MESLEK ANILARI
Kırgınlık
1993 yılı…
Yer: Isparta Merkez Karakolu…
Henüz mesleğin ilk yılları…
Üniformanın omuzlara ağırlık yaptığı, vicdanın ise insanın içine ikinci bir üniforma gibi giydirildiği zamanlar…
Ekim ayıydı…
Sonbaharın puslu, erken kararan akşamlarından biri…
Mesainin bitmesine iki üç saat kalmıştı. Saatler dört buçuğu, beşi gösteriyordu. Akşamın gri rengi karakolun duvarlarına çökmüş, hava erkenden yaşlanmıştı sanki…
Karakolun önündeki yaşlı söğüt ağacı rüzgâr estikçe ince ince sallanıyor; dalları yılların yorgunluğunu anlatıyordu.
Biz de birkaç arkadaş ağacın altında oturuyorduk. Çayın demi kaçmış, sohbet yorulmuştu.
Tam o sırada karakolun bahçe kapısından içeri başından kan sızan bir adam girdi. Yüzünde korkuyla öfke arasında sıkışmış bir ifade vardı.
“Komiserim,” dedi,
“Beni silahın kabzasıyla vurdular…”
O yıllarda insanların devlete bakışı farklıydı.
Karakol kimine göre adalet kapısıydı; kimine göre ise güçlülerin gölgesinin düştüğü ürkütücü bir yer…
Ben de yanımdaki ekibe dönüp:
“Gidin,” dedim,
“Şahsı alın, getirin. İşlem yapacağız.”
Ekip çıktı.
Aradan kısa bir süre geçti. Polis aracından yanlarında yaklaşık altmış yaşlarında, fötr şapkalı bir adam indi. Üzerinde ağır bir otorite havası vardı.
Ama benim dikkatimi çeken o değildi…
Arkadaşların yüzü değişmişti.
Bir tuhaflık vardı.
Renkleri kaçmış, bakışları çekingenleşmişti.
Sanki az önce bir şüpheli değil de görünmez bir makam getirmişlerdi.
“Ne oldu?” dedim.
Birbirlerine baktılar.
Sonra içlerinden biri sessizce:
“Komiserim…” dedi,
“Bu… iktidar partisinin il başkanının babası…”
O an kasım ayının soğuğu biraz daha sert esti sanki.
Ben yalnızca şunu söyledim:
“Olsun. Kim olduğu fark etmez. Görevinizi yapın.”
Çünkü bize mesleğe başlarken öğretilen buydu:
Kanunun karşısında herkes eşitti.
En azından kitaplarda…
Şahsı içeri aldılar. Üst araması yapılacak, müşteki ifadesi alınacaktı. Ben de o gün izinli olan karakol amirini sabit telefondan arayıp bilgi verdim.
“İşleme başlayın,” dedi.
Ama sonra karakolun havası değişmeye başladı.
Kapının önünde sert fren sesleri…
Koridorda hızlı ayak sesleri…
Telsizlerden yükselen boğuk konuşmalar…
Derken orta yaşlı, sert bakışlı bir adam hızla içeri girmeye çalıştı.
“Ben il başkanıyım,” dedi.
“Babamı almışsınız.”
Ben de kapının önünde durup sakin bir sesle:
“Buyurun,” dedim.
“Bir olaya karışmış. İşlem yapılacak.”
Sonra kenarı gösterip ekledim:
“Siz burada bekleyin. İşlem bitince görüştürürüm.”
Adamın yüzündeki şaşkınlığı hâlâ unutamam.
Çünkü bazı insanlar devlet kapısında ilk kez “bekleyin” kelimesini duyar.
Sonradan arkadaşlardan öğrendim…
Kendi aralarında:
“Bu komiser kafayı yemiş…” demişler.
Belki de gerçekten öyleydi.
Çünkü gençtim…
Mesleğin henüz teorik kısmına inanıyordum.
Kanunun yazıldığı gibi uygulandığını sanıyordum.
Çok geçmeden karakolda olağanüstü bir hareketlilik başladı.
Telefonlar susmuyor…
Telsizler ardı ardına ötüyor…
Müdürler birer birer geliyor…
Asayiş müdürü…
Emniyet müdür yardımcısı…
İl emniyet müdürü…
Hepsi karakol amirinin odasında toplandı.
Bir süre sonra beni çağırdılar.
Gittim. Olayı anlattım.
İl emniyet müdürü bana baktı ve sakin bir sesle:
“Bu saatten sonra tahkikatı bırak,” dedi.
“Şahıs şikâyetçi değilmiş.”
Meslek refleksiyle:
“Emredersiniz müdürüm,” dedim.
Ama içimde başka bir şey konuşuyordu.
Çünkü biraz önce “adalet” diye başlayan cümleler, şimdi “idare edelim” noktasına gelmişti.
Sonra müştekinin yanına gittim.
Adam kıvırmaya başlamıştı.
“Komiserim,” dedi,
“Ben nasıl şikâyetçi olayım? Bunlar beni geçen ay işe koydu…”
Sonra ekledi:
“Ben karakolda hep zenginler korunur, gariban ezilir sanırdım…”
O an sinirlendiğimi hatırlıyorum.
Belki gençliğin öfkesi…
Belki idealizmin ilk kırılışı…
Kendisine sert çıktım.
Çünkü bazen insan, gerçekle ilk kez yüzleşince öfkesini yanlış yere yöneltiyor.
Aradan birkaç gün geçti.
Sabahın erken saatlerinde telefon çaldı.
“Komiserim,” dediler,
“Uluborlu İlçe Emniyet Amir Vekilliği’ne tayininiz çıktı.”
Şaşırmadım.
Zaten bekliyordum.
Çünkü devlet bazen insanı ödüllendirerek değil, yer değiştirerek susturur.
O dönem düğün hazırlıkları yapıyordum. Ev tutmuş, boyatmış, hayat kurmaya çalışıyordum. Ama meslek bazen insanın planlarını bir kalemde silebiliyordu.
İlişiğimi kestim.
Uluborlu’ya gittim.
Ve ilginçtir…
Orada güzel insanlar çıktı karşıma.
Eski bir lise arkadaşım uzman çavuş olarak ilçe jandarmada görev yapıyordu.
Dostluk kurduğum belediye başkanı…
Değerli bir kaymakam…
Hayat bazen bir kapıyı kapatırken başka bir pencere açıyordu.
Derken bir akşam telefon çaldı.
Telefondaki ses, hâlâ görüştüğüm kıymetli bir ağabeyimdi.
“Komiserim,” dedi,
“Senin orada ne işin var?”
Olayı anlattım.
“Olur mu öyle şey?” dedi.
Sonrasında bir yerlere ulaşmış olacak ki ertesi gün tekrar merkeze tayinim çıktı.
O günlerde şaşırıyordum.
Teşkilatın görünmeyen yüzünü anlamaya çalışıyordum.
Kâğıt üzerindeki sistem başkaydı…
Koridorlarda işleyen düzen başka…
Zaman geçti.
Meslek bize çok şey öğretti.
Kanunun kitabını da gördük…
Hayatın dipnotlarını da…
Şimdi dönüp baktığımda o fötr şapkalı adamı değil; arkadaşların yüzündeki korkuyu hatırlıyorum daha çok.
Çünkü bazen bir ülkede adaletin sınırı, insanların korkusunun başladığı yerde çizilir.
Ve insan meslek hayatında en çok şunu öğreniyor:
Bazı olaylar tutanağa geçmez…
Ama insanın içine ömür boyu mühür gibi vurulur.
Kırgınlık da bazen tam burada başlar…
İnsanın sisteme değil;
bir zamanlar safça inandığı kendi doğrularına duyduğu sessiz kırgınlıkta…