MESLEK ANILARI
Müfettiş
Yıl 1996…
Yer Şanlıurfa…
O dönem Şanlıurfa Yenişehir Karakolu Amirliği görevini yürütüyordum. Meslekte henüz yolun başlarındaydım. Olayların yalnızca görünen yüzüyle yetinmemeyi, insanların davranışlarının ardındaki görünmez hikâyeleri anlamaya çalışıyordum.
İl Emniyet Müdürü sert mizacıyla tanınan biriydi. Hakkında, personele karşı zaman zaman kaba davrandığına dair çeşitli söylentiler dolaşırdı. Doğruyu yanlışı bilinmezdi ama adı geçtiğinde birçok kişinin sesi kısılır, yüz ifadeleri değişirdi. Makamın ağırlığıyla kişiliğinin sertliği birbirine karışmış gibiydi.
Bir gün karakoldan bir iş için Emniyet Müdürlüğüne gitmiştim. Müdürlük bahçesinde dikkatimi çeken bir manzara oldu.
İl Emniyet Müdürü binadan çıkarken, bahçe kapısının yanında sandalyede oturan bir personel ayağa kalkmadı. Ne selam verdi ne de herhangi bir harekette bulundu. Müdür de bunu fark etmişti.
Dışarıdan bakıldığında bu davranış açık bir saygısızlık gibi görünüyordu.
Ancak meslek hayatı bana erken yaşlarda önemli bir şey öğretmişti: İnsanları yargılamadan önce hikâyelerini bilmek gerekir.
Merak ettim. Konuyu araştırdım ve ilgili personelle görüştüm. Dinlediklerim, basit gibi görünen bir davranışın arkasında yılların biriktirdiği kırgınlıkların saklı olduğunu gösteriyordu.
Meğer bu personel yıllar önce siyasi bir soruşturma nedeniyle meslekten uzaklaştırılmıştı. Uzun süren hukuk mücadelesinin ardından mahkeme kararıyla görevine geri dönmeye hak kazanmıştı.
Yeniden polis olacağı gün, yıllardır özlemini çektiği üniformasına kavuşmanın heyecanıyla Emniyet Müdürlüğünün yolunu tutmuştu.
Üzerinde özenle giyilmiş bir takım elbise vardı. Elinde ise o yılların meşhur James Bond tipi evrak çantalarından biri…
Belki de hayatında yeni bir sayfa açacağını düşünüyordu.
İl Emniyet Müdürü ile görüşmek istemiş, durumunu özel kaleme anlatmaya çalışmıştı. Tam o sırada ilginç bir tesadüf yaşanmış.
Emniyet Müdürü makam odasından çıkmış. O gün Ankara’dan gelecek bir müfettişi bekliyormuş. Karşısında takım elbiseli, çantalı birini görünce onu beklediği müfettiş sanmış.
Yüzüne sıcak bir tebessüm yerleşmiş.
— Hoş geldiniz efendim…
Şaşkınlıktan ne diyeceğini bilemeyen personel bir şeyler anlatmaya çalışmış ama müdür sözünü kesmiş.
— Buyurun efendim, buyurun…
Birlikte makam odasına geçmişler.
Müdür son derece nazik davranıyormuş.
— Kahvenizi nasıl alırsınız?
Personel her fırsatta durumu açıklamaya çalışıyormuş.
— Müdürüm, ben aslında…
— Önce kahvenizi için efendim…
Nihayet uygun bir an yakalayınca gerçeği söylemiş:
— Müdürüm, ben müfettiş değilim. Yıllar önce görevden uzaklaştırılmıştım. Mahkeme kararıyla göreve döndüm. İşlemlerim için geldim.
İşte ne olduysa o andan sonra olmuş.
Birkaç dakika önceki güler yüz kaybolmuş. Sıcak karşılama yerini sertliğe bırakmış. Personel, makam odasından çıktığında yanında yalnızca evrak çantası değil, incinmiş bir gurur da taşıyormuş.
İnsan bazen bir sözle kırılır, bazen bir bakışla.
Bazen de kendisine gösterilen değerin aslında kendisine değil, sahip olduğu sanılan makama veya unvana verildiğini fark ettiğinde…
Yıllar sonra müdürlük bahçesinde ayağa kalkmayan o personeli düşündüğümde, davranışının ardındaki nedeni daha iyi anlayabiliyordum.
Belki yaptığı doğru değildi.
Belki protokol kuralları açısından eleştirilebilirdi.
Ama insan ruhu her zaman yönetmeliklere göre hareket etmez.
Bazı kırgınlıklar vardır; zaman geçer, yıllar değişir, insanlar yaşlanır ama o kırgınlıklar insanın içinde sessizce yaşamaya devam eder.
Dışarıdan umursamazlık gibi görünen bir davranışın altında bazen incinmiş bir onur, bazen unutulamayan bir hatıra, bazen de derin bir hayal kırıklığı bulunur.
Aradan uzun yıllar geçti.
Bugün bu olayı hatırladığımda aklımda kalan ne müdürün öfkesi ne de personelin tavrıdır.
Aklımda kalan, insanların yalnızca gördüğümüz anlardan ibaret olmadığı gerçeğidir.
Çünkü her insan, görünenden daha büyük bir hikâye taşır.
Kimi zaman yıllarca anlatılmayan bir kırgınlık, tek bir davranışın sebebi olabilir.
Meslek hayatında öğrendiğim en önemli derslerden biri de budur:
Her davranışın bir sebebi, her sebebin de bilinmeyen bir hikâyesi vardır.
İnsanlar çoğu zaman yaşadıklarını unutmazlar; sadece anlatmayı bırakırlar.
Bu yüzden bir insanı yargılamadan önce onu dinlemek gerekir.
Çünkü insanlar yalnızca bugünlerinden ibaret değildir; biraz da yaşadıklarıdır.
Ve bazen hayatımızda en derin izi bırakan şey, yaşanan olayın kendisi değil; o olayın bize kendimizi nasıl hissettirdiğidir.
“İnsanların davranışlarını anlamak istiyorsanız, önce yaralarını anlamaya çalışın.” Bu sözün kime ait olduğu önemli değildir; önemli olan taşıdığı hakikattir.
Çünkü görünmeyen yaralar, çoğu zaman görünen davranışlardan daha derindir.