MESLEK ANILARI
Ben Peygamberim
Yer: Isparta
Yıl: 1992
Çarşı Polis Karakolu…
Henüz mesleğin insanı yormaktan çok olgunlaştırdığı yıllar…
Omuzdaki rütbenin ağırlığından çok, karşındaki insanın hikâyesi düşündürürdü adamı…
O dönem grup amiri olarak görev yapıyordum.
Sabah saatleriydi…
Karakolun önünde sonbahar ayazı vardı.
Hava serin…
Gökyüzü kurşuni…
Dağlardan inen rüzgâr, kapının altından içeri ince ince sızıyordu…
Daktilo sesleri…
Telsiz konuşmaları…
Koridorda yankılanan ayak sesleri…
Ve devlet dairesine özgü o ağır sessizlik birbirine karışıyordu.
Tam o sırada kapı açıldı…
İçeri yaklaşık elli – altmış yaşlarında bir adam girdi.
Üzerinde koyu renk grand tuvalet takım elbise…
Ayakkabıları boyalı…
Beyaz saçları özenle taranmış…
Yüzünde hem korku hem de garip bir ciddiyet vardı.
İlk bakışta sıradan bir vatandaş gibi görünüyordu.
Ama gözlerinde tarif edilmesi zor bir telaş dolaşıyordu.
Kibar bir ses tonuyla:
— “Komiserle görüşebilir miyim?” dedi.
Ben de:
— “Buyurun, oturun…” dedim.
Karşıma geçti.
Elindeki şapkayı dizlerinin üzerine bıraktı.
Parmakları hafif hafif titriyordu.
Not defterimi açtım.
Her zamanki resmi ciddiyetle konuşmasını dinlemeye başladım.
Adam sürekli etrafına bakıyor, kapıya dönüp dönüp göz atıyordu.
Sonra hafifçe bana doğru eğilip alçak sesle:
— “Beni takip ediyorlar…” dedi.
— “Öldürecekler…”
Meslek refleksiyle hemen not almaya başladım.
Kim takip ediyor?
Nerede oldu?
Tehdit eden kim?
Aranızda husumet var mı?
Sorular ilerledikçe cevaplar da tuhaflaşmaya başladı.
Uzun uzun konuşuyordu…
Cümleler kimi zaman mantıklı, kimi zaman kopuktu…
Sanki zihninde birbirine karışmış düşünceler vardı.
Bir ara dikkatlice yüzüme baktı.
Sonra hayatım boyunca unutamadığım o cümleyi söyledi:
— “Ben peygamberim…” dedi.
— “Onun için beni öldürmek istiyorlar…”
İşte o anda meselenin yönü değişmişti.
Bir insanın bazen sadece suç mağduru değil, kendi zihninin içinde kaybolmuş biri de olabileceğini o gün daha iyi anlamıştım.
Artık tutanaktan çok insan ruhuna dikkat kesilmiştim.
Sertleşmeden…
Kırmadan…
İnancıyla alay etmeden…
Onu incitmeden konuşmaya çalıştım.
Konuyu yavaş yavaş ailesine, yaşamına, yalnızlığına doğru yönlendirdim.
Çünkü bazı insanlar gerçekten kaçmıyordu…
Sadece zihnindeki karanlıktan kurtulmaya çalışıyordu.
O gün anladım ki meslek sadece suçla mücadele etmek değildi.
Bazen bir insanın parçalanmış ruhuna zarar vermeden dokunabilmekti.
Karakollara yalnız hırsızlar, kavgacılar, suçlular gelmiyordu…
Yalnız insanlar da geliyordu.
Korkmuş insanlar…
Hayattan kopmuş insanlar…
Kendi zihninin içinde kaybolmuş insanlar…
O beyaz saçlı adam yıllar geçti ama hafızamdan hiç silinmedi.
Çünkü bazı olaylar tutanaklarda değil, insanın vicdanında kayıtlı kalıyordu.
Ve meslek insana şunu öğretiyordu:
Her gördüğün olay suç değildir…
Bazıları sessiz bir yardım çığlığıdır…