DESTANIN İÇİNDEN BİR HİKÂYE
Sabah henüz doğmamıştı.
Ufukta gecenin siyahı, yerini kurşuni bir renge bırakıyordu. Toprak nemliydi; gece boyunca yağan yağmur, savaşın tozuna karışmış, çamurlu yolları ağırlaştırmıştı.
Uzaklardan at nalı sesleri geliyordu.
Önce belli belirsiz…
Sonra gittikçe yaklaşan bir gök gürültüsü gibi.
Adam başını kaldırdı.
Yüzü kan içindeydi.
Üzerindeki üniforma çamurla kaplanmış, elleri yara içindeydi. Bir ağacın dibine yaslanmış, nefesini düzenlemeye çalışıyordu.
Bir an için her şey durmuş gibiydi.
Sonra süvariler göründü.
Dörtnala geliyorlardı.
Atların nalları toprağı dövüyor, havaya sıçrayan çamurlar günün ilk ışıklarıyla birlikte parlıyordu.
Adam onların geçişini seyretti.
Bu yalnızca bir süvari birliği değildi.
Sanki yıllardır bekleyen bir milletin iradesi, atların üzerinde ilerliyordu.
Kılıçların parıltısı…
Atların köpüklü ağızları…
Rüzgârda savrulan bayrak…
Yorgun yüzler…
Kenetlenmiş eller…
Hepsi birbirine karışmıştı.
Ve adam, o an anladı:
Onlar yalnızca bir düşmanı kovalamıyordu.
Bir yere yetişiyorlardı.
Bir sabaha…
Bir memlekete…
Bir geleceğe…
—
Adı Ali’ydi.
Daha yirmi yaşındaydı.
Fakat o sabah, yüzünde yirmi yaşına sığmayacak kadar çok hikâye taşıyordu.
Annesinin kapı önünde uğurladığı günü hatırladı.
Kadın, oğlunun yakasını düzeltmiş, gözlerinin içine uzun uzun bakmıştı.
— Dön oğul, demişti.
Ali cevap verememişti.
Çünkü bazı vedalarda insanın söyleyecek sözü olmaz.
Sadece sarılır.
Annesinin ellerini öpmüş ve yola çıkmıştı.
Aradan aylar geçmişti.
Dağlar aşılmış, yollar geçilmiş, geceler uykusuz tüketilmişti.
Yanında yürüyen arkadaşlarından bazıları şimdi yoktu.
Kimi bir tepede,
kimi bir dere kenarında,
kimi adı bile bilinmeyen bir toprak parçasında kalmıştı.
Ama Ali her sabah yeniden kalkmıştı.
Çünkü bazen insan kendi hayatı için değil,
geride bıraktıklarının umudu için yürür.
—
Öğleye doğru mola verdiler.
Bir çeşmenin başında birkaç asker su içiyordu.
Ali avuçlarını suya daldırdı.
Su, parmaklarının arasından kanla karışarak aktı.
Yüzünü yıkadı.
Suyun yüzeyinde kendisine baktı.
Bir an annesini düşündü.
Sonra köyünü…
Tarlalarını…
Çocukluğunun geçtiği toprakları…
Ve henüz görmediği denizi…
Yanındaki yaşlı askerlerden biri:
— Denizi gördün mü hiç? diye sordu.
Ali başını salladı.
— Hayır.
Yaşlı asker gülümsedi.
— Göreceksin.
Ali ona baktı.
— Nereden biliyorsun?
Adam çeşmeden doğruldu.
— Çünkü bu kadar yolu boşuna gelmedik.
O cümle, Ali’nin içinde uzun süre yankılandı.
Bu kadar yolu boşuna gelmedik.
—
Günler sonra yollar onları batıya götürdü.
Her adımda toprak değişiyordu.
Hava değişiyordu.
Ama insanların yüzündeki yorgunluk değişmiyordu.
Kimi sessizce yürüyordu.
Kimi türküler söylüyordu.
Kimi cebindeki küçük bir fotoğrafı çıkarıp bakıyordu.
Kimi de hiçbir şey söylemeden ufka dalıyordu.
Hepsinin başka bir hikâyesi vardı.
Ama hepsinin yürüdüğü yol birdi.
Bir köyün çocuğu…
Bir şehirden gelen genç…
Bir çiftçi…
Bir öğretmen…
Bir demirci…
Bir yetim…
Aynı toprağın üzerinde, aynı geleceğe doğru ilerliyorlardı.
Ali o zaman anladı:
Bir millet bazen tek bir insanın hikâyesi değildir.
Milyonlarca insanın küçük hikâyesinin birbirine eklenmesidir.
—
Ve nihayet…
9 Eylül sabahı.
İzmir.
Şehrin üzerinde yükselen kızıllık, güneşin doğuşundan mıydı, yoksa yılların acısından mı bilinmiyordu.
Sokaklar duman kokuyordu.
Evlerin duvarlarında savaşın izleri vardı.
Ama deniz…
Deniz bütün bunların karşısında sessizce duruyordu.
Ali, şehrin içinden yürüyerek rıhtıma ulaştı.
Bir an durdu.
Önünde Akdeniz uzanıyordu.
Mavi, sonsuz ve sessiz…
Ali’nin gözleri doldu.
Yanındaki Kayserili nefer dizlerinin üzerine çöktü.
Başını ellerinin arasına aldı.
Ağlıyordu.
Ama bu yalnızca üzüntünün ağlayışı değildi.
İçinde öfke vardı.
Sevinç vardı.
Yıllardır beklenen bir umudun ağırlığı vardı.
Ali onun omzuna elini koydu.
İkisi de konuşmadı.
Konuşmaya gerek yoktu.
Çünkü bazı anlarda kelimeler yetersiz kalır.
İnsan yalnızca bakar.
Denize…
Gökyüzüne…
Bayrağa…
Ve geride kalanlara…
—
Akşamüstü rıhtımda otururken Ali cebinden annesinin verdiği mendili çıkardı.
Mendil eskimişti.
Kenarları yıpranmıştı.
Ama üzerinde hâlâ annesinin kokusu varmış gibi geldi.
Ali gözlerini kapattı.
Annesinin sesini duydu:
— Dön oğul…
Gülümsedi.
— Döndüm ana, diye fısıldadı.
Sonra denize baktı.
İçinden bir türkü yükseldi.
Uzaklardan geliyordu sanki.
Atların nal seslerine,
rüzgârın uğultusuna,
askerlerin ayak seslerine,
köylerde bekleyen kadınların dualarına,
çocukların sessiz özlemlerine karışıyordu.
Ali başını gökyüzüne kaldırdı.
O anda anladı:
Zafer yalnızca bir şehrin alınması değildi.
Zafer;
evine dönebilecek bir çocuğun olması,
annesinin kapıda beklemesi,
bir tarlanın yeniden sürülmesi,
bir okulun yeniden açılması,
bir çocuğun korkmadan büyümesi,
bir insanın kendi toprağında başı dik yaşayabilmesiydi.
—
Yıllar sonra Ali, saçları bembeyaz olmuş bir ihtiyar olarak torunlarını etrafına topladığında onlara o günü anlatacaktı.
Torunlarından biri soracaktı:
— Dede, savaş nasıldı?
Ali uzun süre susacaktı.
Sonra pencerenin dışındaki toprağa bakacaktı.
— Savaş, diyecekti, yalnızca silah sesleri değildir.
Çocuklar merakla yüzüne bakacaktı.
— Savaş, bazen annenin kapıda beklemesidir. Bazen bir askerin arkadaşını toprağa bırakıp yürümeye devam etmesidir. Bazen açlıktır, susuzluktur, korkudur. Ama en çok da insanın yarına inanmasıdır.
Bir süre susacak.
Sonra ellerini dizlerinin üzerine koyup ekleyecekti:
— Biz o gün yalnızca bir şehre girmedik çocuklar.
— Bir geleceğe girdik.
Torunları sessizleşecekti.
Ali pencerenin önüne gidip uzaklara bakacaktı.
Artık süvarilerin nal seslerini duymayacaktı.
Ama onların geçtiği yollar hâlâ orada olacaktı.
Toprakta…
Hatıralarda…
İnsanların dilinde…
Ve yeni doğan çocukların gözlerinde.
Ali son kez denize bakıp içinden geçirecekti:
Bir destan, onu yazanların değil;
onu yaşayanların omuzlarında yükselir.
Çünkü tarih bazen büyük isimlerin değil,
toprağa basan adsız ayakların,
gece boyunca nöbet tutan ellerin,
evladını cepheye gönderen anaların,
ve geri dönmeyi bekleyen çocukların hikâyesidir.
Ve o hikâyede,
kahreden de,
yaratan da,
bekleyen de,
yürüyen de
insandır.