAZI

Bir zamanlar kasabanın yollarında dört kuş dolaşırdı.

Doğan…

Şahin…

Serçe…

Kartal…

Elbette bunlar kuş değildi.

Dönemin otomobilleriydi.

Ama kasaba halkı onları sanki gerçekten gökyüzünden inmiş dört ayrı kuş gibi bilirdi. Kiminin kaportası güneşten solmuş, kiminin motoru sabahları birkaç kez öksürmeden çalışmaz, kimi dar sokaklarda zorlanır, kimi de arka bagajında bir ailenin bütün yükünü taşırdı.

Doğan vardı mesela.

Şahin vardı.

Serçe vardı.

Kartal vardı.

Ve onların arka camlarında bazen tek bir cümle bulunurdu:

HUZUR İSLAM’DA.

O yıllarda bu söz, bugünkü gibi yalnızca bir yazı değildi.

Bir adam arabasına o cümleyi yapıştırdığında, farkında olsun ya da olmasın, kendisine de bir söz vermiş olurdu.

Çünkü o sözün arkasında yalnızca inanç yoktu.

Bir emanet vardı.

Bir sorumluluk vardı.

Bir ölçü vardı.

İnsanın, kimse görmediğinde de insan kalabilmesi vardı.

Kasabanın eski insanları bunu fazla konuşmazdı.

Çünkü bazı şeyler konuşularak değil, yaşanarak öğrenilirdi.

Fırıncı, borcunu ödeyemeyen adamı kapısından çevirmeden ekmeğini verirdi.

Bakkal, veresiye defterindeki bazı isimlerin üzerini sessizce çizerdi.

Komşu, cenazesi olanın kapısını çalmadan önce sofraya bir tabak fazla koyardı.

Kimse bunları büyütmezdi.

İyilik, o zamanlar haber değeri taşımazdı.

İnsanlar birbirine yardım eder, sonra hayatlarına devam ederdi.

Kasabanın yaşlı adamı da o günleri böyle hatırlardı.

Bir de otomobilleri…

Sabahları sokaklardan geçen Doğanları…

Dar yollarda kıvrılan Serçeleri…

Motor sesi uzaktan duyulan Şahinleri…

Bagajına türlü türlü yükler doldurulmuş Kartalları…

Yıllar sonra o otomobillerin neden bu kadar aklında kaldığını kendisi de anlayamazdı.

Belki de onların eski oluşunda bir samimiyet vardı.

Belki insanın elindekiyle yetinmeye daha yakın olduğu zamanlardı.

Sonra kasabanın üzerine başka bir zaman çöktü.

Önce binalar yükseldi.

Sonra caddeler genişledi.

Ardından otomobiller büyüdü.

Doğanlar azaldı.

Şahinler seyrekleşti.

Serçeler neredeyse tamamen kayboldu.

Kartallar garajların kuytu köşelerinde kaldı.

Bir gün kasabanın meydanından büyük bir dört çeker geçti.

İnsanlar dönüp baktı.

Aracın gövdesi yüksekti.

Motoru güçlüydü.

Camları koyu renkti.

İçeride kimlerin oturduğu görünmüyordu.

Yaşlı adam da baktı.

Ama diğerleri gibi aracın fiyatını merak etmedi.

Sadece arka camına baktı.

Boştu.

Çocuklardan biri yanına sokuldu.

“Amca,” dedi, “arkasında neden yazı yok?”

Yaşlı adam gülümsedi.

“Belki de artık yazıya ihtiyaç duymuyorlar.”

Çocuk anlamadı.

“Niçin?”

Yaşlı adam gözlerini araçtan ayırmadan cevap verdi:

“Çünkü bazı insanlar neye inandıklarının değil, neye sahip olduklarının görünmesini ister.”

Dört çeker meydanın sonundan dönüp kayboldu.

Yaşlı adam bir süre daha arkasından baktı.

Sonra eski günlerden birini hatırladı.

Bir Doğan…

Arka camında aynı cümle:

HUZUR İSLAM’DA.

O zamanlar arabalar küçüktü.

Ama insanın arzuları da bugünkü kadar büyümemişti.

Bir ev yeterdi.

Bir araba yeterdi.

Bir sofra yeterdi.

Bir makamın sınırı vardı.

Bir insanın “yeter” diyebildiği yerde huzur başlardı.

Sonra “daha fazlası” kelimesi kasabanın en çok kullanılan sözü oldu.

Daha büyük ev…

Daha pahalı araba…

Daha yüksek makam…

Daha kalın cüzdan…

Daha geniş çevre…

Daha fazla güç…

Fakat garip olan şuydu:

İnsan sahip olduklarını artırdıkça huzuru bulacağını sanıyor, huzur uzaklaştıkça daha fazlasına sarılıyordu.

Bir gün meydanda birkaç adamın konuşmasına kulak misafiri oldu yaşlı adam.

Biri:

“Adalet lazım,” diyordu.

Diğeri:

“Hz. Ömer gibi adalet…”

Üçüncüsü başını sallıyordu.

Yaşlı adam onları dinledi.

Sonra önündeki çaydan bir yudum aldı.

İçinden şu soru geçti:

İnsanlar gerçekten adaleti mi istiyordu, yoksa adaletli görünmeyi mi?

Sorunun cevabını yıllar gösterecekti.

Çünkü insanın karakteri, rahat zamanlarda değil; menfaatiyle vicdanı karşı karşıya geldiğinde ortaya çıkardı.

Bir gün haksızlığa uğrayan birinin kapısı çalındı.

Adamın elinde belgeleri vardı.

Hakkını anlatıyordu.

Karşısındaki onu dinledi.

Sonra dosyayı kapattı.

“Yapacak bir şey yok,” dedi.

Oysa yapılacak bir şey vardı.

Sadece o şey, birilerinin işine gelmiyordu.

Adam kapıdan çıkarken başını eğdi.

Dışarıda bir Şahin duruyordu.

Arka camında silinmeye yüz tutmuş birkaç harf vardı.

Yaşlı adam uzaktan baktı.

Yazının tamamı okunmuyordu.

Ama ne olduğu belliydi.

HUZUR İSLAM’DA.

Bir başka gün, yıllardır aynı madende çalışan bir işçi evine dönemedi.

Kasaba sabah uyandığında haber çoktan yayılmıştı.

Bir kadın kapının önünde bekliyordu.

Çocuk, babasının geleceğine inanıyordu.

Akşam oldu.

Baba gelmedi.

Ertesi gün de gelmedi.

Kasaba birkaç gün konuştu.

Sonra hayat yeniden devam etti.

Ama bir evde zaman durmuştu.

Yaşlı adam o evin önünden geçerken, insanın başkasının acısına alışmasının ne korkunç bir şey olduğunu düşündü.

Bir süre sonra başka acılar geldi.

İş bulamayan gençler…

Hakkı yenilen insanlar…

Sofrasında eksik olan aileler…

Makamların kapısında bekleyenler…

Kendisinden daha az hak ettiği hâlde bir başkasının önüne geçirilenler…

Her biri kasabanın bir yerinde sessizce çoğaldı.

Kimse kötü olduğunu söylemiyordu.

Herkes kendince haklıydı.

Asıl korkunç olan da buydu.

Kötülük bazen kendisini kötülük olarak göstermezdi.

Bazen bir imza olurdu.

Bazen bir telefon.

Bazen bir “bizden biri” sözü.

Bazen de başkasının hakkını görüp sessiz kalmak…

Kasaba değiştikçe insanlar da değişti.

Eskiden komşunun derdi kapıyı çaldığında içeri alınırdı.

Şimdi bazı kapılar daha büyük, daha ağır ve daha uzaktı.

Eskiden insanlar birbirlerinin yüzünü tanırdı.

Şimdi bazıları birbirini yalnızca makamından tanıyordu.

Eskiden arka camlarda sözler vardı.

Şimdi koyu camların arkasında insanlar vardı.

Fakat kim oldukları görünmüyordu.

Yıllar böyle geçti.

Bir akşam yaşlı adam, eski mescidin avlusunda tek başına oturuyordu.

Minareden akşam ezanı yükseldi.

Ses, taş duvarlara çarpıp sokaklara dağıldı.

Yaşlı adam başını kaldırdı.

Bir zamanlar Doğanların arkasında gördüğü o cümleyi düşündü.

Sonra ilk kez onu bir otomobilin üzerinde değil, insanın hayatında aradı.

Huzur gerçekten nerede başlıyordu?

Belki de bir arabanın arka camında değil…

Bir makam odasının kapısında değil…

Bir servetin içinde hiç değil…

Belki huzur, insanın başkasının hakkına el uzatabileceği hâlde uzatmadığı yerde başlıyordu.

Belki iman, dilin söylediği kadar elin yapmasıydı.

Belki adalet, insanın kendi yakınına da başkasına davrandığı gibi davranabilmesiydi.

Belki insanın gerçek yüzü, kalabalıkların önünde değil, kimsenin görmediği yerde ortaya çıkıyordu.

Yaşlı adam bunları düşünürken meydanın ucunda eski bir Doğan belirdi.

Ağır ağır ilerliyordu.

Kaportası yorgundu.

Motoru yaşlıydı.

Ama arka camındaki yazı hâlâ okunuyordu:

HUZUR İSLAM’DA.

Araba yanından geçip gitti.

Yaşlı adam uzun süre arkasından baktı.

Sonra ayağa kalktı.

Eve giderken aynaya bakacağı bir an geldi aklına.

İnsan yaşlandıkça geçmişinden kaçamıyordu.

Bir zamanlar önem verdiği şeyler…

Peşinden koştuğu şeyler…

Kırdığı insanlar…

Sessiz kaldığı haksızlıklar…

Yapabilecekken yapmadıkları…

Hepsi bir gün insanın karşısına çıkıyordu.

O gece eve girdi.

Lambayı yakmadı.

Karanlıkta aynanın karşısında durdu.

Kendi yüzüne baktı.

Yıllar önceki yüz değildi artık.

Saçları ağarmıştı.

Gözlerinin kenarında derin çizgiler vardı.

Ama onu asıl yaşlandıran aynadaki yüzü değildi.

Hatırladıklarıydı.

Gözlerini kapattı.

Çocukluğundan beri gördüğü otomobiller birer birer geçti zihninden.

Doğan…

Şahin…

Serçe…

Kartal…

Sonra büyük araçlar…

Daha büyük evler…

Daha yüksek makamlar…

Daha koyu camlar…

Her şey gelip geçti.

Geriye yalnızca tek bir soru kaldı:

“İnsan bütün ömrünü neyi büyütmek için harcamıştı?”

Cevabı kendisinden başka kimse bilmiyordu.

Belki insan dünyayı kandırabilirdi.

Bir yazıyla kendisini dindar gösterebilirdi.

Bir makamla saygın görünebilirdi.

Bir servetle güçlü sanılabilirdi.

Koyu camların arkasında yüzünü gizleyebilirdi.

Ama insanın kendi vicdanının önünde perde yoktu.

Bir gün bütün yollar biterdi.

Bütün motorlar susardı.

Bütün kapılar kapanırdı.

Ve insan, hayatı boyunca taşıdığı bütün unvanları geride bırakıp yalnız kalırdı.

O zaman kimse arka camına bakmazdı.

Kimse arabasının markasını sormazdı.

Kimse makamını merak etmezdi.

İnsanın yanında yalnızca yaptığı iyilikler, işlediği haksızlıklar ve bıraktığı iz kalırdı.

Yaşlı adam gözlerini açtı.

Aynadaki yüzüne baktı.

Sonra çok hafif bir sesle, sanki yıllardır cevabını aradığı bir soruyu ilk kez soruyormuş gibi konuştu:

“Peki…”

“Arkasında ne bıraktı?”

Cevap yine gelmedi.

Karanlık odada yalnızca saat işliyordu.

Dışarıdan bir otomobil sesi duyuldu.

Yaşlı adam perdeyi araladı.

Sokağın ucunda bir Doğan geçiyordu.

Arka camında o eski cümle vardı.

HUZUR İSLAM’DA.

Araç karanlığın içinde yavaşça kayboldu.

Yaşlı adam perdeyi bıraktı.

Ve o gece kasabanın üzerinde ilk kez, yazının kendisinden daha ağır bir anlam asılı kaldı:

İnsan hayatı boyunca arkasına birçok şey yazabilirdi.

Ama sonunda kendi hayatı, onun hakkında tek bir cümle yazardı.

O cümleyi ne insan seçebilirdi ne de başkası değiştirebilirdi.

Çünkü son durakta ne Doğan vardı…

Ne Şahin…

Ne Serçe…

Ne Kartal…

Ne de dört çeker.

Yol bitmişti.

Motor susmuştu.

Cam kararmıştı.

Ve geriye yalnızca insan kalmıştı.

Kendi hayatının karşısında…

Kendi vicdanının önünde…

Ve kendi yazdığı hükmün altında.

İnsan, arkasında ne yazdığını değil; arkasında ne bıraktığını götüremez.

Ama dünya, onu hep bununla hatırlar.