HİKAYE serisi 98 fondip

FONDİP

Üstadım Nevzat Dağlı ‘nın  şiirinden esinlenerek hikaye haline getirilmiştir.
Kendisine teşekkür ederim.

Kasabanın en işlek caddesinde küçük bir kahvehane vardı.

Duvarlarında yılların sararttığı fotoğraflar, tavanda ağır ağır dönen bir vantilatör, masaların üzerinde yarım kalmış çaylar…

İnsanlar burada yalnızca çay içmez, hayatı da konuşurdu.

Kimi siyasetten söz eder,

kimi altın fiyatından, kimi çocuklarının geleceğinden…

Ama son zamanlarda kahvenin en çok konuşulan konusu paraydı.

Kolay para…

Bir sabah kahveye elinde telefonu, gözlerinde parlayan bir umutla giren Cemal, masadakilere eğilip fısıldadı:

“Buldum arkadaşlar…”

Herkes sustu.

“Ne buldun?”

“zengin olmanın yolunu.”

Masadakiler birbirlerine baktı.

Cemal telefonunu çıkardı.
Ekranda lüks arabalar, villalar,
deniz kenarında sofralar,
takım elbiseli kirli sakallı
genç adamlar vardı.

“Bakın,” dedi. “Adamlar bir yılda servet yapmış.”

Yaşlı Hasan Efendi çayından bir yudum aldı.

“Evlat,” dedi, “çayın da paranın da bir ölçüsü vardır.

Çok sıcak içersen ağzını yakar.”

Cemal güldü.

“Hasan Amca, sen eski kafalısın. Artık devir değişti.”

Devir gerçekten değişmişti.

Fakat bazı şeyler hiç değişmemişti:

İnsanın hırsı…

Kolay olana duyduğu iştah…

Ve başkasının kazancını görünce kendi hayatını eksik sanması.

Günler geçti.

Cemal önce küçük bir miktar yatırdı.

Sonra biraz daha…

Sonra elindeki ne varsa.

Çünkü sistem ona kazandığını gösteriyor, kaybettiğini ise sessizlikle saklıyordu.

Bir gün kazandığını düşündü.

Ertesi gün daha fazlasını istedi.

Daha fazlası gelince artık yetmedi.

İnsan bazen parayı kazanmazdı;

para insanın zihnini kazanmaya başlardı.

Cemal’in gözleri geceleri bile telefon ekranından ayrılmıyordu.

Evde karısı konuşuyor, çocukları bir şeyler anlatıyor,
sofrada yemek soğuyor,
o ise sürekli ekrana bakıyordu.

Bir gün karısı sordu:

“Ne arıyorsun?”

Cemal cevap verdi:

“Fırsat.”

Kadın sessizce baktı.
“Belki de fırsat sandığın şey,
senden hayatını alıyordur.”

Cemal duymadı.

Çünkü insanın kulağı hırsla dolunca, vicdanın sesi çok uzaktan gelir…

Sonra o büyük gün geldi.

Bir sabah hesaplara erişilemedi.

Telefonlar sustu.

Mesajlara cevap gelmedi.

Sözde şirketlerin kapıları kilitliydi.

Sanal dünyada kurulan saraylar, sabah güneşiyle birlikte kâğıttan kuleler gibi
çökmüştü.

Cemal kahveye geldiğinde yüzü bembeyazdı.

Elindeki telefonu masaya bıraktı.

“Bitti…”

Hasan Efendi başını kaldırdı.

“Ne bitti?”

“Para.”

Yaşlı adam bir süre sustu.

Sonra önündeki çaya baktı.

“Çayı fondiplersen ne olur?”

Cemal cevap vermedi.

“Ağzın yanar.”

“Alkolü fondiplersen?”

“Başın döner.”

“Peki parayı?”

Cemal başını eğdi.

Hasan Efendi ağır ağır konuştu:

“Parayı da hayatı da fondiplersen,
bir gün elinde ne bardak kalır ne de tadını çıkaracak ömür…”

Kahvede derin bir sessizlik oldu.

Dışarıda insanlar gelip geçiyordu.

Kimi borçlarının hesabını yapıyor,
kimi evinin kirasını düşünüyor,
kimi çocuğunun
okul masrafını…

Ve bir köşede hâlâ reklam panoları parlıyordu:

Kolay kazanç.
Büyük fırsat.
Kısa zamanda zenginlik.

Hasan Efendi o yazılara baktı.

Sonra usulca mırıldandı:

“İnsanoğlu garip…”

“Bir ömür
biriktirdiğini bir gecede kaybedebiliyor.”

“Çünkü bazıları parayı kazanmak istemiyor artık…”

“Parayı fondiplemek istiyor.”

Ve belki de asıl mesele para değildi.

Asıl mesele,
insanın ölçüyü kaybetmesiydi.

Çünkü hırsın bardağı dolduğunda, insan önce aklını;

sonra vicdanını;

en sonunda da kendisini fondiplerdi.

Geride ise yalnızca boş bir bardak kalırdı.

Bir de geç fark edilen o acı gerçek:

Bazı sofralarda hesap insan doyduğunu sandığı anda gelir…

Leave a Reply