hikaye serisi 104 adaletin koruması

ADALETİN GÖLGESİNDE

Vaktiyle, dağların ufka yaslandığı, sokaklarında nice hikâyenin sessizce yaşandığı bir ülkede, adaleti temsil eden büyük bir saray vardı. Kapısında, gözleri bağlı, bir elinde terazi, diğerinde kılıç taşıyan bir kadın heykeli yükseliyordu. İnsanlar, o heykelin herkese aynı ölçüyle yaklaşan adaleti simgelediğine inanıyordu.

Ülkenin meydanlarında hukukun üstünlüğünden söz ediliyor, kürsülerde eşitlik anlatılıyordu. Ancak zamanla bazı kapılar çalınıyor, bazı makamlar boşalıyor, bazı yöneticiler haklarındaki soruşturmalar nedeniyle görevlerinden uzaklaştırılıyor, bazıları tutuklanıyordu.

Her olayın kendine özgü bir dosyası, her iddianın araştırılmayı bekleyen bir yönü vardı. Suç şüphesi bulunan herkes hakkında hukuk çerçevesinde işlem yapılmalıydı. Hiç kimse makamı nedeniyle ayrıcalık görmemeli, hiç kimse de yalnızca bulunduğu konum nedeniyle suçlu sayılmamalıydı.

Buna rağmen insanların zihninde giderek büyüyen bir soru vardı:

Hukukun herkese eşit uygulanıp uygulanmadığı, yalnızca kararların sonucundan mı anlaşılırdı, yoksa benzer olaylarda aynı ölçülerin kullanılıp kullanılmadığına da bakmak mı gerekirdi?

Bu soru, sarayın yüksek duvarlarını aşarak ülkenin vicdanına ulaşıyordu.

O ülkede haber taşıyan insanlar da vardı. Onlar, toplumun merak ettiği meseleleri araştırıyor, kamu kaynaklarıyla ilgili sorular soruyor, duyulmadığı düşünülen sesleri kelimelere dönüştürüyordu.

Kimi zaman ekranlar kararıyor, kimi yayınların kapısına mühür vuruluyor, kimi gazeteciler adli soruşturmalarla karşılaşıyor, bazı haberlere erişim engelleri getiriliyordu.

Bütün bu olayları uzaktan izleyen insanlar, sessizleşen ekranların karşısında düşünüyordu.

Bir haber yanlışsa, gerçeği ortaya koyan deliller neden konuşmasın? Bir iddia dayanaksızsa, onu çürütecek açıklamalar neden yapılmasın? Hukuki bir tedbir gerekiyorsa, bu tedbirin zorunlu ve ölçülü olup olmadığı da neden tartışılmasın?

Çünkü hukuk, yalnızca işlem yapmak değil, yapılan işlemin gerekçesini ortaya koymak; yalnızca yetki kullanmak değil, o yetkinin sınırlarını da gözetmekti.

Bir ülkede eleştirinin sınırlarını hukuk belirlerdi. Ancak eleştirinin varlığı tek başına suçun kanıtı sayılamayacağı gibi, eleştiren herkesin söyledikleri de kendiliğinden doğru kabul edilemezdi. Gerçeğe ulaşmanın yolu, peşin hükümlerden değil, delillerden ve adil bir değerlendirmeden geçerdi.

Asıl mesele, hukuki süreçlerin varlığı değil, bu süreçlerin hangi ölçülerle yürütüldüğüydü.

Ülkenin başka bir köşesinde, insanların birikimleriyle ilgili ciddi iddialar konuşuluyordu. Bir fonun çevresinde şekillenen sorular, açıklığa kavuşması beklenen hesaplar ve sorumlulukların kimlere ait olduğuna ilişkin tartışmalar…

O paralar yalnızca rakamlardan ibaret değildi. Bir babanın yıllarca biriktirdiği emek, bir annenin evladının geleceği için ayırdığı birikim, bir insanın yarınlara duyduğu güvendi.

İnsanlar, iddiaların bütün yönleriyle araştırılmasını bekliyordu. Fakat araştırmanın yalnızca bir bölümle sınırlı kalmaması, ilgili bütün kişi ve işlemlerin deliller ışığında incelenmesi de önemliydi.

Bir soruşturmanın güven vermesi, yalnızca kaç kişinin hakkında işlem yapıldığıyla ölçülemezdi. Delillerin nasıl değerlendirildiği, sorumlulukların nasıl belirlendiği, benzer durumlarda aynı hukuki ölçülerin uygulanıp uygulanmadığı da en az sonuç kadar önemliydi.

Bu nedenle toplumun zihninde beliren soruların cevabı, söylentilerde veya siyasi yorumlarda değil, mümkün olduğu ölçüde somut verilerde, hukuka uygun soruşturmalarda ve gerekçeli kararlarda aranmalıydı.

Çünkü güven, görünmeyen bir köprü gibiydi. Onu ayakta tutan yalnızca adaletin varlığı değil, adaletin herkese eşit uygulandığına ilişkin inançtı.

Toplumda eşitsizlik algısı güçlendiğinde, insanlar yalnızca kararları değil, kararların arkasındaki ölçüleri de sorgulamaya başlardı. Böyle zamanlarda kurumların görevi, eleştirileri susturmak değil, hukukun güvencelerini ve kararların gerekçelerini görünür kılarak güveni pekiştirmekti.

Adalet sarayının önünde her gün aynı taş basamağa oturan yaşlı bir adam vardı. Ne yüksek bir makamı ne de kapıları açabilecek bir anahtarı bulunuyordu. Cebinde birkaç buruşturulmuş kâğıt, yüreğinde ise adalete duyduğu inanç vardı.

Bir gün yanında duran küçük çocuğun bakışları, sarayın kapısındaki heykele takıldı. Çocuk, gözleri bağlı kadını bir süre sessizce izledi. Sonra elindeki teraziyi göstererek yaşlı adama döndü.

Yaşlı adam, adaletin insanları kimliklerine ve makamlarına göre ayırmaması gerektiğini anlattı. Terazinin iki kefesi vardı; birine konulanın ağırlığı neyse, diğerine konulan da aynı ölçüyle tartılmalıydı.

Çocuk, heykelin yüzüne, ardından sarayın yüksek kapılarına baktı. Sonra aklındaki soruyu sordu:

“Bir kefeye sıradan insanlar, diğerine güçlü insanlar konulursa terazi yine aynı ölçüyle tartar mı?”

Yaşlı adam bir süre sustu.

Çünkü sorunun cevabı heykelin mermer yüzünde değil, o sarayda verilen kararlarda saklıydı.

Bir hâkim, sıradan bir insan hakkında karar verirken kanunu uyguluyorsa, karşısında güçlü bir makamın bulunduğu dosyada da aynı hukuki ölçülere bağlı kalmalıydı.

Bir savcı, herhangi bir kişi hakkındaki ciddi iddiaları araştırıyorsa, benzer nitelikteki iddialar başka kişilerle ilgili olduğunda da delilleri tarafsızlıkla değerlendirmeliydi.

Burada önemli olan, birinin mutlaka suçlu, diğerinin mutlaka masum olması değildi. Önemli olan, kişilerin kimliğinden bağımsız olarak gerçeğin araştırılması ve herkesin aynı hukuk güvencesinden yararlanmasıydı.

Yaşlı adam o gün bir gerçeği yeniden düşündü: Adaletin heykelini yapmak kolaydı; asıl güçlük, onun temsil ettiği ilkeleri kararların içine yerleştirmekti.

Çünkü hukuk devleti, yalnızca güçsüzü güçlüden koruyan bir kalkan değildi. Gücü elinde tutanların da hukukla bağlı olduğunu gösteren bir güvenceydi.

Güçlü olmak, hukukun dışında kalmak anlamına gelmediği gibi, muhalif olmak da hukukun korumasından mahrum kalmak anlamına gelemezdi.

Adalet, ne bir tarafın diğerine karşı kullandığı bir silah ne de yalnızca belli insanların ihtiyaç duyduğunda hatırladığı bir kavramdı. O, herkesin hakkını koruyan ortak bir ölçüydü.

Yıllar geçti. Kürsüler değişti, makamlar el değiştirdi, sarayın kapısından farklı insanlar girip çıktı. Fakat insanların adaletten beklentisi aynı kaldı: Suçun kim tarafından işlendiğine bakılması, masumiyetin korunması, iddiaların delillerle değerlendirilmesi ve kararların kişilere göre değil, hukuka göre verilmesi…

Çünkü adaletin değeri, yalnızca bir suç karşısında ne kadar kararlı olduğuyla değil, o kararlılığı herkese aynı ölçüde gösterebilmesiyle anlaşılırdı.

Bir akşamüstü yaşlı adam, çocuğun elinden tutarak sarayın önünden geçti. Güneş batıya eğilmiş, heykelin gölgesi taş basamakların üzerine uzanmıştı.

Yaşlı adam durdu. Terazinin sessizce parlayan kefelerine baktı.

Adaletin yalnızca kanunların satırlarında yaşamadığını biliyordu. Onun gerçek gücü, karar anında; makamların, çıkarların ve beklentilerin ötesinde aynı hukuki ölçüleri koruyabilmesindeydi.

Çocuk yeniden başını kaldırdı.

Yaşlı adam, yılların süzdüğü bir kanaatle konuştu:

“Adaletin gözleri bağlı olabilir evlat. Önemli olan, o gözlerin ardındaki vicdanın hiçbir makamın gölgesinde kalmamasıdır.”

Sonra çocuğun elini tuttu ve yollarına devam etti.

Arkalarında yüksek duvarlar, önlerinde uzayıp giden bir yol kaldı. O yolun sonunda ise bir ülkenin huzuru ve geleceği için vazgeçilmez bir ilke duruyordu:

Yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı, en çok iktidar hakkında karar verilirken anlaşılır.

Çünkü adalet, yalnızca iktidarın karşısındakilere uygulanan bir güç değil; iktidar dâhil herkesi hukukun sınırları içinde tutan bir güvencedir.

Bir ülkede adaletin gücü, insanların kim olduğuna göre değişmiyorsa, hukuk gerçekten ortak bir zemine dönüşebilir.

Terazi herkesi aynı ölçüyle tarttığında yalnızca adalet korunmaz; toplumun vicdanı, devlete duyduğu güven ve geleceğe olan inancı da güçlenir.

hikaye serisi -11- pasta

PASTANIN SON DİLİMİ

Vaktiyle, sekiz kişinin aynı sofraya oturduğu küçük bir kasabada, herkese yetecek büyüklükte bir pasta vardı.

Bu pasta, yalnızca bir tatlı değil; ortak emeğin, alın terinin ve birlikte yaşamanın sembolüydü.

Pastayı bölüştürme görevini, sofradakilerin güvenini kazanmış bir adama verdiler. Elindeki bıçağın yalnızca pastayı değil, insanların birbirine duyduğu güveni de şekillendireceğini kimse düşünmemişti.

Adam bıçağı pastaya vurdu. İlk dilimi öyle bir açıyla kesti ki kendi önündeki parça diğerlerinden daha büyük oldu. Pastanın geri kalanı ise artık eşit biçimde bölüştürülmesi güç bir hâl almıştı.

Adam, büyük dilimini tabağına yerleştirirken itiraz eden olmadı. Başını kaldırıp sofradakilere baktı.

“Kimsenin tabağından bir şey almadım,” dedi. “Herkesin hakkı neyse ben de kendi hakkımı aldım.”

Sözleri karşısında birkaç kişi başını salladı. Çünkü adamın elinde, kimsenin tabağından alınmış bir parça yoktu. İlk bakışta söyledikleri doğru görünüyordu.

Fakat sofranın öteki ucunda oturan yaşlı adam, pastanın geriye kalan kısmını uzun uzun inceledikten sonra sessizliği bozdu:

“Sen kendi dilimini alırken geride kalanların payını da belirledin. Onların hakkını doğrudan ellerinden almadın belki ama haklarını kullanabilecekleri alanı daralttın.”

Adam gülümsedi.

“Ben kendi payımı aldım. Bundan kime ne zarar gelir?”

Yaşlı adam hemen cevap vermedi. Çünkü bazı gerçekler, anlaşılmak istenmediğinde ne kadar anlatılırsa anlatılsın yalnızca söz olarak kalıyordu.

Sofranın bir köşesinde oturan üç kişi ise kendi dilimlerinin büyüklüğünden memnundu. İlk kesimin adaletsizliğine aldırmamışlardı. Hatta içlerinden biri, diğerlerinin huzursuzluğunu küçümseyerek şöyle dedi:

“Bana dokunmayan yılan bin yaşasın. Herkes kendi tabağına baksın.”

Onlar için adalet, kendi lokmalarına dokunulmadığı sürece önem taşımıyordu. Başkasının tabağı küçülürken kendi tabaklarının dolu kalmasını yeterli görüyorlardı.

Ne var ki pastayı kesen adamın gözü doymuyordu. Kendi diliminden sonra kalan parçaları da dikkatle süzmeye başladı. Bıçağın açısını değiştiriyor, pastanın biçimini yeniden yorumluyor, her kesişinde kendi payını büyütmeye çalışıyordu.

Bir süre sonra en küçük dilim, önündeki genç adama kaldı.

Genç, tabağına baktı ve itiraz etti:

“Bu mu benim hakkım?”

Pastayı bölen adam hiç tereddüt etmeden cevap verdi:

“Kurallara uygun kestim. Herkes kendi payını aldı.”

Yaşlı adam bu kez başını kaldırdı. Bakışlarını önce bıçağı tutan adama, sonra sessizce oturanlara çevirdi.

“Bir işin kurallara uygun yapılması, onun mutlaka adil olduğu anlamına gelmez. Kurallar, haksızlığı gizlemenin aracı hâline geliyorsa orada bir düzen bulunabilir ama adalet yara almıştır.”

Sofrada kısa bir sessizlik oldu.

Yaşlı adam devam etti:

“Bir pasta tek kişiye aitse onu dilediği gibi yiyebilir. Yarısı kendisine aitse kendi payı üzerinde söz sahibidir. Ama bu pasta sekiz kişinin ortak hakkıysa hiç kimse kendi özgürlüğünü, başkasının lokmasını küçültme yetkisi sanamaz. Özgürlük, başkasının hakkını gözetmediği yerde bencilliğe dönüşür.”

Bu sözler üzerine sofradakilerden bazıları huzursuzlandı. Çünkü yaşlı adam yalnızca pastayı anlatmıyordu. Herkesin hayatında karşılaşabileceği bir gerçeği dile getiriyordu.

Birinin emeğinin karşılığını alamaması, ortak kaynakların belli kişilerin çıkarına kullanılması, fırsatların adaletsiz dağıtılması ve başkasının hakkının sessizce gölgede bırakılması da aynı sofranın farklı biçimleriydi.

Pasta artık yalnızca pasta değildi.

O, bir ülkenin ortak serveti, halkın vergileri, emekçinin alın teri, öğrencinin fırsatı, yoksulun umudu ve gelecek kuşakların hakkıydı. Bıçağı tutan adam ise ortak hakkı gözetmek yerine kendi payını büyütmeye çalışan anlayışın simgesine dönüşmüştü.

Yaşlı adam, sessizce oturanlara son bir soru sordu:

“İlk dilim kesilirken neden sustunuz? Bıçağın yanlış açıyla indiğini o zaman görmediniz mi?”

Kimse cevap veremedi.

Çünkü kendi tabakları doluyken başkasının hakkını savunmayı gereksiz görmüşlerdi. Oysa ilk kesime itiraz etselerdi belki de pastanın geri kalanı adilce bölüştürülebilecekti.

Yaşlı adam, önündeki boş tabağı kaldırıp masanın ortasına koydu.

“Adalet,” dedi, “herkesin yalnızca kendi tabağını koruması değildir. Adalet, hiç kimsenin başkasının tabağını küçültme hakkına sahip olmadığını bilmektir.”

O gün sofradakiler pastayı bitirdiler. Fakat geriye, kimin ne kadar yediğinden çok daha önemli bir soru kaldı:

Bir toplumda haksızlık ilk başladığında susanlar, sıra kendi haklarına geldiğinde neyi savunacaklardı?

Belki de en acı gerçek şuydu: Pastanın son dilimi küçüldüğünde herkes adaleti hatırlamıştı. Oysa adaletsizlik, daha ilk dilim kesildiğinde başlamıştı.

Çünkü adalet, yalnızca insanın kendi lokması küçüldüğünde yükselen bir ses değil; başkasının lokması eksilirken de susturamadığı vicdandır…

Hikaye serisi -10- Bir zamanlar

KUŞLARIN ARKASINDAKİ YAZI

Bir zamanlar kasabanın yollarında dört kuş dolaşırdı.

Doğan…

Şahin…

Serçe…

Kartal…

Elbette bunlar kuş değildi.

Dönemin otomobilleriydi.

Ama kasaba halkı onları sanki gerçekten gökyüzünden inmiş dört ayrı kuş gibi bilirdi. Kiminin kaportası güneşten solmuş, kiminin motoru sabahları birkaç kez öksürmeden çalışmaz, kimi dar sokaklarda zorlanır, kimi de arka bagajında bir ailenin bütün yükünü taşırdı.

Doğan vardı mesela.

Şahin vardı.

Serçe vardı.

Kartal vardı.

Ve onların arka camlarında bazen tek bir cümle bulunurdu:

HUZUR İSLAM’DA.

O yıllarda bu söz, bugünkü gibi yalnızca bir yazı değildi.

Bir adam arabasına o cümleyi yapıştırdığında, farkında olsun ya da olmasın, kendisine de bir söz vermiş olurdu.

Çünkü o sözün arkasında yalnızca inanç yoktu.

Bir emanet vardı.

Bir sorumluluk vardı.

Bir ölçü vardı.

İnsanın, kimse görmediğinde de insan kalabilmesi vardı.

Kasabanın eski insanları bunu fazla konuşmazdı.

Çünkü bazı şeyler konuşularak değil, yaşanarak öğrenilirdi.

Fırıncı, borcunu ödeyemeyen adamı kapısından çevirmeden ekmeğini verirdi.

Bakkal, veresiye defterindeki bazı isimlerin üzerini sessizce çizerdi.

Komşu, cenazesi olanın kapısını çalmadan önce sofraya bir tabak fazla koyardı.

Kimse bunları büyütmezdi.

İyilik, o zamanlar haber değeri taşımazdı.

İnsanlar birbirine yardım eder, sonra hayatlarına devam ederdi.

Kasabanın yaşlı adamı da o günleri böyle hatırlardı.

Bir de otomobilleri…

Sabahları sokaklardan geçen Doğanları…

Dar yollarda kıvrılan Serçeleri…

Motor sesi uzaktan duyulan Şahinleri…

Bagajına türlü türlü yükler doldurulmuş Kartalları…

Yıllar sonra o otomobillerin neden bu kadar aklında kaldığını kendisi de anlayamazdı.

Belki de onların eski oluşunda bir samimiyet vardı.

Belki insanın elindekiyle yetinmeye daha yakın olduğu zamanlardı.

Sonra kasabanın üzerine başka bir zaman çöktü.

Önce binalar yükseldi.

Sonra caddeler genişledi.

Ardından otomobiller büyüdü.

Doğanlar azaldı.

Şahinler seyrekleşti.

Serçeler neredeyse tamamen kayboldu.

Kartallar garajların kuytu köşelerinde kaldı.

Bir gün kasabanın meydanından büyük bir dört çeker geçti.

İnsanlar dönüp baktı.

Aracın gövdesi yüksekti.

Motoru güçlüydü.

Camları koyu renkti.

İçeride kimlerin oturduğu görünmüyordu.

Yaşlı adam da baktı.

Ama diğerleri gibi aracın fiyatını merak etmedi.

Sadece arka camına baktı.

Boştu.

Çocuklardan biri yanına sokuldu.

“Amca,” dedi, “arkasında neden yazı yok?”

Yaşlı adam gülümsedi.

“Belki de artık yazıya ihtiyaç duymuyorlar.”

Çocuk anlamadı.

“Niçin?”

Yaşlı adam gözlerini araçtan ayırmadan cevap verdi:

“Çünkü bazı insanlar neye inandıklarının değil, neye sahip olduklarının görünmesini ister.”

Dört çeker meydanın sonundan dönüp kayboldu.

Yaşlı adam bir süre daha arkasından baktı.

Sonra eski günlerden birini hatırladı.

Bir Doğan…

Arka camında aynı cümle:

HUZUR İSLAM’DA.

O zamanlar arabalar küçüktü.

Ama insanın arzuları da bugünkü kadar büyümemişti.

Bir ev yeterdi.

Bir araba yeterdi.

Bir sofra yeterdi.

Bir makamın sınırı vardı.

Bir insanın “yeter” diyebildiği yerde huzur başlardı.

Sonra “daha fazlası” kelimesi kasabanın en çok kullanılan sözü oldu.

Daha büyük ev…

Daha pahalı araba…

Daha yüksek makam…

Daha kalın cüzdan…

Daha geniş çevre…

Daha fazla güç…

Fakat garip olan şuydu:

İnsan sahip olduklarını artırdıkça huzuru bulacağını sanıyor, huzur uzaklaştıkça daha fazlasına sarılıyordu.

Bir gün meydanda birkaç adamın konuşmasına kulak misafiri oldu yaşlı adam.

Biri:

“Adalet lazım,” diyordu.

Diğeri:

“Hz. Ömer gibi adalet…”

Üçüncüsü başını sallıyordu.

Yaşlı adam onları dinledi.

Sonra önündeki çaydan bir yudum aldı.

İçinden şu soru geçti:

İnsanlar gerçekten adaleti mi istiyordu, yoksa adaletli görünmeyi mi?

Sorunun cevabını yıllar gösterecekti.

Çünkü insanın karakteri, rahat zamanlarda değil; menfaatiyle vicdanı karşı karşıya geldiğinde ortaya çıkardı.

Bir gün haksızlığa uğrayan birinin kapısı çalındı.

Adamın elinde belgeleri vardı.

Hakkını anlatıyordu.

Karşısındaki onu dinledi.

Sonra dosyayı kapattı.

“Yapacak bir şey yok,” dedi.

Oysa yapılacak bir şey vardı.

Sadece o şey, birilerinin işine gelmiyordu.

Adam kapıdan çıkarken başını eğdi.

Dışarıda bir Şahin duruyordu.

Arka camında silinmeye yüz tutmuş birkaç harf vardı.

Yaşlı adam uzaktan baktı.

Yazının tamamı okunmuyordu.

Ama ne olduğu belliydi.

HUZUR İSLAM’DA.

Bir başka gün, yıllardır aynı madende çalışan bir işçi evine dönemedi.

Kasaba sabah uyandığında haber çoktan yayılmıştı.

Bir kadın kapının önünde bekliyordu.

Çocuk, babasının geleceğine inanıyordu.

Akşam oldu.

Baba gelmedi.

Ertesi gün de gelmedi.

Kasaba birkaç gün konuştu.

Sonra hayat yeniden devam etti.

Ama bir evde zaman durmuştu.

Yaşlı adam o evin önünden geçerken, insanın başkasının acısına alışmasının ne korkunç bir şey olduğunu düşündü.

Bir süre sonra başka acılar geldi.

İş bulamayan gençler…

Hakkı yenilen insanlar…

Sofrasında eksik olan aileler…

Makamların kapısında bekleyenler…

Kendisinden daha az hak ettiği hâlde bir başkasının önüne geçirilenler…

Her biri kasabanın bir yerinde sessizce çoğaldı.

Kimse kötü olduğunu söylemiyordu.

Herkes kendince haklıydı.

Asıl korkunç olan da buydu.

Kötülük bazen kendisini kötülük olarak göstermezdi.

Bazen bir imza olurdu.

Bazen bir telefon.

Bazen bir “bizden biri” sözü.

Bazen de başkasının hakkını görüp sessiz kalmak…

Kasaba değiştikçe insanlar da değişti.

Eskiden komşunun derdi kapıyı çaldığında içeri alınırdı.

Şimdi bazı kapılar daha büyük, daha ağır ve daha uzaktı.

Eskiden insanlar birbirlerinin yüzünü tanırdı.

Şimdi bazıları birbirini yalnızca makamından tanıyordu.

Eskiden arka camlarda sözler vardı.

Şimdi koyu camların arkasında insanlar vardı.

Fakat kim oldukları görünmüyordu.

Yıllar böyle geçti.

Bir akşam yaşlı adam, eski mescidin avlusunda tek başına oturuyordu.

Minareden akşam ezanı yükseldi.

Ses, taş duvarlara çarpıp sokaklara dağıldı.

Yaşlı adam başını kaldırdı.

Bir zamanlar Doğanların arkasında gördüğü o cümleyi düşündü.

Sonra ilk kez onu bir otomobilin üzerinde değil, insanın hayatında aradı.

Huzur gerçekten nerede başlıyordu?

Belki de bir arabanın arka camında değil…

Bir makam odasının kapısında değil…

Bir servetin içinde hiç değil…

Belki huzur, insanın başkasının hakkına el uzatabileceği hâlde uzatmadığı yerde başlıyordu.

Belki iman, dilin söylediği kadar elin yapmasıydı.

Belki adalet, insanın kendi yakınına da başkasına davrandığı gibi davranabilmesiydi.

Belki insanın gerçek yüzü, kalabalıkların önünde değil, kimsenin görmediği yerde ortaya çıkıyordu.

Yaşlı adam bunları düşünürken meydanın ucunda eski bir Doğan belirdi.

Ağır ağır ilerliyordu.

Kaportası yorgundu.

Motoru yaşlıydı.

Ama arka camındaki yazı hâlâ okunuyordu:

HUZUR İSLAM’DA.

Araba yanından geçip gitti.

Yaşlı adam uzun süre arkasından baktı.

Sonra ayağa kalktı.

Eve giderken aynaya bakacağı bir an geldi aklına.

İnsan yaşlandıkça geçmişinden kaçamıyordu.

Bir zamanlar önem verdiği şeyler…

Peşinden koştuğu şeyler…

Kırdığı insanlar…

Sessiz kaldığı haksızlıklar…

Yapabilecekken yapmadıkları…

Hepsi bir gün insanın karşısına çıkıyordu.

O gece eve girdi.

Lambayı yakmadı.

Karanlıkta aynanın karşısında durdu.

Kendi yüzüne baktı.

Yıllar önceki yüz değildi artık.

Saçları ağarmıştı.

Gözlerinin kenarında derin çizgiler vardı.

Ama onu asıl yaşlandıran aynadaki yüzü değildi.

Hatırladıklarıydı.

Gözlerini kapattı.

Çocukluğundan beri gördüğü otomobiller birer birer geçti zihninden.

Doğan…

Şahin…

Serçe…

Kartal…

Sonra büyük araçlar…

Daha büyük evler…

Daha yüksek makamlar…

Daha koyu camlar…

Her şey gelip geçti.

Geriye yalnızca tek bir soru kaldı:

“İnsan bütün ömrünü neyi büyütmek için harcamıştı?”

Cevabı kendisinden başka kimse bilmiyordu.

Belki insan dünyayı kandırabilirdi.

Bir yazıyla kendisini dindar gösterebilirdi.

Bir makamla saygın görünebilirdi.

Bir servetle güçlü sanılabilirdi.

Koyu camların arkasında yüzünü gizleyebilirdi.

Ama insanın kendi vicdanının önünde perde yoktu.

Bir gün bütün yollar biterdi.

Bütün motorlar susardı.

Bütün kapılar kapanırdı.

Ve insan, hayatı boyunca taşıdığı bütün unvanları geride bırakıp yalnız kalırdı.

O zaman kimse arka camına bakmazdı.

Kimse arabasının markasını sormazdı.

Kimse makamını merak etmezdi.

İnsanın yanında yalnızca yaptığı iyilikler, işlediği haksızlıklar ve bıraktığı iz kalırdı.

Yaşlı adam gözlerini açtı.

Aynadaki yüzüne baktı.

Sonra çok hafif bir sesle, sanki yıllardır cevabını aradığı bir soruyu ilk kez soruyormuş gibi konuştu:

“Peki…”

“Arkasında ne bıraktı?”

Cevap yine gelmedi.

Karanlık odada yalnızca saat işliyordu.

Dışarıdan bir otomobil sesi duyuldu.

Yaşlı adam perdeyi araladı.

Sokağın ucunda bir Doğan geçiyordu.

Arka camında o eski cümle vardı.

HUZUR İSLAM’DA.

Araç karanlığın içinde yavaşça kayboldu.

Yaşlı adam perdeyi bıraktı.

Ve o gece kasabanın üzerinde ilk kez, yazının kendisinden daha ağır bir anlam asılı kaldı:

İnsan hayatı boyunca arkasına birçok şey yazabilirdi.

Ama sonunda kendi hayatı, onun hakkında tek bir cümle yazardı.

O cümleyi ne insan seçebilirdi ne de başkası değiştirebilirdi.

Çünkü son durakta ne Doğan vardı…

Ne Şahin…

Ne Serçe…

Ne Kartal…

Ne de dört çeker.

Yol bitmişti.

Motor susmuştu.

Cam kararmıştı.

Ve geriye yalnızca insan kalmıştı.

Kendi hayatının karşısında…

Kendi vicdanının önünde…

Ve kendi yazdığı hükmün altında.

İnsan, arkasında ne yazdığını değil; arkasında ne bıraktığını götüremez.

Ama dünya, onu hep bununla hatırlar.

Hikaye serisi- 9- Pansuman

 

PANSUMAN

Kasabanın kıyısında, tepelerin arasına sıkışmış eski bir bahçe vardı.

Bahçenin ortasında, gövdesi yılların izlerini taşıyan büyük bir çınar yükselirdi. Dalları eskisi kadar güçlü değildi. Bazı yaprakları erkenden sararıyor, bazı dalları mevsim gelmeden kuruyordu.

Bahçeyle ilgilenen yaşlı bahçıvan, ağacın hastalandığını fark etti.

Her sabah ağacın çevresinde dolaşıyor, kuruyan dalları kesiyor, gövdesindeki yaraları temizliyor ve üzerlerini özenle sarıyordu.

Bir süre sonra ağaç yeniden yeşerdi.

Bahçeye gelenler ağacın kurtulduğunu düşündüler.

Bahçıvan da öyle sanmıştı.

Çünkü yara görünmüyordu.

Fakat yıllarını ağaçlara vermiş yaşlı bir adam, bir gün gövdeye elini koydu ve uzun süre sessiz kaldı.

Sonra toprağa baktı.

Ağacın çevresinde su birikmişti.

Toprağın altına inildiğinde gerçek ortaya çıktı.

Çınarın köklerinden biri çürümeye başlamıştı.

Gövdeye sürülen ilaç, dallara yapılan bakım, yaraların üzerine sarılan bezler ağacın görüntüsünü düzeltmişti.

Ama hastalık çok daha derindeydi.

Yaşlı adam başını kaldırıp ağaca baktı.

Ağaç hâlâ yeşildi.

Fakat kökleri sessizce ölüyordu.

O günden sonra bahçede ağaca bakanların davranışı değişti.

Artık yalnızca görünen yaralarla ilgilenmiyorlardı.

Toprağı kazıyor, suyun nereden geldiğini araştırıyor, kökleri kontrol ediyorlardı.

Çünkü anlamışlardı:

Bir yaranın kapanması, hastalığın bittiği anlamına gelmiyordu.

Kasabadaki insanlar zamanla bu çınarı kendilerine benzetmeye başladılar.

Bir adam, yıllardır borcunu başka bir borçla kapatıyordu.

Her yeni borç, eskisinin üzerine çekilmiş temiz bir örtü gibiydi.

Bir süre rahatlıyor, sonra aynı yük yeniden omuzlarına çöküyordu.

Bir başka adam, ailesindeki kırgınlıkları güzel sözlerle örtüyordu.

Evde sesler yükselmiyor, herkes birbirine gülümsüyordu.

Fakat geceleri aynı odalarda farklı sessizlikler büyüyordu.

Bir kadın, yaşadığı hayal kırıklığını unutmak için kendisini sürekli yeni işlere veriyordu.

Günleri doluyor, geceleri yoruluyordu.

Fakat insanın içindeki boşluk, meşguliyetle dolmuyordu.

Kasabada herkes bir şeyleri onarıyor gibiydi.

Ama çok az kişi yaranın neden açıldığını merak ediyordu.

Zaman geçtikçe yaşlı bahçıvanın sözü dilden dile yayıldı:

“Dalı budamak kolaydır; köke inmek cesaret ister.”

Çünkü dallar görünürdü.

Kökler ise toprağın karanlığında saklıydı.

İnsan da çoğu zaman böyleydi.

Gözyaşını saklayabilir, öfkesini bastırabilir, gülümseyebilir, susturabilir, hatta kendisini iyi olduğuna inandırabilirdi.

Fakat insanın içinde büyüyen hiçbir yara sonsuza kadar sessiz kalmazdı.

Bir gün yeniden kendisini hatırlatırdı.

Kimi zaman bir sözle…

Kimi zaman bir bakışla…

Kimi zaman da hiç beklenmeyen bir gecede.

Çınarın çevresindeki toprak sonunda kurutuldu.

Çürüyen kök temizlendi.

Su başka bir yöne aktarıldı.

Ağaç bir anda iyileşmedi.

Aylarca sessiz kaldı.

Sonra bir sabah, dallarından küçücük bir filiz çıktı.

Bahçıvan onu gördüğünde uzun süre konuşmadı.

Çünkü o küçücük filiz, yalnızca ağacın değil, insanın da sırrını anlatıyordu:

Gerçek iyileşme, yaranın üzerini kapatmakla değil, yaranın kaynağına ulaşmakla başlıyordu.

O günden sonra bahçeye gelenler çınarın gövdesindeki eski izlere baktılar.

İzler hâlâ oradaydı.

Fakat artık kimse onları bir kusur olarak görmüyordu.

Çünkü bazı izler, insanın iyileşmediğini değil;

iyileşmek için mücadele ettiğini gösterirdi.

Ve çınarın gölgesinde zamanla şu düşünce yerleşti:

Hayatta her yara pansuman isterdi.

Fakat her yara yalnızca pansumanla iyileşmezdi.

Bazı yaralar konuşmayı,

bazıları yüzleşmeyi,

bazıları cesareti,

bazıları ise köküne kadar inmeyi beklerdi.

Çünkü pansuman günü kurtarabilirdi; fakat kökü iyileştiren şey hakikatti.

hikaye serisi -8-

hikaye serisi -8-
SAZAN SARMALI

Kasabanın kıyısında, yıllardır kimsenin fazla uğramadığı eski bir gölet vardı.

Suyunun rengi mevsimden mevsime değişir; sabahları üzerinde ince bir sis gezinir, akşamları dağların gölgeleri ağır ağır suya düşerdi. Kıyısında yaşlı bir söğüt ağacı vardı. Dalları suya kadar eğilir, rüzgâr estikçe yaprakları göletin yüzeyine dokunurdu.

Göletin derinliklerinde sazanlar yaşardı.

Birbirlerini takip eden, öndekinin yönünü sorgulamadan onun peşinden giden sazanlar…

Bir sabah göletin başına bir adam geldi.

Hayatı boyunca büyük bir değişimin hayalini kurmuş, fakat küçük kazançların arasında yıllarını tüketmişti. Aynı dükkân, aynı masa, aynı hesaplar, aynı akşamlar…

İçinde yıllardır büyüyen bir cümle vardı:

“Bir gün benim de yüzüm gülecek.”

O sabah karşı kıyıda başka bir adam gördü.

Üzerinde pahalı bir ceket, yanında büyük bir sepet vardı. Sepetin içinde iri sazanlar parlıyordu.

“Bugün iyi av var galiba?” diye sordu.

Karşıdaki adam gülümsedi.

“Şans meselesi.”

Sepete baktı.

“Bunların hepsi bugün mü?”

Adam omuzlarını kaldırdı.

“Daha gün bitmedi.”

Bazen insanın hayatını değiştiren şey büyük bir söz değildir.

Başkasının elindeki küçük bir başarıdır.

O akşam eve dönerken aklında yalnızca o sepet vardı.

Ertesi sabah yine gölete geldi.

Bu kez yanına oturdu.

Bir süre sessizce beklediler.

Sonra karşıdaki adam sesini alçalttı:

“İstersen sana bir yer gösterebilirim.”

“Nasıl bir yer?”

“Balığın bol olduğu bir yer.”

Sazlıkların arasından geçip küçük bir kulübeye geldiler.

İçeride birkaç kişi vardı.

Masaların üzerinde para desteleri, kâğıtlar ve hesap makineleri duruyordu. Kimi para sayıyor, kimi telefonla konuşuyor, kimi de yeni gelenlere büyük hayaller anlatıyordu.

Söylenen cümle hep aynıydı:

“Burada herkes kazanıyor.”

O gün ilk para verildi.

Akşam olduğunda verdiğinden daha fazlası geri geldi.

Eve dönerken cebindeki parayı birkaç kez saydı.

Sonra aynanın karşısına geçti.

Uzun zamandır ilk kez kendisini kaybetmiş biri gibi değil, hayatın sırrını çözmüş biri gibi gördü.

Ertesi gün daha fazla para götürdü.

Sonra daha fazla…

Bir süre sonra göletin başında balık tutmayı bıraktı.

Çünkü artık balık değil, para avlıyordu.

İlk başta yalnızdı.

Sonra bir arkadaşını çağırdı.

“Bak,” dedi.

“Ben kazandım. Sen de kazanabilirsin.”

Arkadaşı önce tereddüt etti.

Sonra güvendi.

O da kazandı.

Kazanınca bir başkasını çağırdı.

O da kardeşini…

Kardeşi komşusunu…

Komşusu iş arkadaşını…

Böylece kasabanın görünmeyen sokaklarında bir ağ örülmeye başladı.

Herkes kendisini avcı sanıyordu.

Oysa ağın içinde olduklarını fark etmiyorlardı.

Birinin kazancı diğerinin umuduna, birinin sözü diğerinin cesaretine dönüşüyordu.

Her yeni gelen, arkasından bir başkasını getiriyordu.

Sarmal büyüdükçe insanlar birbirlerine daha fazla bağlanıyor, bağlandıkça da sorgulamaktan daha fazla uzaklaşıyordu.

Çünkü artık mesele yalnızca para değildi.

İşin içine güven girmişti.

Güvenin yanına hırs…

Hırsın yanına korku…

Korkunun yanına suskunluk…

Bir süre sonra aynı cümleler dolaşmaya başladı:

“Biraz daha koyarsan daha fazla kazanırsın.”

“Şimdi çıkarsan fırsatı kaçırırsın.”

“Herkes kazanıyor.”

“Biraz sabret.”

“Sen bana güven.”

En tehlikelisi yine buydu:

“Sen bana güven.”

Çünkü insan bazen kendi aklından vazgeçip başkasının cesaretine tutunur.

Sonra o cesaretin nereye dayandığını sormayı bırakır.

Göletin kıyısında yıllardır balık tutan yaşlı bir adam vardı.

Her sabah aynı söğüdün altında oturur, oltasını suya bırakır ve saatlerce beklerdi.

Bir gün yanına geldiler.

“Sen neden bizim işe girmiyorsun?”

Yaşlı adam oltasının ipini düzeltti.

“Ben balığın suyun içinde olduğunu biliyorum.”

Ne demek istediğini anlamadılar.

Yaşlı adam gölete baktı.

“Bazı balıklar yemle tutulur,” dedi.

“Bazıları ise birbirini takip ederken.”

Sonra kısa bir süre sustu.

“En kolay yakalananlar, önündekinin nereye gittiğini sormayanlardır.”

Kimse cevap vermedi.

Çünkü bazı gerçekler söylendiğinde değil, yaşandığında anlaşılır.

Bir sabah kulübenin kapısı açılmadı.

Önce kimse önemsemedi.

“Herhalde geç gelirler.”

Öğle oldu.

Kapı açılmadı.

Akşam oldu.

Telefonlar sustu.

Ertesi gün yine kapı kapalıydı.

İçeride kimse yoktu.

Masalar boştu.

Sandalyeler devrilmişti.

Duvarın köşesindeki saat ise hâlâ çalışıyordu.

Tik…

Tak…

Tik…

Tak…

Sanki içeride yaşananların hesabını tutuyordu.

Telefonlar birer birer arandı.

Cevap yoktu.

Numaralar kapalıydı.

İnsanlar birbirlerinin yüzüne bakmaya başladı.

Para gitmişti.

Ama borçlar yerindeydi.

İmzalar yerindeydi.

Verilen sözler yerindeydi.

Ve en ağır olanı…

İnsanların birbirine duyduğu güvenin altında açılmış derin çatlaklar yerindeydi.

O an anlaşıldı:

Bazı insanlar hayatınızdan sessizce çıkar.

Ama bıraktıkları borçlar kapınızı çalmaya devam eder.

Akşamüstü herkes göletin kıyısında toplandı.

Kimse konuşmuyordu.

Suyun yüzeyinde küçük halkalar oluşuyordu.

Bir taş düşmüş olmalıydı.

Bir halka…

Sonra bir halka daha…

Sonra bir başkası…

Daireler büyüdükçe büyüyor, birbirine karışıyor ve sonunda kayboluyordu.

İçlerinden biri o halkalara uzun süre baktı.

Sonra başını eğdi.

İlk günü düşündü.

İlk kazancı…

İlk güveni…

İlk daveti…

İlk arkadaşını çağırışını…

Ve sonunda acı bir gerçekle yüzleşti:

Sarmalı yalnızca kandıranlar kurmamıştı.

Sarmalı, birbirinin peşinden gidenler büyütmüştü.

Birinin açgözlülüğü diğerinin hırsına dönüşmüş,

birinin kazancı diğerinin hayaline,

birinin sözü diğerinin güvencesine dönüşmüştü.

Sonunda herkes aynı ipin bir ucunu tutmuştu.

Fakat hiç kimse ipin diğer ucunda ne olduğunu sormamıştı.

Yaşlı balıkçı oltasını topladı.

Ayağa kalktı.

Gölete son kez baktı.

Suyun altında sazanlar yine birbirlerini takip ediyordu.

Öndeki dönüyor,

arkadaki onu izliyor,

bir başkası diğerinin peşinden gidiyor,

sonra bir diğeri…

Hiçbiri öndekinin doğru yolu bildiğinden emin değildi.

Ama hepsi onu takip ediyordu.

Yaşlı adam sessizce yürüyüp gitti.

Geride ise göletin üzerinde ağır ağır yayılan halkalar kaldı.

Ve o halkalar, insanın zaaflarının nasıl büyüdüğünü anlatan sessiz bir hikâye gibiydi.

Bazı tuzaklarda yem para değildir.

Yem, kolay kazanç umududur.

Kanca, insanın hırsıdır.

Oltayı atan bir kişi olabilir.

Fakat oltaya yaklaşanları çoğu zaman birbirleri sürükler.

Çünkü insanı her zaman başkasının yalanı kandırmaz.

Bazen insan, inanmak istediği gerçeğe kendi eliyle yaklaşır.

Ve göletteki sazanlar gibi…

Biri dönünce diğeri döner.

Biri hızlanınca diğeri hızlanır.

Biri suyun derinliğine inerken ötekiler de peşinden gider.

Hiçbiri durup sormaz:

“Öndeki gerçekten yolu biliyor mu?”

İşte sarmal tam da o anda başlar.

İnsan, kendi aklını başkasının izine bıraktığı anda…

kendi yolunu kaybetmeye başlar.

HİKAYE serisi 98 fondip

FONDİP

Üstadım Nevzat Dağlı ‘nın  şiirinden esinlenerek hikaye haline getirilmiştir.
Kendisine teşekkür ederim.

Kasabanın en işlek caddesinde küçük bir kahvehane vardı.

Duvarlarında yılların sararttığı fotoğraflar, tavanda ağır ağır dönen bir vantilatör, masaların üzerinde yarım kalmış çaylar…

İnsanlar burada yalnızca çay içmez, hayatı da konuşurdu.

Kimi siyasetten söz eder,

kimi altın fiyatından, kimi çocuklarının geleceğinden…

Ama son zamanlarda kahvenin en çok konuşulan konusu paraydı.

Kolay para…

Bir sabah kahveye elinde telefonu, gözlerinde parlayan bir umutla giren Cemal, masadakilere eğilip fısıldadı:

“Buldum arkadaşlar…”

Herkes sustu.

“Ne buldun?”

“zengin olmanın yolunu.”

Masadakiler birbirlerine baktı.

Cemal telefonunu çıkardı.
Ekranda lüks arabalar, villalar,
deniz kenarında sofralar,
takım elbiseli kirli sakallı
genç adamlar vardı.

“Bakın,” dedi. “Adamlar bir yılda servet yapmış.”

Yaşlı Hasan Efendi çayından bir yudum aldı.

“Evlat,” dedi, “çayın da paranın da bir ölçüsü vardır.

Çok sıcak içersen ağzını yakar.”

Cemal güldü.

“Hasan Amca, sen eski kafalısın. Artık devir değişti.”

Devir gerçekten değişmişti.

Fakat bazı şeyler hiç değişmemişti:

İnsanın hırsı…

Kolay olana duyduğu iştah…

Ve başkasının kazancını görünce kendi hayatını eksik sanması.

Günler geçti.

Cemal önce küçük bir miktar yatırdı.

Sonra biraz daha…

Sonra elindeki ne varsa.

Çünkü sistem ona kazandığını gösteriyor, kaybettiğini ise sessizlikle saklıyordu.

Bir gün kazandığını düşündü.

Ertesi gün daha fazlasını istedi.

Daha fazlası gelince artık yetmedi.

İnsan bazen parayı kazanmazdı;

para insanın zihnini kazanmaya başlardı.

Cemal’in gözleri geceleri bile telefon ekranından ayrılmıyordu.

Evde karısı konuşuyor, çocukları bir şeyler anlatıyor,
sofrada yemek soğuyor,
o ise sürekli ekrana bakıyordu.

Bir gün karısı sordu:

“Ne arıyorsun?”

Cemal cevap verdi:

“Fırsat.”

Kadın sessizce baktı.
“Belki de fırsat sandığın şey,
senden hayatını alıyordur.”

Cemal duymadı.

Çünkü insanın kulağı hırsla dolunca, vicdanın sesi çok uzaktan gelir…

Sonra o büyük gün geldi.

Bir sabah hesaplara erişilemedi.

Telefonlar sustu.

Mesajlara cevap gelmedi.

Sözde şirketlerin kapıları kilitliydi.

Sanal dünyada kurulan saraylar, sabah güneşiyle birlikte kâğıttan kuleler gibi
çökmüştü.

Cemal kahveye geldiğinde yüzü bembeyazdı.

Elindeki telefonu masaya bıraktı.

“Bitti…”

Hasan Efendi başını kaldırdı.

“Ne bitti?”

“Para.”

Yaşlı adam bir süre sustu.

Sonra önündeki çaya baktı.

“Çayı fondiplersen ne olur?”

Cemal cevap vermedi.

“Ağzın yanar.”

“Alkolü fondiplersen?”

“Başın döner.”

“Peki parayı?”

Cemal başını eğdi.

Hasan Efendi ağır ağır konuştu:

“Parayı da hayatı da fondiplersen,
bir gün elinde ne bardak kalır ne de tadını çıkaracak ömür…”

Kahvede derin bir sessizlik oldu.

Dışarıda insanlar gelip geçiyordu.

Kimi borçlarının hesabını yapıyor,
kimi evinin kirasını düşünüyor,
kimi çocuğunun
okul masrafını…

Ve bir köşede hâlâ reklam panoları parlıyordu:

Kolay kazanç.
Büyük fırsat.
Kısa zamanda zenginlik.

Hasan Efendi o yazılara baktı.

Sonra usulca mırıldandı:

“İnsanoğlu garip…”

“Bir ömür
biriktirdiğini bir gecede kaybedebiliyor.”

“Çünkü bazıları parayı kazanmak istemiyor artık…”

“Parayı fondiplemek istiyor.”

Ve belki de asıl mesele para değildi.

Asıl mesele,
insanın ölçüyü kaybetmesiydi.

Çünkü hırsın bardağı dolduğunda, insan önce aklını;

sonra vicdanını;

en sonunda da kendisini fondiplerdi.

Geride ise yalnızca boş bir bardak kalırdı.

Bir de geç fark edilen o acı gerçek:

Bazı sofralarda hesap insan doyduğunu sandığı anda gelir…

HİKAYE SERİSİ-7- DAYANAK

Hikaye Serisi -7
DAYANAK
(Yaşanmış bir olaydan esinlenerek hikaye olarak kaleme alışmıştır .)
Mahkeme salonunda ağır bir sessizlik vardı.
Duvarlarda yılların bıraktığı solgunluk, sıralarda bekleyen insanların yüzlerinde ise türlü hikâyelerin gölgeleri dolaşıyordu.
Kimi hakkını aramak için gelmişti, kimi kaybettiğini geri almak, kimi de haklı olduğuna kendisini inandırdığı bir davanın sonucunu bekliyordu.
Herkesin bir derdi, her derdin de bir dayanağı vardı.
Hâkim dosyayı önüne çekti. Sayfalar çevrildikçe kâğıtların hışırtısı, salondaki sessizliğin içine ince bir yağmur gibi düşüyordu.
Davacı söz aldı.
Hâkim sakin bir sesle sordu:
— İddianızı neye dayandırıyorsunuz?
Adam kendinden emin bir şekilde doğruldu.
— Tanık beyanlarına, keşfe ve tapu kayıtlarına dayanıyorum hâkim bey.
Hâkim başını hafifçe salladı.
Dosyada belgeler vardı.
Tanıklar vardı.
Kayıtlar vardı.
Yani adamın dayandığı şeyler sağlamdı.
Sonra hâkim yüzünü davalıya çevirdi.
Davalı, salonun en kenarında, duvarla kapı arasında kalmış daracık bir yerde oturuyordu…
Sanki hayat onu biraz köşeye sıkıştırmış, o da kendisine kalan birkaç karışlık alanda ayakta kalmaya çalışıyordu.
Hâkim sordu:
— Peki sen neye dayanıyorsun?
Adam bir an sustu.
Gözleri salonda dolaştı.
Önündeki dosyalara baktı.
Yanındaki insanlara baktı.
Sonra arkasındaki kapıya…
Başka bir şey bulamayınca, hafifçe geriye yaslandı.
Ve gayet ciddi bir ifadeyle cevap verdi:
— Kapıya dayanıyorum efendim.
Salonda birkaç saniyelik sessizlik oldu.
Ardından belli belirsiz tebessümler yayıldı.
Hâkim bile gülümsememek için dudaklarını birbirine bastırdı.
Çünkü aynı kelime, iki ayrı dünyaya açılmıştı.
Davacı, hukuka dayanıyordu.
Davalı ise gerçekten kapıya dayanmıştı.
Hayatın en büyük ironisi…
Bazen deliller 
vardır…
Söyleyecek söz yoktur…
Bazen  haklıdır, 
ama arkasında kimsesi yoktur..
Gerçek hayatta da insanlar;
Parasına…
Makamına…
Çevresine…
Şöhretine…
Bilgisine yada arkasındaki kalabalıklara güvenir…
Oysa gerçekler,
makam,
güç 
ve 
servet
kaybolduğunda
ortaya çıkar…

muhtaç&minnettar

Muhtaç &Minnettar 
Gerçek mi 
değil mi
bilinmez….
Anlatılan eski bir hikayeye göre ;
Stalin, bir gün çevresindeki parti yöneticilerine halkın nasıl kayıtsız şartsız itaat ettirilebileceğini sorar…
Herkes kendince bir cevap verir:
Korku,
baskı, 
sürgün, 
ceza, 
kurşun, 
katliam…
Stalin ise hiçbirini yeterli bulmaz.
Bir tavuk getirilmesini ister. 
Tavuğun tüylerini canlı canlı yolar ve onu odanın ortasına bırakır…
Zavallı hayvan kaçacak yer arar; soğuktan titrer, 
duvar diplerine sığınır, ateşe yaklaşır, 
acıdan kıvranır…
Sonunda çaresizce,
az önce kendisine bu zulmü yapan adamın ayaklarının arasına sokulur.
Stalin cebinden bir avuç yem çıkarır. Tavuğun önüne birkaç parça yem atar.
Tavuk, kendisine acı veren adamın peşinden gitmeye başlar.
Ve anlatıya göre Stalin, etrafındakilere dönerek şu dersi verir:
“Tüylerini yol, 
sonra biraz yem ver… Sana yine gelecektir.”…
Hikâyenin gerçekten yaşanıp yaşanmadığını 
bende  bilmiyorum…
Hikayenin 
belgesinin değil, vicdanda  bıraktığı 
izin sorgulaması gerektiğini  düşünüyorum. …
Sahi mesele tavuk mudur?
Tabii ki mesele tavuk değildir…
Mesele insandır…
Çaresiz bırakılan insana uzatılan 
küçük bir nimet,
zamanla büyük bir lütuf gibi görünür…
Bazı anlayışlar, insanı önce muhtaç bırakır, sonra minnet duymaya mecbur eder.
Elinden ekmeği 
alınır,
özgürlüğü kısıtlanır,
onuru incitilir…
Sonra önüne 
bırakılan bir lokma,
kendisine tanınan küçücük bir özgürlük alanı,
başına kondurulan bir okşayış
birer lütuf gibi görülmeye başlanır.
İşte tehlike burada başlar…
Korkuyla yönetilen  isyan edebilir, çaresizliğe alıştırılan ise esareti kader sanmaya başlar….
Yapılan kötülüğü unutup, kötülüğün ardından verilen küçük iyiliği lütuf gibi görebilir…
Korku, yalnızca bedeni değil, aynı zamanda düşünceyi de esir alabilir.
Yoksulluk, yalnızca sofrayı değil, insanın seçeneklerini de azaltır….
Kendisini bu çaresizliğe sürükleyen sebepleri zamanla unutur…
Bazıları gün gelir; özgürce düşünmek yerine kendisine sunulanla yetinmeyi, hakkını aramak yerine elindekine razı olmayı, soru sormak yerine başını eğmeyi tercih eder…
Bir toplumun büyüklüğü yönetilenlerin ne kadar özgürce konuşabildiğiyle anlaşılır…..
Başka bir çözümü,umudu olmayanlar kendisini çaresiz bırakanın peşinden gitmeye devam ederler…
Tüylerinin yolunduğunu farkına varan/varanlar sonucu değiştirir/değiştirebilir…
Çünkü;
İnsanın hafızası,
aklı,
vicdanı 
sorgulama cesareti vardır…
Asıl özgürlük, 
neden aç bırakıldığını anlamak/ anlayabilmektir.
Asıl mesele verilen lokma değil, o lokmaya neden muhtaç bırakıldığını sorgulamaktır…
Çünkü insanı esir 
eden açlık değil, çaresizliğine inandırılmasıdır.

hikaye serisi şeytana mum yakmak

Şeytana Mum Yakmak 
Bir adam, bir gün çok eski ve görkemli bir kiliseye gider.
Yüksek tavanların altında, duvar boyunca büyük peygamberlerin heykelleri dizilidir. Her birinin önünde bir mum yanmakta, titrek alevler taş yüzlerde derin gölgeler bırakmaktadır.
Adam ağır ağır ilerler. Her heykelin önünde durur, bakar, içinden dualar eder.
Derken, kilisenin kuytu bir köşesinde diğerlerinden biraz daha geride duran bir heykel dikkatini çeker.
Önünde hiçbir mum yoktur.
Merak eder. Ziyaretini tamamladıktan sonra geri döner ve o heykelin karşısına geçer:
— “Herkese mum yakılmış… Sana neden yakılmamış?” diye sorar.
Heykel dile gelir:
— “Ben şeytanım. Bu yüzden bana mum yakmazlar.”
Adam bir an duraksar. Sonra cebinden bir mum çıkarır, yakar ve heykelin önüne koyar.
Şeytanın sesi yeniden duyulur:
— “Bu iyiliğin altında kalamam. Al sana bir kese altın.”
Adam şaşırır ama altının cazibesi ağır basar. Keseyi alır.
Şeytan devam eder:
— “Her gün gel, bana bir mum yak. Sana her gün bir kese altın vereyim.”
Adam tereddüt eder:
— “Peki bunu nasıl saklayacağım?”
Şeytan sinsice fısıldar:
— “Buraya küçük bir işaret bırak. Sabah erkenden gel, altını al. Kimse görmez.”
Adam kabul eder.
Günler geçer. Her akşam kiliseye gelir, mumu yakar, işareti koyar.
Her sabah gizlice altını alır. Zamanla keseler çoğalır, hırs büyür.
Bir gece yine kiliseden döner. Sabah olmadan eşi onu dürterek uyandırır:
— “Bey! Ne yaptın? Altına yapmışsın!”
Adam uykulu gözlerle doğrulur. Etrafına bakar. Ne altın vardır ne kese…
Sadece utanç ve ıslak bir yatak.
Başını ellerinin arasına alır ve mırıldanır:
— “Şeytana mum yakarsan, sonu da böyle olur…”

HİKAYE -5 GELDİKLERİ GİBİ GİDERLER

GELDİKLERİ GİBİ GİDERLER
Konuyla ilgili ;
Geçmişte e yakın zamanda okuduğum romanlar,hikayeler,yazılardan esinlenerek hikaye haline getirilmiştir…
Anılarına saygı rahmet ve minnetle…
13 Kasım 1918…
İstanbul, o sabah başka türlü uyanmıştı.
Boğaz’ın suları her zamanki gibi akıyor, martılar gökyüzünde dönüyor, kıyılardaki evlerin pencerelerinden solgun ışıklar süzülüyordu…
 Fakat şehrin üzerinde görünmeyen, ağır bir sessizlik vardı. Çünkü İstanbul’un ufkunda yabancı savaş gemileri demirlemişti…
Şehrin kalbine kadar uzanan bu çelik gövdeler, yalnızca denizin üzerinde duran gemiler değildi…
Bir milletin hürriyetine düşürülmüş kara bir gölge gibiydiler.
Haydarpaşa’dan Galata’ya doğru ilerleyen vapurun güvertesinde Mustafa Kemal Paşa, sessizce Boğaz’ı seyrediyordu.
Rüzgâr yüzüne vuruyor, denizin tuz kokusu havaya karışıyor, uzakta işgal donanmasının siluetleri ağır ağır belirginleşiyordu…
Yanındaki yaveri Cevat Abbas’a döndü.
Bir süre konuşmadı.
Belki de o birkaç saniyelik sessizlikte, koskoca bir milletin geçmişini ve geleceğini tarttı.
Sonra gözlerini ufuktaki gemilerden ayırmadan, sakin fakat kararlı bir sesle söyledi:
“Geldikleri gibi giderler.”
Bu söz, o gün yalnızca vapurun güvertesinde söylenmiş bir cümle değildi.
Bir milletin karanlığın karşısında yaktığı ilk kandillerden biriydi.
Çünkü bazı sözler ağızdan çıkar, rüzgâra karışır ve kaybolur.
Bazı sözler ise tarihin hafızasına yazılır.
Aradan aylar geçti.
Takvimler 4 Eylül 1919’u gösterdiğinde bu kez Anadolu’nun bağrında, Sivas’ta başka bir sabah doğuyordu.
Sivas’ın sokakları insanlarla doluydu.
Bir tarafta yorgunluk, diğer tarafta umut vardı. İnsanların yüzlerinde yılların acısı, gözlerinde ise henüz adı konmamış bir geleceğin ışığı görünüyordu.
Mustafa Kemal Paşa şehre geldiğinde halk onu tanıdı.
Çanakkale’den tanıyorlardı onu.
Anafartalar’dan…
Cepheden…
Barut kokusunun içinden.
Kalabalığın arasından bir ses yükseldi:
“Hoş geldiniz  Paşamız!”
Bu yalnızca bir karşılama değildi.
Bir milletin kendi evladına uzattığı eldi.
Ardından  Çanakkale gazisileri, askerî bir düzen içinde karşısında durdu…
Üniformaları eskimiş, yüzleri savaşın izleriyle çizilmişti. Fakat gözlerinde hâlâ Çanakkale’nin ateşi vardı.
Hepsi birden selam verdi.
Ve içlerinden yükselen ses, Anadolu’nun dört bir yanına yayılacak kadar güçlüydü:
“Emirlerinize hazırız Paşam!”
Mustafa Kemal Paşa’nın gözleri doldu.
Bir an için Sivas’ın sokakları kayboldu.
Zaman geriye döndü.
Çanakkale’nin dumanlı tepeleri yeniden gözlerinin önüne geldi. Siperler, top sesleri, yaralı askerler, vatan toprağına düşen genç bedenler…
Ve o günlerden geriye kalan yüzler…
Belki de insanın hafızası böyledir.
Bazı insanlar ölür ama yüzleri hafızadan silinmez.
Bazı günler geçer ama acısı eskimez.
Bazı vatanlar işgal edilebilir ama bir milletin ruhu işgal edilemez.
Mustafa Kemal Paşa ağır adımlarla telgrafhaneye girdi.
İçeride telgraf makinesinin mekanik sesi duyuluyordu. Şevki Efendi başında bekliyordu.
Mustafa Kemal Paşa birkaç saniye düşündü.
Sonra söyledi:
“Yazınız…”
Telgrafın başındaki kalem hareket etmeye başladı.
Kelimeler birer birer kâğıda döküldü:
“Millî sınırlar içinde vatan bölünmez bir bütündür.”
O cümle, küçük bir telgrafhanenin duvarları arasına sığmayacak kadar büyüktü.
Çünkü o gün yazılan yalnızca birkaç kelime değildi.
Bir milletin kaderiydi.
Bir iradeydi.
Bir yemin gibiydi.
Telgraf telleri üzerinden Anadolu’nun dört bir yanına yayılan o cümle, karanlığın içine bırakılmış bir kıvılcım oldu.
Sonra Mustafa Kemal Paşa telgrafhaneden çıktı.
Kapının önünde durdu.
Bir an geriye baktı.
Sanki yalnızca o binaya değil, tarihin kendisine bakıyordu.
Ve askerî bir ciddiyetle:
“Görev emri yerine getirilmiştir.”
dedi.
Ardından karşısında duran Çanakkale gazilerine yeniden selam verdi.
O selamda geçmiş vardı.
O selamda şehitler vardı.
O selamda Çanakkale vardı.
O selamda Sivas vardı.
Ve henüz yaşanmamış bir istikbal vardı.
Belki de tarih, bazen büyük orduların yürüyüşüyle değil; bir insanın karanlık bir ufka bakıp söylediği birkaç kelimeyle değişir.
13 Kasım’da Boğaz’ın üzerinde yükselen o cümle ile Sivas’ta telgraf tellerine işlenen o cümle, aslında aynı iradenin iki ayrı yankısıydı.
Biri işgal gemilerine bakıyordu:
“Geldikleri gibi giderler.”
Diğeri Anadolu’ya sesleniyordu:
“Millî sınırlar içinde vatan bölünmez bir bütündür.”
Aralarında aylar vardı.
Ama ikisinin arasında bir milletin kalbi atıyordu.
Çünkü vatan bazen toprağın adı değildir.
Vatan, uğruna susamadığın bir özlemdir.
Vatan, kaybettiğinde anlayacağın bir mülk değil; kaybetmemek için gerektiğinde her şeyini ortaya koyacağın bir emanettir.
Ve hürriyet…
O da yalnızca bayrağın gökyüzünde dalgalanması değildir.
Hürriyet, insanın kendi kaderine başkasının kalemini değdirmemesidir.
O gün İstanbul’un üzerine çöken karanlık, Anadolu’ya kadar uzanmıştı.
Fakat Anadolu’da bir şey uyanıyordu.
Bir milletin hafızası…
Bir milletin sabrı…
Bir milletin ayağa kalkma iradesi…
İşgal gemileri Boğaz’dan geçebilirdi.
Şehirleri kuşatabilirlerdi.
Sokaklara gölgelerini düşürebilirlerdi.
Fakat hiçbir donanma bir milletin yüreğine demir atamazdı.
Çünkü bazı toprakların sınırı haritalarla çizilmez.
Bazı vatanların sınırı, uğruna can verenlerin kanıyla çizilir.
Ve bazı cümleler yalnızca söylendiği günün değil, gelecek nesillerin de hafızasında yaşamaya devam eder.
“Geldikleri gibi giderler.”
Belki de bu yüzden bazı sözler zamanın karşısında eskimez.
Çünkü onları söyleyen yalnızca bir insan değildir.
Arkasında bir milletin inancı vardır.
Ve tarih bir kez daha göstermiştir:
Karanlık ne kadar uzun sürerse sürsün, bir millet kendi ışığını yakmaya karar verdiğinde hiçbir gölge sonsuza kadar kalamaz….