OLTA & BALIK & YEM

OLTA • YEM • BALIK
Hayat…
Kimi zaman masmavi bir deniz….
Kimi zaman görünmeyen akıntılarla dolu derin bir okyanus…
Kimi zaman da sessizce kurulmuş bir olta…
Ve insan…
Bazen ;
oltayı atan,
yemi hazırlayan,
Bazen de farkına varmadan oltaya yaklaşan bir balık…
Sahi…
Yem ne zaman değerlidir?
Balık oltaya gelmeden önce mi?
Yoksa balık iğneye takıldıktan sonra mı?
Balık yakalandıktan sonra yemin bir anlamı var mıdır?
Hiç düşündünüz mü?
Yem…
Neden parlaktır?
Neden dikkat çeker?
Neden caziptir?
Neden iştah kabartır?
Balığı doyurmak için mi?
Onu mutlu etmek için mi?
Özgür bırakmak için mi?
sorular, sorular…
Yoksa…
Onu kendine yaklaştırmak için mi?
Balık yemi yuttuğu an…
Aslında neyi yutmuştur?
Bir lokmayı mı?
Yoksa özgürlüğünü mü?
Yem,
Bir nimeti mi?
Yoksa görünmeyen bir esareti mi?
İğne damağına saplandığında…
Artık seçim hakkı kalır mı?
Yönünü kendi belirleyebilir mi?
İstediği yere yüzebilir mi?
Cevap belli
Tabi ki hayır…
Hayır…
Peki…
Hayat,
İnsan ilişkileri,
İş hayatı farklı mıdır?
Siyaset,
Ticaret,
Reklamlar,
Makamlar farklı mıdır?
Şöhret…
Para…
Menfaat…
Hepsi bir yem olabir mi?
İlgi ilk zamanlar neden büyüktür?
vaatler,
Sen bizim için çok değerlisin sözleri…
Kapılar ardına kadar neden/niçin  açılır?
Peki sonra…
Ne değişir?
İnsan mı değişir?
Amaç  nedir?
İnsanı kendine bağımlı hâle getirmek  olabilir mi?
Amaç dostluk, sevmek midir?
Yoksa vazgeçilmez görünmek midir?
Ne zaman ki insan…
Onsuz yapamam  demeye başlar…
İşte o gün…
Yem görevini yapmıştır…
İlgi azalır,
vaatler unutulur.
güler yüz kaybolur…
Sebep aslında açıktır 
Oltadaki balığa yem verilmez…
Hiç düşündünüz mü?
Neden bazı insanlar sizi sadece ihtiyaç duyduklarında arar?
Neden bazı kapılar işiniz bitince kapanır?
Neden alkışlar menfaat bitince susar?
Neden dost görünenler, çıkar bittiğinde yabancılaşır?
Cevap basittir…
Bazı ilişkiler sevgiyle değil,
ihtiyaçla,menfaatle  kurulmuştur…
Akıllı insan sadece görünene mi bakar/bakmalıdır…
Cevabını bildiği, inanmak istemediği sorular başlar, 
Neden ben?
Bu kadar ilgi niçin?
Bu cömertlik neden?
Karşılıksız görünen şeyler  gerçekten karşılıksız olabilir mi?
Yarın benden ne istenecek?
Her parlayan şey altın mıdır?
Her gülümseme samimiyet,
Her alkış takdir,
Her ikram iyilik değildir…
Bi gerçeği de gözden kaçırmamak gerekir…
Her yem tuzak,
Her vaat yalan değildir.
Uzatılan her el de art niyetli değildir..
Ancak;
Hayat tedbirli olmayı gerektirir…
En büyük tuzaklar,
en güzel sözlerin arkasına,
en derin hesaplar,en sıcak tebessümlerin içine gizlidir…
Gerçek özgürlük nedir?
İğneye takıldıktan sonra çırpınmak mı?…
Gerçek bilgelik nedir?
Güç mü?
Sorgulayabilmek mi?
Balığı yakalayan iğne midir?
Yoksa İğneyi saklayan  yem mi?…
 
İnsan neyi hatırlar?
İğneyi mi? aldatan yemi mi?
Cevap ortadadır…
Ama,oltadaki balığa yem verilmez…
Unutulmamalıdır ki;
Yem,
özgürlüğün önündeki en büyük düşmandır…

MESLEK ANILARI Resmi araçları değil

MESLEK ANILARI

1999 yılı…
Şanlıurfa…
Güvenlik Şube Müdür Vekili olarak görev yaptığım yıllar…
Mesleğin insanı hem görünür yaptığı hem de görünmez olmaya mecbur bıraktığı dönemler…
O yıllarda çalıştığımız birim gereği sivil görev yapıyordum.
Üzerimizde üniforma olmazdı ama devletin yükü omuzlarımızdaydı.
Kullandığımız araç da öyleydi…
Dışarıdan bakınca sıradan bir beyaz Şahin…
Tozlu sokaklardan geçmiş, güneşin altında rengi hafif solmuş, gösterişsiz bir araç…
Ama bagajında telsiz, içinde görev, direksiyonunda devlet vardı.
Akşam saatleriydi…
Şanlıurfa’nın sıcak günü yavaş yavaş geceye teslim oluyordu.
Gökyüzü kızıl ile lacivert arasında ağır ağır renk değiştirirken, sokak lambaları birer birer yanmaya başlamıştı.
Hava kararmaya yüz tutmuştu.
Atatürk Spor Salonu’nda önemli bir program vardı.
Özellikle rütbeli personelin katılması yönünde talimat verilmişti.
Oto sürücüsü arkadaşla birlikte spor salonunun bahçe kapısına geldik.
Kapının önünde hafif bir hareketlilik vardı.
Görevli polisler, içeri giren araçları dikkatle kontrol ediyor, programın telaşı yüzlerden okunuyordu.
Kapıda görevli bir trafik polisi arkadaş vardı.
Genç sayılabilecek yaşta…
Yüzünde görevin verdiği ciddiyet, gözlerinde “talimatı eksiksiz uygulama” kararlılığı vardı.
Şoför arkadaş camı indirip sakin bir sesle:
— “Devrem, kapıyı açar mısın? Programa geldik…” dedi.
Görevli polis hiç tereddüt etmeden cevap verdi:
— “Bana verilen talimat var kardeşim… Sadece resmi araçları alacağım.”
Şoför arkadaş tekrar anlattı:
— “Bu araç Güvenlik Şube Müdürlüğü’nün aracı… Bak telsiz de var… Müdür bey araçta…”
Ama görevli arkadaş kararlıydı:
— “Talimat böyle… Resmi araç olmayanı alamam.”
Bir an sustum…
Motorun hafif sesi geceye karışıyordu.
Kapının önündeki sarı ışık aracın kaportasına vuruyor, telsizin cızırtısı aracın içinde yankılanıyordu.
Çünkü bazen insan şaşırmaktan konuşamaz.
Karşındaki kötü niyetli değildir…
Sadece gördüğüyle hüküm veriyordur.
Bizim araç resmiydi…
Ama resmiyet bazen plaka değildir.
Bazen makam ışığı değildir.
Bazen çakarlı bir konvoy hiç değildir.
Devletin bazı araçları üniforma gibi görünmez olur.
Sessizdir…
Gösterişsizdir…
Ama görevdedir.
O an anladım ki bazı insanlar “resmi” olanı sadece göze hitap eden şekillerde arıyordu.
Oysa devlet bazen en sade elbiseyle yürür sokakta.
Neyse…
Telsizden 4. kanaldan Trafik Müdürü’nü anons ettim:
— “Merkez… Atatürk Spor Salonu girişindeki görevli personel aracı içeri almıyor. Resmi araç olmadığı düşünülmüş. Bir yanlış anlaşılma var… Konuyu düzeltir misiniz?”
Telsizden gelen kısa cızırtının ardından cevap geldi.
Kısa süre sonra Trafik Müdürü görevli personele anons geçti.
Kapı açıldı.
Biz de ağır ağır içeri girdik.
Görevli arkadaşın yüzünde mahcup bir ifade belirmişti.
Ben ise kızmaktan çok düşünüyordum.
Çünkü o gün şunu gördüm:
İnsan bazen yalnızca gördüğüne inanıyor.
Oysa hayatın en gerçek şeyleri çoğu zaman görünmüyor.
Vicdan görünmez…
Sadakat görünmez…
Devlete hizmet eden nice yük görünmez…
Tıpkı o akşamki bizim aracımız gibi…
Mevlânâ’nın dediği gibi:
“Her şeyi dış görünüşte ararsan, hakikati kaçırırsın.”
Meslek de insana bunu öğretiyor zaten…
Üniformanın olmadığı yerde de devlet olabilmeyi…
Gösterişsiz görev yapabilmeyi…
Ve bazen en büyük resmiyetin; ciddiyet, sorumluluk ve görev bilinci olduğunu…
Aradan yıllar geçti…
Şimdi düşündüğümde o geceyi gülümseyerek hatırlıyorum.
Çünkü bazı anılar vardır;
İnsanı kırmaz…
Ama hayata dair ince bir ders bırakır.

GÜNCEL HAYA

HAYA
Nedir haya ?
Utanmak mı…?
Yada kimsenin görmediği yerde de doğru olanı yapabilme cesareti mi ?…
İnsanın yüzünü kızartan bir duygu mu?
Yoksa vicdanını diri tutan görünmez bir bekçi mi ?
Kişiden kişiye değişir mi haya ?
Yoksa makam, mevki yükseldikçe azalan bir şey mi?
Güne göre zamana göre anlamını  kaybeder mi?
Şartlar değişse de değişmeyen bir ahlâk ölçüsü müdür haya ?/yada olmalı mıdır?
Sözlükler hayayı, utanma, ar, hicap ve edep olarak tarif eder…
Ahlak ise,insanı çirkinlikten alıkoyan, iyiliğe yönelten ve vicdanı ayakta tutan en büyük fazilet…
Haya  söxlükte tarif edilen bir kavram mıdır?
Yada öyle mi olmalıdır?
Yoksa yaşanmsdı gereken canlı  bir hakikat midir haya..?
İnsan…
Neyle tanınır?
Nasıl bilinir?
Söylediği sözlerle mi?
Yoksa zamanı geldiğinde yaptığı tercihlerle mi…?
İnsanın karakteri ne zaman belli olur?
Ortaya çıkar?
Alkış aldığı kürsülerde mi,
kimsenin görmediği anlarda  verdiği kararlarda mı?
Meydanlarda yükselen sloganlarda mı?
Kapalı kapılar ardında kurulan masalarda  mı?
Kuzu ile ağlayıp kurtla aynı sofraya oturanlara ne denir?/ne denmelidir.. 
Yada kim denir?kim denmelidir?
Mazlumun gözyaşını kürsülerde anlatılırken, zalimin gölgesinde serinleyenlere hangi isim verilir?
Esarete reel politika, teslimiyete devlet aklı, suskunluğa  hikmet deniliyorsa gerçek değişmiş olur mu? 
Kelime değişince gerçekte  değişir mi?/değişebilir mi?
Dün ,15 Temmuz’un arkasında Amerika var  denilecek,bu gün
Amerika’nın temsilcisini şehitlerin hatırası eşliğinde tebessüm karşılanacak…
Bir çelişki yok mu?
Absürt durum değil mi?
Değişen kimdir?/nedir?
Hakikat mi?
Yoksa söylemler mi?
Galata Köprüsü’nde Gazze için gözyaşı dökenler…
Fatih Sultan Mehmet Köprüsü’nden geçerken aynı hassasiyeti neden unuturlar?
Vicdan nedir?
Rüzgârın estiği yöne göre mi yön değiştiren  bir şey midir?
Her çelişkiye 
yeni bir gerekçe,
zillete yeni bir kılıf,
yalana yeni bir tevil…
Peki…
Vicdana da bir mazeret bulunabilir mi?..
Yalnızca başkalarından utanmak mıdır haya?
İnsanın vicdanının huzuruna çıkabilmesi mi?
Ayna yüzü gösterirde 
vicdan neyi gösterir?
Aynaya bakan ne görür?
kendisini mi ?
Görmek istediği sureti mi?
Tarih neyi yazar ?/
Yazacaktır?
Yalnızca alkışlayanları mı yazar tarih …?
Asırları aşan bir sözle noktayı koyalım…
Eğer haya etmiyorsanız, dilediğinizi yapın…

MAYA

MAYA 
                     
İnsan kimdir?   
İnsan nedir?
Nereden gelmiştir?
Nereye gitmektedir?
İnsanın değeri nedir?
Bu değer nereden gelmektedir?
İnsanı değerli yapan şey nedir?
Sorular… 
Sorular…
Sorular çoğaltılabilir.
Önemli olan sorulara verilen  cevaplardır…
En önemli sorulardan biri de şudur:
İnsanı insan yapan, değerli kılan şey nedir?
Sahi, insanı değerli yapan şey nedir…?
Cevaplar sıralanabilir…
Ama önce sorularla devam edelim.
Taşıdığı unvan mı?Oturduğu koltuk mu?Sahip olduğu makam mı?
Giydiği üniforma mı?Kürsülerden yaptığı gösterişli konuşmalar mı?
Bir de cevaplara göz atalım…
İnsanı değerli yapan şey;
ne unvanıdır,
ne makamıdır,
ne üniformasıdır,
ne de hamasi nutuklarıdır.
İnsanın gerçek değeri, hangi mayadan yoğrulduğunda gizlidir.
Anlayana… Anlayabilene…
Maya sağlamsa…
Gittiği yere 
güven ,
adalet ,
merhamet taşır.
Maya bozuksa…
karanlığını,
kötülüğünü,
pisliğini taşır…
Çürük maya 
ekmeği de bozar, 
toplumu da…
Karakteri hırsız olan, mayasında hırsızlık bulunan;
Esnaf olursa müşterisini aldatır.
Memur olursa kamu malını kendi malı sanır.
Polis olursa gücünü hukukun değil, nefsinin hizmetine verir.
Siyasetçi olursa milletin emanetini şahsi menfaatine dönüştürür.
Din görevlisi olursa kutsalı istismar eder.
Sorun makamda, meslekte değil, o makama oturan insanın mayasında, karakterindedir….
Meslek yalnızca bir araçtır.
İnsanın özü neyse, elindeki araç da onun niyetine göre ya şifaya dönüşür ya felakete…
Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulur:
Şüphesiz Allah size emanetleri ehline vermenizi emreder…
Bu yalnızca dinî bir emir midir?
Aynı zamanda insanlık tarihinin en büyük yönetim ilkelerinden biri…
Emanet ehline verilmezse,
Liyakat kaybolursa;
devlet zayıflar,
adalet yara alır,
toplum güvenini kaybeder…
Dürüstlük,
adalet,
emanete sadakat,
kul hakkına riayet,
merhamet ve vicdan…
Bütün insanlığın ortak dilidir.
Japonya’da kaybolan bir cüzdanın sahibine ulaştırılması….
İskandinav ülkelerinde kamu malına gösterilen titizlik…
Anadolu insanının Kul hakkıyla gelme  nasihati…
Aynı vicdan,
farklı lehçeler…
Vicdanın milliyeti var mıdır?
Olabilir mi?
Konfüçyüs ,
erdemli insan
önce kendini 
düzeltir, sonra toplumu…
Hz. Mevlana’nın dediği gibi,sen değişirsen, âlemin değişir…
Toplum nedir?
Nasıl oluşur?
Toplum aslında, tek tek insanların karakterinden örülmüş görünmez bir kumaştır…
Albert Einstein Teknolojinin insan ilişkilerini aşacağından korkuyorum derken endişesinde ne kadar haklıdır…
Ahlâk olmadan
güç tehlikeli,
vicdan olmadan 
bilgi yıkıcıdır.
Bilindiği gibi;
Toplama kamplarını mühendisler kurdu.
Atom bombasını bilim insanları geliştirdi.
Ekonomik sömürü düzenlerini de yüksek eğitimli insanlar kurdu.
Bilgi, vicdanla buluşmazsa medeniyet üretebilir mi?
İnsanlığın faydasına olur  mu?
Peygamber Efendimiz ,ben güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim buyurmuştur…
Her toplumda dürüstlük erdemdir,
yalan çirkindir.
Her toplumda
değerli olan 
vicdandır…
Hangi dilde olursa olsun,
ihanet aynıdır…
Immanuel Kant’ın şu sözü ne kadar da manidardır;
Öyle davran ki, davranışın evrensel
 bir ahlâk yasası olabilsin….
İnsan…
Kendini,
yaşadığı 
toplumu, 
dünyayı 
ve evreni sorgulamalıdır.
Kendi kendine şu soruyu sormalıdır:
Herkes benim yaptığımı yapsaydı, dünya nasıl bir yer olurdu?
Herkes yalan söyleseydi, 
hakikat olur muydu?Herkes çalsaydı, güven diye bir şey kalır mıydı?
Herkes yalnızca çıkarını düşünseydi, toplum diye bir kavram olur muydu?
Cevap, 
elbette hayır.
Ahlâksızlık 
yalnızca bireysel bir kusur mudur?
Ahlâksızlık,
toplumun temeline konulmuş dinamittir.
Bir toplumda çürüme yaygınlaşırsa;
rüşvet sıradanlaşır,
adam kayırma normalleşir,
hak yiyen güçlü sayılır,
dürüst insan ise saf görülmeye başlanır…
Dostoyevski’ye göre:
Bir toplumun medeniyet seviyesi, 
en zayıf insanına nasıl davrandığıyla anlaşılır…
Gerçek medeniyet nedir?
Nasıl ölçülür.?
Gerçek medeniyet  ahlaklı insanların vicdanıyla örülür..
Kur’an’ın şu sorusu ise bütün bunların özünü hatırlatır:
Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?..
Bilmek kadar, 
bildiğini hangi vicdanla kullanıldığı da önemlidir.
İyi insanın 
elindeki bilgi şifa,
kötü insanın elindeki bilgi ise felaket olur…
Çocuklarımıza yalnızca meslek değil,
vicdanı,
merhameti,
adaleti,
kul hakkını,
emanetin önemini de öğretmeliyiz…
Çünkü iyi doktor olmak başka,
İnsan hayatına
 saygılı doktor olmak başkadır…
İyi hâkim olmak başka,
adaletli hâkim olmak başkadır…
İyi siyasetçi
olmak başka,
dürüst siyasetçi 
olmak başkadır.
Maya bozuksa…
En sağlam görünen sistemler bile içten içe çürür…
Maya sağlamsa…
Tek bir vicdanlı insan bile karanlığa umut, topluma istikamet ve geleceğe ışık olur/olabilir…
Çünkü insanı ayakta tutan mayası yani  karakteridir, 
toplumları yaşatan 
ise vicdanlarıdır…

ZİRVE Gölge X (final)Tehlikeli Sessizlik

ZİRVE 

Gölge X (final)
Tehlikeli Sessizlik
Zirve
Bir zirve daha sona erdi.
Ev sahipliğimizde.
Hemde Başkent Ankara’da…
Her zirvenin olduğu gibi bu zirvenin de bir fotoğrafı…
her fotoğrafın da görünmeyen bir gölgesi…
Tarih…
Meydanlarda atılan sloganlarla mı yazılır her zaman…
Ya makam odalarında tercih edilen sessizlik…
Bir yalanı ayakta tutan, onu söyleyenler kadar ,gerçeği bildiği halde susmayı tercih edenlerdir…
Bazıları 
 korkudan,
Bazıları 
makamını kaybetmemek için,
Bazıları ise konforunu korumak için susar/susabilir…
Bazıları ise şimdi sırası değil diyerek…
Verilen pozlar,
sıkılan eller,
kameralara yansıyan tebessümler…
Tarihte bir kare olarak kalır…
Ya kayda geçenler…
Söylenmeyen sözler…
Sorulmayan sorular…
Savunulmayan mazlumlar…
Görülmek istenmeyen gölgeler…
Adalet susarsa güç ,
hakikat susarsa propaganda ,
Vicdan susarsa çıkar,
İnsan susarsa tarih konuşur…
Gün gelir herşey geride kalır…
Gölgeler gelecek nesillere tek bir soru bırakır;
O gün siz neredeydiniz?
Ne yaptınız?
Elinizden gelenin en iyisini yaptınız mı?…
Unutulmamalıdır ki;
Tarih zulmedenleri yazdığı gibi,zulüm karşısında sessiz kalmayı tercih edenleri de yazar…

ZİRVE Gölge 9

ZİRVE

Gölge – ı×
Başkent…
Ankara…
Zirvenin en dikkat çeken anlarından biri…
Karşılama töreni…
Mehter…
Tarihî kıyafetler…
Devlet geleneği… Semboller…
Yüzyılların hafızası…
Günümüze taşınan güçlü bir atmosfer…
Türkiye’nin tarihi ve kültürel mirası… Uluslararası misafirler…
Başarılı bir organizasyon…
Milletler…
Tarihleriyle…
Kültürleriyle…
Ve devlet gelenekleriyle…
saygı görürler.
Mehter sadece bir müzik değildir…
Geçmişten günümüze uzanan bir hafıza…
Bir devlet geleneği…
Bir medeniyet sembolü…
Takdir edilmesi gereken bir ayrıntı…
Ancak…
Tarihi güçlü şekilde temsil etmek/ettirmek
tek başına yeterli midir?
Geçmişin hatırlatmak güzel…
Ya 
bugünün sorunları…
Sorunları çözebilmek
..
 Aynı derecede önemli değil midir?
Tarih tekerrürden ibarettir…
Ama ders almak önemli…
Mehter gurur verir…
Ancak;
Adalet…
Hukuk…
Refah…
Bilim…
Üretim…
vee güçlü kurumlarla desteklenirse anlam kazanır…
Aksi takdirde güzel bir tören olarak hafızalarda kalır…
Gerçek devlet geleneği;
Geçmişini saygıyla bakmak,
geleceği de aynı kararlılıkla inşa edebilmektir…
Zirvenin en anlamlı mesajı;
Geçmişini unutmayan bir Türkiye…
Aynı başarı
Ekonomi…
Hukuk…
Eğitim…
Bilim…
Toplumsal huzur….
sağlanabilir/se 
geçmişiyle değil,
geleceğiyle de örnek bir ülke haline gelir/gelmiş demektir..
Medeniyet geçmişten miras olduğu kadar, geleceği yeniden inşa etmek demektir…

ZİRVE Gölge VIII

ZİRVE
Gölge – VIII
Başkent…
Ankara…
Dünya liderleri bir kez daha aynı karede buluştu.
Tokalaşmalar…
Gülümsemeler…
Ortak fotoğraflar…
Diplomatik nezaket…
Devletler arası ilişkilerin doğal bir parçası…
Buraya kadar her şey normal.
Ancak verilen bu fotoğraf, akıllara başka soruları da getirmiyor mu?
Yıllardır…
Ekonomide yaşanan sıkıntılar…
Siyasi krizler…
Toplumsal gerilimler…
Hatta kimi zaman doğal afetlerin ardından yaşanan aksaklıklar bile…
Dış güçler söylemiyle açıklanmadı mı?
Toplumun önüne sürekli aynı gerekçe konulmadı mı?
Peki…
Bütün sorunların kaynağı olarak gösterilen bu dış güçler nasıl oldu da bugün aynı masada buluştu?
Aynı aktörler…
Aynı masa…
Aynı fotoğraf…
O hâlde bu kareyi nasıl okumalıyız?
Elbette devletler/liderler konuşacaktır.
Diplomasi, konuşabilme sanatıdır.
Bir ülke dünyadan kopuk yaşayabilir mi?
Diyalog, uluslararası ilişkilerin vazgeçilmez unsuru…
Bu durumda vatandaşın da şu soruları sormaya hakkı yok mudur?
Dün dış güç denilenler…
Bugün stratejik ortak mı oldu?
Dün bütün olumsuzlukların sorumlusu olarak gösterilenler…
Bugün dostluk fotoğrafının içinde neden yer alıyor?
Demek ki devlet yönetiminde…
Sloganlardan çok gerçekler belirleyici…
Uluslararası ilişkiler…
Meydanlarda kurulan cümlelerle değil,
Masalarda yürütülen diplomasiyle şekilleniyor…
İç siyasette kullanılan dil…
Dış politikada izlenen uygulamalar…
Vatandaş fotoğrafları görür,
konuşmaları dinler…
Söylemlerle eylemler karşılaştırır.
Sonunda kendi hükmünü verir…
Devlet yönetimi ciddiyet ister.
Günübirlik söylemler değil…
Tutarlılık önemlidir…
Güven
Söylemlerle eylemlerin  birbirini doğrulamasıyla oluşur…
Zirvenin en büyük gölgesi…
Aynı karede verilen fotoğraf mıdır?
Asıl gölge…
Yıllardır anlatılan söylemlerle, bugün ortaya çıkan eylemlere ait  görüntü’dür…
Değişen gerçekten dış güçler mi?
Yoksa onlara dair anlatılan hikâyeler midir?

GÜNCEL ZİRVE vıı Gölge

ZİRVE
Gölge – VII
Ankara…
Dünya Ankara’da 
Başkentte  buluştu…
Koridorlarda diplomasi ,
Masalarda güvenlik…
Salonlarda strateji…
Liderler konuştu…
Heyetler görüştü…
Fotoğraflar çekildi…
Devlet ciddiyeti
Diplomasi …
Ülkemizin böyle bir uluslararası organizasyona ev sahipliği yapması takdire şayan..
Konuşulmalı,Diplomasi  işlemeli,
sorunlar savaş meydanlarında değil, müzakere masalarında çözülmelidir…
Ben zirvenin  gölgesine takılı kaldım …
Masada  konuşulan savaşlar…
Sınırlar ötesinde yaşanan acılar…
Gazze’de yıkılan evler…
İran’da hayatını kaybeden siviller…
Ukrayna’da yıllardır süren savaş…
Dünyada sessizce büyüyen insanlık dramları…
Diplomasi bunları konuşuyor mu?/konuştu mu?
Yadq  toplantı gündeminin bir maddesi olarak  mı kaldı?
Bir başka soruyu da sormak gerekmez mi?
Bu masalarda kimler var?
İnsan haklarını savunan ülkeler…
Demokrasiden söz eden liderler…
Uluslararası hukuku dillendiren temsilciler…
Hepsi aynı masadaydı.
Diplomasi bunu gerektirebilir.
Fakat vicdanın da sorduğu sorular vardır.
Dünyanın herhangi bir yerinde…
Kim tarafından yapılırsa yapılsın…
Siviller hayatını kaybettiğinde…
Çocuklar savaşların kurbanı olduğunda…
Aynı ilkeler aynı kararlılıkla savunulabiliyor mu?
Yoksa ilkeler…
Ülkelere…
İttifaklara…
Çıkarlara göre mi değişiyor?
İşte zirvenin en büyük gölgesi de budur.
Çünkü dünya, kimi zaman acıları bile taraflara göre değerlendiriyor.
Oysa mazlumun pasaportu olmaz.
Çocuğun milliyeti olmaz.
Sivilin ölümünün tarafı olmaz.
Acının dili de değişmez.
Gerçek adalet…
Kimden geldiğine değil,
Ne olduğuna bakarak hüküm vermektir.
Türkiye açısından gerçek başarı…
Yalnızca iyi bir ev sahibi olmak değildir.
Adaleti…
Hakkaniyeti…
İnsan onurunu…
Uluslararası hukuku…
Her şartta ve herkes için aynı cesaretle savunabilmektir.
Zirveler biter…
Konvoylar dağılır…
Salonlar boşalır…
Kameralar başka gündemlere çevrilir.
Fakat geriye şu soru kalır:
Bu toplantılar yalnızca devletlerin çıkarlarına mı hizmet etti?
Yoksa insanlığın ortak vicdanına da dokunabildi mi?
Çünkü gerçek diplomasi…
Yalnızca güçlülerle aynı masaya oturabilmek değildir.
Haklıyı, mazlumu ve insan onurunu; kim olduğuna bakmadan savunabilmektir.
Tarih…
Çekilen aile fotoğraflarını da yazar.
Ama sessiz kalınan acıları asla unutmaz.
İşte o zaman…
Zirvenin gölgesi değil,
İnsanlığın vicdanı konuşur.

GÜNCEL ZİRVE VI

ZİRVE
Gölge – VI
Ankara…
Bir toplantı…
Bir zirve…
NATO üyesi ülkelerin temsilcileri başkent  Ankara’da…
Elbette önemli…
Uluslararası bir organizasyon…
Diplomatik bir değer…
Ev sahipliği…
Devlet temsilcileri aynı masada…
Sorunlar konuşuluyor…
Yeni iş birlikleri değerlendiriliyor…
Bunlar küçümsenecek gelişmeler değildir.
Ancak madalyonun bir de diğer yüzü var…
Birkaç günlük bir organizasyon…
Bir ülkenin bütün başarı hikayesi gibi sunulabilir mi?
Sunulması ne kadar doğrudur?
Televizyon ekranlarında…
Dalgalanan bayraklar…
Art arda yapılan görüşmeler…
Tokalaşan liderler…
Kalabalık heyetler…
Uzayan konvoylar…
Peş peşe sıralanan övgüler…
Peki ya ekranlara sığmayan hayatlar?
Pazarda etiketleri tek tek inceleyen emekli…
Markette kasaya gelmeden önce hesabını yeniden yapan asgari ücretli…
Borçlarını çevirmeye çalışan esnaf…
Ürününün karşılığını alamayan çiftçi…
Diplomasını aldığı halde iş bulamayan genç…
Onlar için bu zirvenin anlamı nedir?
Toplantılar bittiğinde…
Hayatlarında ne değişecektir?
Kira düşecek mi?
Enflasyon azalacak mı?
Alım gücü artacak mı?
Adalet duygusu güçlenecek mi?
Gençler geleceğe daha umutla bakabilecek mi?
Yoksa değişen sadece manşetler mi olacaktır?
Diplomatik başarı ile vatandaşın günlük hayatı birbirinin alternatifi değildir.
Birini öne çıkarırken diğerini gölgede bırakmak doğru mudur?
Doğru olabilir mi?
Güçlü devlet…
Sadece yabancı heyetleri en iyi şekilde ağırlayan devlet midir?
Güçlü devlet;
Kendi insanını da huzur içinde yaşatabilen,
Hukuka güveni ayakta tutabilen,
Emeğin karşılığını koruyabilen,
Gençlerine umut verebilen devlettir…
İtibar nedir?
Sadece yabancı liderlerin tebessümünde mi ibarettir?
Yoksa vatandaşın devletine duyduğu güven midir gerçek itibar?
Gündem değişebilir…
Siyasi tartışmalar geri plana itilebilir…
Mutfak…
Pazar tezgâhı…
Elektrik faturası…
Doğalgaz faturası…
Okul masrafı…
Geçim derdi…
Diplomatik takvime göre değişir mi?
Zirve sona erince 
vatandaş tek bir soru soracaktır:
Hayatımda ne değişti?..
Cevap yine aynıysa…
Geriye yalnızca hatıra fotoğrafları kalır…
Vitrin geçici,
gerçekler ise kalıcıdır.
Gerçek güç, zirvelerde verilen görüntülerde midir?
Gerçek güç vatandaşa  sunulan hayat standardında saklıdır/saklı olabilir…
Başkasının gözünde kazananılacak saygınlık,vatandaşın yaşadığı adalet, huzur ve refahla örtüşürse anlamlıdır/anlam kazanır…

MESLEK ANILARI misafir

MESLEK ANILARI

                 Misafir 
Yıl 2001…
Yer, Şanlıurfa.
Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin oturumu sırasında Şanlıurfa Milletvekili merhum Mehmet Şeyhanlıoğlu vefat etmişti.
Acı haber kısa sürede bütün ülkeye yayılmış, cenaze töreni için devlet erkânı, siyasetçiler, bürokratlar ve çok sayıda vatandaş Şanlıurfa’ya gelmişti.
Cenaze merasimi Viranşehir’de yapılacaktı.
O gün Viranşehir’e uzanan yollar yalnızca araçlarla değil, hüzünle de doluydu.
İnsan seli ilçeye akıyor, her gelen kafileye yenileri ekleniyordu. 
Kalabalık büyüdükçe güvenlik tedbirleri de artırılıyordu.
Biz de Güvenlik Şube Müdürlüğü personeli olarak görev almıştık.
Farklı birimlerden gelen görevlilerle birlikte oluşturulan ekipler devlet büyüklerinin güvenliğini sağlamakla sorumluydu.
Tören sona ermiş, dönüş hazırlıkları başlamıştı.
Tam o sırada, geçmiş yıllarda Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in koruma ekibinde görev yapmış, doğu görevinde birlikte çalıştığım bir personelim yanıma geldi.
Kalabalığın çok yoğun olduğunu, ülkenin önemli görevlerinde bulunmuş iki değerli misafirin otobüste ayakta seyahat ettiğini söyledi. 
Eğer uygun görürsem onları yakın koruma aracımıza almak istediğini belirtti.
Memnuniyetle kabul ettim.
Böylece dönüş yolculuğuna, bir dönem Emniyet Genel Müdürlüğü görevinde bulunmuş deneyimli bir devlet adamı ile geçmişte Ekonomi ve Maliye Bakanlığı yapmış bir kadın bakanı da aracımıza alarak çıktık.
Viranşehir’den Şanlıurfa Havalimanı’na uzanan yol, o gün benim için sıradan bir dönüş güzergâhı olmaktan çıktı.
Bazen hayatın en ilginç dersleri kürsülerde değil, uzun yolculukların sessizliğinde verilir.
Araç ilerledikçe sohbet koyulaştı. Devlet yönetiminden, geçmiş yıllardan ve yaşanmış olaylardan söz ediliyordu.
Derken kadın bakanımız, hafızama kazınan bir hatırasını anlattı.
Söz dönüp dolaşıp terör örgütü elebaşının yakalanmasının ardından yaşanan gelişmelere geldi.
O dönemde Türkiye’yi ziyaret eden bazı Hollandalı yetkililerin şaşkınlığından söz etti.
Anlattığına göre Hollandalılar, Marmara Depremi’nin ardından yaşanan büyük yıkımı görünce şu değerlendirmeyi yapmışlardı:
“Bu kadar büyük bir felaketten sonra onun da ölmüş olabileceğini düşündük. Sonra hayatta olduğunu öğrendik. Açıkçası bunu anlamakta zorlandık.”
Bu sözler araç içerisindeki sohbetin sıradan bir cümlesi gibi söylenmişti belki…
Ama benim zihnimde farklı bir kapı açmıştı.
Çünkü o cümlede yalnızca bir kişiye ilişkin şaşkınlık yoktu.
Aslında o sözler, Türkiye’nin dayanıklılığına duyulan yabancı bir hayreti de anlatıyordu.
Bu topraklar tarih boyunca nice savaşlar, depremler, krizler ve acılar görmüştü.
Kimi zaman şehirler yıkılmış, kimi zaman umutlar enkaz altında kalmıştı.
Ama her defasında küllerin arasından yeniden hayat filizlenmişti.
Belki de anlamakta zorlandıkları şey buydu.
Çünkü bazı milletler sahip oldukları binalarla yükselir.
Bazıları ise sahip oldukları hafızayla ayakta kalır.
Bu ülke ise çoğu zaman yaralarını sararak yürümeyi öğrenmiştir.
O gün araç camından dışarı baktığımda Viranşehir ovası akşam güneşinin altında ağır ağır geride kalıyordu.
Ufukta kaybolan sarı topraklara bakarken şunu düşündüğümü hatırlıyorum:
İnsan bazen bir göreve gider, görevini yapar ve döner.
Ama bazı görevler dönüş yolunda başlar.
Çünkü geriye kalan yalnızca alınan güvenlik tedbirleri değildir.
Bazen bir yolculuk boyunca duyulan birkaç cümle, yıllarca insanın hafızasında yaşamaya devam eder.
Aradan yıllar geçti.
O gün havalimanına bıraktığımız misafirlerin yüzlerini bugün aynı netlikle hatırlamıyorum belki…
Ama o yolculukta duyduğum sözleri hâlâ unutmadım.
Çünkü bazı hatıralar yaşanan olaylardan değil, insanda bıraktığı düşünceden uzun ömürlüdür.
Ve bazı yolculuklar, varılan yerde değil; hafızada devam ettiği sürece sürer.