MESLEK ANILARI Bela

MESLEK ANILARI

Bela

90’lı yıllardı…

Yer Isparta….

Isparta sokaklarında devlet
ciddiyetinin, disiplinin ve eski usul teşkilat kültürünün hâlâ ağır ağır
hissedildiği zamanlar…

Ben de o dönem merkez karakol amirliğine
vekâleten bakıyordum. Asıl görevim grup amirliğiydi ama bir haftalığına karakol
amirinin yerine görevlendirilmiştim. O yıllarda teşkilatta vekâlet bile insana
ayrı bir sorumluluk yüklerdi.

Vekaleten de olsa omuzlara görünmeyen
bir ağırlık çökerdi insanın.

Devletin resmi kurumu başkaydı çünkü…

Bir gün personel müdüründen anons geldi:

-İvedi makamda bekliyorum…

Hemen kalkıp müdürlüğe çıktım.
Koridorlarda o eski devlet dairelerinin kendine has havası vardı; cilalı ahşap
kokusu, daktilo sesleri, dosya hışırtıları…

Kapıyı çalıp içeri girdim.

Müdür bey masanın arkasında oturuyordu.
Yüzü ciddi, sesi sertti. Yanında da bizim bekçi arkadaş durmuştu mahcup bir
halde.

Daha oturur oturmaz bana dönüp:

“— Siz bunları eğitmiyor musunuz?” dedi.

Bir an ne olduğunu anlayamadım. Sakin
bir şekilde:

“— Müdürüm, ben bir haftalığına
vekâleten bakıyorum. Karakolda grup amiriyim. Konuyu karakol amirimize
iletirim,” dedim.

Sonra elindeki sevk kâğıdını gösterdi.

O dönemlerde hastane sevk evrakları
bilgisayarda değil, personelin kendi el yazısıyla doldurulurdu. Müdür de altını
imzalardı. Evrak devletin aynası sayılırdı; yazılan her harf ciddiyet taşırdı.

Müdür bey kâğıdı uzatıp sertçe:

“— Bak kardeşim,” dedi,

“— Benim soyadımı bile bilmiyor!”

Sonra bana dönüp sordu:

“— Soyadım ne?”

“— BÂLA müdürüm,” dedim.

Kağıdı gösterdi.

“— Bak şimdi ne yazmış buraya!”

Evrakta koca harflerle “BELA” yazıyordu.

Bir anlık sessizlik oldu. O sessizlikte
hem mahcubiyet hem de istemsiz bir tebessüm vardı.

Çünkü hata büyüktü ama trajikomik tarafı
da inkâr edilemezdi.

“— Nasıl olur müdürüm, bir yanlışlık var
herhalde,” dedim.

Müdür bey bu kez biraz daha sitemli
konuştu:

“— Bu adam hem soyadımı bilmiyor, hem de
diyor ki ‘Arkadaşlar size Bela diyor, ben de öyle yazdım müdürüm…

Bu nasıl ukalalık? Bu nasıl disiplin?”

Bekçi arkadaş başını önüne eğmişti.

Ne kötü niyet vardı ne saygısızlık…

Tamamen kulaktan dolma bir alışkanlığın,
dikkatsizliğin ve safça yapılmış bir hatanın ortasında kalmıştı.

Makamdan çıktıktan sonra kendisiyle
ayrıca konuştum.

Daha dikkatli olması gerektiğini, devlet
evrakının şakaya gelmeyeceğini anlattım.

O da mahcup bir şekilde özür diledi.

Aradan yıllar geçti…

Teşkilatta nice olaylar, nice
operasyonlar, nice acılar ve hatıralar yaşandı.

Ama bazı anılar vardır; ne büyük bir
olaydır ne de tarih kitaplarına geçer…

Yine de insanın hafızasında ince bir
tebessüm olarak kalır.

Bu da onlardan biri oldu.

Geçen zaman içinde dönemin personel
müdürünün rahmetli olduğunu öğrendim.

Kendisine Allah’tan rahmet diliyorum.

Sert mizacının altında aslında disipline
ve devlet ciddiyetine duyduğu bağlılık vardı.

O kuşak, görevi sadece iş değil, bir
vakar meselesi olarak görürdü.

Şimdi dönüp baktığımda; daktilo
seslerinin arasında, mürekkep kokulu evrakların üstünde, devlet dairesinin ağır
havasında kalan o küçük anı…

Bir harfin bazen nasıl bir hatıraya
dönüştüğünü bana hâlâ düşündürür.

Çünkü bazen hayat, koskoca yılları
değil;

“BÂLA” ile “BELA” arasındaki küçücük bir
çizgiyi hatırlatır insana…

Daha

 

Leave a Reply