AÇ GÖZLÜ
Kasabanın eski çarşısında, küçücük bir çorbacı vardı.
Kış akşamları kapısının önünden geçenler, içeriden sokağa taşan sıcak buharı görür; mercimeğin, nanenin ve kızgın tereyağının kokusunu duyunca adımlarını yavaşlatırlardı.
İçeride birkaç tahta masa, duvarda eski bir saat ve yılların sararttığı bir ayna vardı.
Çorbacı, insanları yıllardır aynı masalarda ağırlardı.
Kimisi cebinde bir avuç parayla gelir, kimisi cebinde hiçbir şey olmadan…
Fakat çorbacı zamanla tuhaf bir şey öğrenmişti:
Bazı insanların cebinin boşluğu yüzünde görünür; bazı insanların gönlünün boşluğu ise gözlerinde.
Bir akşam kapı açıldı.
İçeri varlıklı bir adam girdi.
Üzerindeki pahalı giysiler, dükkânın mütevazı duvarlarında yabancı bir gölge gibi duruyordu.
Masaya oturdu.
Önüne sıcak bir tas çorba kondu.
Kaşığı eline aldı, birkaç yudum içti.
Sonra yüzünü buruşturdu.
“Bu kadar mı?”
Çorbacı cevap vermedi.
Adam:
“Daha fazlası yok mu?”
“Var,” dedi çorbacı.
“Ne kadar isterseniz o kadar…”
Adam memnuniyetle gülümsedi.
Ama çorbacı içinden geçirdi:
“Mesele tasın ne kadar büyük olduğu değil; insanın ne kadarını yeterli gördüğüdür.”
—
Ertesi gün kapıdan yaşlı bir adam girdi.
Üzerinde eski bir ceket, ayağında yıpranmış ayakkabılar vardı.
Sessizce bir köşeye oturdu.
“Bir tas çorba yeter,” dedi.
Çorba geldi.
Adam önce ellerini tasın etrafında tuttu.
Buhar yüzüne vurdu.
Sanki soğuktan değil, yıllardır özlediği bir sıcaklıktan ısınıyordu.
Yavaş yavaş içti.
Tası bitirdi.
Sonra başını kaldırıp:
“Çok şükür,” dedi.
Çorbacı sordu:
“Doydun mu?”
Yaşlı adam gülümsedi.
“Allah bugün de karnımızı doyurdu.”
Çorbacı o an anladı:
Açlık bazen midede değil, şükretmeyi unutan gözlerdedir.
—
Günler geçti.
Varlıklı adamın sofraları büyüdü.
Evleri çoğaldı.
Tarlaları genişledi.
Kasabanın bir köşesindeki yetimin hakkına göz dikti.
“Nasıl olsa küçücük bir yer,” dedi.
Bir başka gün, insanların ortak kullandığı bir araziye el uzattı.
“Kim fark edecek?” diye düşündü.
Sonra bir başkasının emeği…
Bir başkasının alın teri…
Bir başkasının hakkı…
Her aldığı şey cebini doldurdu ama içindeki boşluğu büyüttü.
Çünkü hırsın garip bir kanunu vardır:
Aldıkça azalmazsın; daha fazlasını istemeye başlarsın.
Bir tas çorba ile doyan insanın midesi küçüktür belki.
Ama kul hakkıyla beslenen bir hırsın midesi yoktur.
Ne kadar verirsen ver, daha fazlasını ister.
—
Bir gece yine çorbacının kapısı açıldı.
İçeri aynı varlıklı adam girdi.
Ama bu kez eski ihtişamından eser yoktu.
Yüzünde yılların yorgunluğu vardı.
Sessizce oturdu.
Önüne bir tas çorba geldi.
Uzun süre tası seyretti.
Sonra:
“İnsan neden doymaz?” diye sordu.
Çorbacı:
“Karnı açsa yemek ister,” dedi.
“Ya karnı tok olduğu hâlde hâlâ istiyorsa?”
Çorbacı bir süre sustu.
Sonra pencerenin buğusuna baktı.
“İşte o zaman,” dedi,
“aç olan karnı değildir.”
Adam başını kaldırdı.
“Ya nedir?”
Çorbacı yavaşça cevap verdi:
“Gözü…”
Bir an sustu.
“Sonra hırsı…”
Bir an daha sustu.
“Ve sonunda gönlü…”
Dışarıda kar yağıyordu.
Sokak sessizdi.
Çorbacı tası işaret etti.
“Bir insan bir tas çorbayla doyabiliyorsa zengin sayılır. Çünkü bilir ki nimet, çokluğuyla değil, şükrüyle bereketlenir.”
Sonra karşısındaki adama baktı.
“Fakat insan yetimin hakkını, kulun hakkını, toplumun hakkını yiyor ve hâlâ daha fazlasını istiyorsa…”
Cümlesini tamamlamadı.
Gerek de yoktu.
Çünkü bazı gerçekler söylendiğinde değil, insanın vicdanında yankılandığında anlaşılır.
—
O gece varlıklı adam dışarı çıktı.
Kar, ayak izlerini yavaş yavaş siliyordu.
Bir süre yürüdü.
Sonra durdu.
Arkasına baktı.
Çorbacının ışığı hâlâ yanıyordu.
İçeride yaşlı adam, önündeki son ekmek parçasını çorbasına banıyordu.
Bir tas çorbayla doymuştu.
O ise koskoca bir ömrü dolduracak kadar servete rağmen hâlâ açtı.
O an anladı:
Yoksulluk, sofrada eksik olan yemek değildir.
Asıl yoksulluk, önündeki nimetlerin hiçbirini yeterli bulmamaktır.
Ve bazı insanların karnı değil;
gözü açtır.
Gözü aç olanın ise dünyayı önüne serseniz bile,
sofrası değil, hırsı büyür.