MESLEK ANILARI bira

MESLEK ANILARI

                         Bira
1990’lı yıllardı…
Yer, Isparta Merkez Karakolu…
Meslekte bazen insan büyük olayları değil, küçük bir yanlış anlaşılmanın açtığı derin izleri unutamıyor.
O dönem kısa süreliğine karakol amirliğine vekâlet ediyordum.
Henüz mesleğin; insanı sertleştirmeden önce olgunlaştırdığı yıllardı…
Sabah saatleriydi…
Karakolun o kendine has sessizliği vardı.
Daktilo sesleri, çay ocağından gelen ince kaşık tınıları, duvardaki saatin ağır ağır ilerleyen sesi…
Bizim bölgenin içerisinde Vali Konağı da bulunuyordu. Konağın güvenliği için de nöbet usulü çalışan bekçi arkadaşlarımız görev yapardı.
Telsizden bir anons geçti:
“Müsaitseniz Vali Konağı’na uğrayabilir misiniz?”
Ses tonunda alışılmışın dışında bir durum olduğu belliydi.
Hemen konağa gittim.
Kapının önünde koruma görevlisi arkadaş vardı.
Elinde bir Kırıkkale tabanca…
Diğer elinde ise bir bekçi kimliği…
Yüzü biraz mahcup, biraz da şaşkındı.
“Komiserim,” dedi,
“Vali Bey bu bekçi arkadaşımızı açığa aldı…”
Önce anlam veremedim.
Bir kenarda bizim bekçi dayı duruyordu.
Yaşını almış, mahcup bakışlı, sessiz bir adam…
Hayatının büyük kısmını devlet kapısında geçirmiş eski usul insanlardan…
Ne olduğunu anlamaya çalışırken olay yavaş yavaş ortaya çıktı.
Meğer konağın bazı sivil görevlileri bizim bekçi arkadaşına:
“Bize birkaç bira alıp gelir misin?” demişler.
Sonra da tembihlemişler:
“Vali Bey rahatsız olmasın… Zile basma. Kapıyı hafif tıklat. Biz seni bekliyor oluruz, açarız.”
Vali Konağı’nın bahçe kapısı ve etrafı yüksek  duvarlarla çevriliydi.
Dışarıdan içeriyi görmek mümkün değildi.
Bizim bekçi dayı da iyi niyetle söyleneni yapmış…
Elinde siyah poşet…
İçinde bira şişeleri…
Gelmiş kapıya…
Zile basmamış.
Usulca kapıyı tıklatmış…
Tam o sırada tesadüf bu ya…
Vali Bey sabah yürüyüşüne çıkmış.
Kapının önünden geçerken o tıklama sesini duymuş ve kapıyı kendisi açmış.
Kapı açılınca…
Karşısında üniformalı bir bekçi…
Elinde siyah poşet…
Poşetin içinde bira şişeleri…
Bizim bekçi dayı heyecandan bir şeyler anlatmaya çalışmış ama bazen görüntü, kelimelerden daha hızlı hüküm verir.
Vali Bey kısa ve sert bir ses tonuyla:
“Silahını ver…” demiş.
“Kimliğini ver…”
Sonrası malum…
Bekçi dayı bir süre açığa alındı.
O gün olayın büyüklüğünden çok, insan hâllerinin kırılganlığını düşünmüştüm.
Çünkü bazen insan suç işlediği için değil…
Kendini anlatamadığı için kaybeder.
Hayat da çoğu zaman böyledir…
Bir kapının yanlış zamanda açılması,
Bir cümlenin eksik kalması,
Bir görüntünün hakikatin önüne geçmesi…
Ve insan, niyetini anlatamadan hüküm yiyebilir.
Meslek hayatı bana şunu öğretti:
Adalet sadece gördüğüne karar vermek değil,
Görünmeyeni de anlamaya çalışmaktır.
Çünkü bazı insanlar hata yapar…
Bazıları ise sadece talihsiz bir ana denk gelir.
Aradan yıllar geçti…
Ama hâlâ o sabahı hatırladığımda gözümün önüne aynı sahne gelir:
Eski bir bahçe kapısı…
Sessiz bir sabah…
Elinde siyah poşet taşıyan mahcup bir bekçi dayı…
Ve kaderin tam yanlış anda açtığı bir kapı

meslek anıları öküz

MESLEK ANILARI

“ÖKÜZ”

Şanlıurfa
2000’li yıllar…

Şanlıurfa’da görev yaptığımız yıllarda, mesleğin kendine has bir mizahı, dostluğun da kendine özgü bir dili vardı. Bugün bile hatırladığımda yüzümü güldüren olaylardan biri, işte o yıllarda yaşandı.

Bir gün, esnaf arkadaşlarımızdan biri bizleri yemeğe davet etmişti. Meslektaşlarla birlikte sofraya oturmuş, muhabbete dalmıştık.

Davet sahibi arkadaşımıza da kendi aramızda böyle kalabalık groiuplara yemek söyleyenler için şakayla karışık bir lakap takmıştık:

Öküz!

Elbette aramızdaki samimiyetten doğan bir takılmaydı bu…

Yemek servisleri yapılırken polis arkadaşlarımızdan biri henüz gelmemişti. Tam o sırada esnafın kaşığı yere düştü.
Kaşığı almak için masanın altına eğildiği anda kapı açıldı ve beklediğimiz arkadaşımız içeri girdi…

Arkadaşımız masaya şöyle bir göz attı. Meslektaşlarını gördü ama ev sahibini göremedi.
Hiç düşünmeden, biraz da yüksek sesle sordu:

“Öküz nerede?”

İşte tam o anda, masanın altından gayet sakin bir ses yükseldi:

“Burada!”

Bir anlık sessizliğin ardından restoran kahkahaya boğuldu. 

Ama asıl görülmeye değer olan, soruyu soran arkadaşımızın hâliydi.

Bir anda yüzü kızardı, ne diyeceğini bilemedi. Az önce yüksek sesle sorduğu sorunun cevabını hiç beklemediği bir yerden almıştı.

Biz gülmekten kendimizi toparlayamazken o, mahcup bir ifadeyle durumu kurtarmaya çalışıyordu.

Düşünsenize; insan birini arıyor, bulamayınca soruyor, aradığı kişi de hiç beklemediği bir anda masanın altından cevap veriyor!

O gün sofrada yalnızca yemek yenmedi; yıllarca anlatılacak bir hatıra da biriktirildi.

Şanlıurfa’da görev yaptığımız o yılların sıcaklığını, meslektaşlarımızın samimiyetini ve Anadolu insanının hazırcevaplığını hatırlatan nice anıdan biri olarak hafızamda yer etti…

Meslek hayatında nice ciddi olay yaşadık; ama bazen bir kaşığın yere düşmesi, en ciddi adamları bile kahkahaya boğmaya yetiyordu…

Bu vesileyle, başta Şanlıurfa’nın misafirperver insanları olmak üzere, o güzel günleri paylaştığım dostlarımı bir kez daha sevgi ve özlemle yâd ediyorum.
Aramızdan ayrılan dostlarıma Allah’tan rahmet, hayatta olan tüm dostlarıma sağlık, huzur ve mutluluk dolu günler diliyorum.

MESLEK ANILARI şehit haberi

MESLEK ANILARI

O KAPIYI ÇALDIĞIMIZDA

1993 yılının sonlarıydı ya da 1994 yılının ilk ayları…

Isparta Merkez Karakolu’nda grup amiri olarak görev yapıyordum.

Sabah saatleriydi.

Karakola bir jandarma ekibi ve bir astsubay arkadaş geldi.

“Komiserim, bölgenizde bir şehidimiz var. Ailesine haber verilecek. Bizimle gelir misiniz?” dedi.

Bir an sustum.

Meslekte bazı görevler vardır; daha yola çıkmadan ağırlığını hissedersiniz.

Birlikte Demirköprü civarındaki adrese doğru yola çıktık.

Araçta kimse fazla konuşmuyordu.

Herkes biliyordu ki biraz sonra bir kapı çalınacak ve o kapının ardında bir ailenin hayatı değişecekti.

Adrese geldik.

Kapının önünde birkaç saniye durduk.

Sonra kapıyı çaldık.

Kapıyı şehidimizin annesi açtı.

Bizi görünce yüzündeki ifade bir anda değişti.

Sanki gelecek olan haberi daha biz söylemeden anlamıştı.

İçinden kopan bir çığlıkla yere yığıldı.

Ne diyeceğimizi, nasıl söyleyeceğimizi bilemeden kadına yardım etmeye çalıştık.

Derken baba geldi.

Yüzümüze baktı.

Ve o an, hayatım boyunca unutamayacağım bir cümle söyledi:

“Siz hiç hayırlı haber vermez misiniz?”

Meğer oğullarının teskere alıp eve dönmesini bekliyorlarmış.

Kapıyı da oğulları gelecek diye açmışlardı.

Belki birazdan o kapıdan içeri girecek, annesine sarılacak, babasının elini öpecekti.

Onlar bir evladın dönüşünü beklerken biz, bir daha hiç dönmeyeceğini söylemek için gelmiştik.

İşte o gün mesleğin kitaplarda yazmayan tarafını öğrendim.

Polis olmak bazen bir suçlunun peşinden koşmak değildir.

Bazen bir annenin gözlerinin içine bakıp, onun hayatındaki en ağır cümleyi söylemektir.

Bazen bir babanın sessizliğine şahit olmaktır.

Bazen de hiçbir kelimenin yetmediği bir yerde sadece susup başınızı öne eğmektir.

Bu, benim ilk şehit haberi verme görevimdi.

Aradan yıllar geçti.

Nice olay yaşadım, nice acıya şahit oldum.

Ama o kapının önü hiç silinmedi hafızamdan.

O annenin çığlığı…

O babanın yüzündeki tarifsiz acı…

Ve:

“Siz hiç hayırlı haber vermez misiniz?”

sözü…

Hâlâ kulaklarımda.

O gün anladım ki şehitlik yalnızca toprağa düşen kahramanın hikâyesi değildir.

Şehidin ardından ömür boyu sürecek bir hasret kalır.

Bir annenin kapıya bakışı…

Bir babanın sessizliği…

Bir eşin bekleyişi…

Bir çocuğun “Babam ne zaman gelecek?” sorusu…

Ve bir evin içinde, adı her anılan kişinin artık sadece hatıralarda yaşaması…

Biz o gün bir eve yalnızca bir haber götürmedik.

Bir ailenin hayatını “öncesi” ve “sonrası” diye ikiye ayırdık.

Yıllar geçse de bazı kapılar insanın hafızasında kapanmaz.

Benim için de o kapı hiç kapanmadı.

Her şehit haberini duyduğumda, yıllar önce Isparta’da çaldığımız o kapıyı hatırlarım.

Ve içimden hep aynı dua geçer:

Allah, şehitlerimize rahmet eylesin.

Geride bıraktıkları ailelerine sabır versin.

Bu vatan uğruna can veren bütün kahramanlarımızın mekânı cennet olsun.

Şehitlerimizin ailelerinin ve büyük Türk milletinin başı sağ olsun.

Şehitlerimizi rahmet, minnet ve şükranla yâd ediyoruz.

MESLEK ANILARI Kazancı Bedih amca

KAZANCI BEDİH AMCA

Şanlıurfa yılları…
1996 ile 2003 yılları arasında Urfa’da görev yaptım. Meslek hayatımın en yoğun, en hareketli ama bir o kadar da güzel hatıralarının bir kısmı o yıllarda birikti.
Urfa sadece görev yaptığım bir şehir değildi benim için.
Sokaklarında dolaşırken başka bir kültürle tanıştığım, insanlarının samimiyetini gördüğüm, sıra gecelerinde türkünün, gazelin ve çiğ köftenin aynı sofrada buluştuğu, gönlümde ayrı bir yer edinen bir şehirdi.
O yıllarda Urfalı dostlarla zaman zaman sıra gecelerine giderdik.
Sofranın ortasında çiğ köfte yoğrulur, sohbet koyulaşır, sazın sesi yükselir, ardından gazeller okunurdu.
O gecelerde insan sadece müzik dinlemezdi.
Sanki geçmişten bugüne uzanan bir kültürün içinde oturur, o havayı teneffüs ederdi.
İşte o günlerde tanıdığım insanlardan biri de Kazancı Bedih amca idi.
Onun iş yerine zaman zaman uğrardım.
Bildiğimiz anlamda bir iş yeri değildi sadece. Kazan işi yapar, bakır üzerinde birbirinden güzel işlemeler, oymalar yapardı. Elleri işinin üzerinde, yüzünde kendine has bir tebessüm…
Ben ne zaman uğrasam sohbet ederdik.
Bazen bana özel gazel okurdu.
Ve Kazancı Bedih amca gazel söylerken sadece söylemezdi…
Yaşardı.
Sesindeki her nağmede başka bir duygu, başka bir hikâye vardı. Sanki söylediği gazelin sözleri dudaklarından değil, doğrudan yüreğinden çıkardı.
Bir gün yine iş yerine uğramıştım.
Her zamanki gibi sohbet ediyorduk. Hayatın, işin, gücün arasında laf lafı açtı.
Gülümseyerek ona baktım.
Ben de biraz takılarak, biraz da merakla sordum:
“Amca, hadi iyisiniz voleyi vurdunuz ne olacak ?”dedim 
O da hiç düşünmeden, kendine has o mütevazı tavrıyla cevap verdi:
“Oğlum, bu saatten sonra parayı neyleyim? Diş kalmadı ki kebap yiyem, göz görmez ki güzel seçem… Bize sevgi yeter.”
Bir an sustum.
Basit bir cümle gibi görünüyordu belki ama içinde koca bir hayat vardı.
İnsan bazen yıllarca peşinden koştuğu şeylerin aslında ne kadar geçici olduğunu, bir başkasının tek bir cümlesinden öğreniyor.
Para…
Makam…
Şöhret…
Hepsi bir yere kadar.
İnsan yaş aldıkça geriye başka şeyler kalıyor.
Bir dostun hatırı…
Bir güzel sohbet…
Bir bardak çayın sıcaklığı…
Bir gönül bağı…
Ve sevgi.
Ben de ona:
“O zaman bize bir gazel söyle de kendimizden geçelim.” dedim.
Gülümsedi.
Sonra kendine has o yanık sesiyle gazele başladı.
Önümüzde kaçak çaylarımız vardı.
Ben çayımı yudumlarken o, bir yandan sohbet ediyor, bir yandan da “Nemrud’un Kızı” türküsünü mırıldanıyordu.
O anı bugün bile çok net hatırlıyorum.
Küçük bir iş yeri…
Bakırların arasında çalışan eller…
İçilen kaçak çayın kokusu…
Urfa’nın kendine has havası…
Ve o yanık ses…
Sanki zaman bir anlığına durmuştu.
Mesleğin bütün telaşı, görevlerin ağırlığı, telefonlar, takipler, operasyonlar geride kalmıştı.
Sadece bir insan, bir dostluk ve bir türkü kalmıştı.
Onu dinlerken zamanın nasıl geçtiğini anlamazdım.
Çünkü Kazancı Bedih amca gazel söylemezdi yalnızca…
Yaşardı.
Söylediği her sözün, her nağmenin içinde bir ömür vardı.
Bir insanın sanatını dinlerken onun ruhunu da hissedebilmek herkese nasip olmaz.
Kazancı Bedih amca böyle bir insandı.
Bugün o günleri düşündüğümde, aslında o yıllarda ne kadar kıymetli bir insana kulak verdiğimi daha iyi anlıyorum.
İnsan bazı insanların değerini yanındayken tam olarak anlayamıyor.
Aradan yıllar geçiyor…
Sonra bir gün hafızanızın bir köşesinde kalan bir ses, bir bakış, bir sohbet yeniden canlanıyor.
İşte o zaman anlıyorsunuz ki bazı karşılaşmalar sıradan değildir.
Bazı insanlar hayatınıza kısa süreliğine girer ama hafızanızda ömür boyu kalır.
Kazancı Bedih amca da benim için öyle bir insandı.
Sonrasında onu elim bir gaz zehirlenmesi sonucu kaybettiğimizi öğrendiğimde büyük üzüntü duydum.
O güzel ses artık yoktu.
Ama geride bıraktığı gazeller, Urfa’nın gecelerine karışan sesi ve onu tanıyan insanların hafızasında bıraktığı güzel hatıralar yaşamaya devam etti.
Bugün Şanlıurfa denildiğinde aklıma sadece görev yaptığım yıllar gelmiyor.
Bir tarafta yoğun görevler, ek görevler, takipler, operasyonlar…
Diğer tarafta dost sofraları, sıra geceleri, yoğrulan çiğ köfteler, sazın sesi ve gazeller…
Ve bütün bunların arasında, iş yerinde el emeğiyle bakır işleyen, sonra başını kaldırıp bana bir gazel okuyan Kazancı Bedih amca…
Bir de o cümlesi:
“Oğlum, bu saatten sonra parayı neyleyim?… Bize sevgi yeter.”
İşte benim Urfa’m biraz da budur.
Görev yaptığım, dostluklar kurduğum, insanlarını tanıdığım ve yıllar geçse de bazı seslerini unutamadığım şehir…
Güzel yıllardı Urfa yılları…
1996’dan 2003’e kadar geçen o yıllar, meslek hayatımın sadece görevlerle değil, insanlarla da zenginleştiği yıllardı.
Kazancı Bedih amcayı rahmetle anıyorum.
Allah mekânını cennet eylesin.
Belki bugün onun sesi artık Urfa sokaklarında duyulmuyor.
Ama bazı sesler vardır…
İnsan sustuktan sonra bile hatıralarda yaşamaya devam eder.

MESLEK ANILARI Tanımaz mıyım

1993 yılıydı…

Isparta Merkez Karakolu’nda grup amiri olarak görev yapıyordum. 

Meslekte henüz yolun başındaydım. Üniformanın omuzlarımdaki ağırlığına alışmaya çalışırken, beraberinde taşıdığı sorumluluğu da her geçen gün biraz daha derinden hissediyordum.

O yıllarda karakollar yalnızca suç ve olayların kayıt altına alındığı yerler değildi. Her gün hayatın başka bir yüzüyle karşılaşırdınız.

Kimi zaman bir aile kavgasının ortasında kalır, kimi zaman iki insanın yıllardır biriktirdiği öfkenin birkaç dakikada nasıl patladığına şahit olurdunuz.

İnsanları dinlerken aslında yalnızca söylediklerini değil, söylemediklerini de anlamaya çalışırdınız.

O gün de karakola bir kavga olayına karıştıkları gerekçesiyle bir grup şahıs getirildi.

Karakolun o kendine has havası vardı.

Koridorlarda gidip gelen ayak sesleri, masaların üzerinde duran evraklar, duvarlara sinmiş günün yorgunluğu ve insanların birbirine karışan sesleri…

Herkes bir şey anlatıyordu.

Ama herkesin anlattığı hikâyenin, kendisine göre başka bir tarafı vardı.

Grup amiri olarak şahısları tek tek dinlemeye başladım.

Sıra erkeklerden birine geldi.

Şahıs oldukça rahat görünüyordu. Sanki karakola ifade vermeye değil de eski bir tanıdığının yanına uğramış gibiydi.

Bir süre konuştuktan sonra bana dönerek:

“Çarşı Karakolu’ndan Merkez Karakolu’na tayin olan Şükrü Komiser beni iyi tanır.” dedi.

Bir an durdum.

Söylediği cümlede öyle bir özgüven vardı ki, sanki geçmişten gelen bir tanışıklığın arkasına sığınıp kendisine görünmez bir güven duvarı örmüştü.

Kendisine baktım.

“Sen gerçekten tanıyor musun? Görsen tanır mı?” diye sordum.

Hiç düşünmeden cevap verdi:

“Tanımaz mıyım abi?”

İşte o “abi” kelimesi dikkatimi çekti.

Biraz daha dikkatli baktım yüzüne.

Sonra:

“Bana bak,” dedim. “Ben, şu Çarşı Karakolu’ndan Merkez Karakolu’na tayin olan Şükrü Komiserim. Bana bir bak bakalım… Beni gerçekten tanıyor musun?”

Bir anda yüzündeki ifade değişti.

Az önce kendinden emin konuşan adamın sesi kısılmış, bakışları sağa sola kaçmaya başlamıştı.

Sanki biraz önce üzerine giydiği cesaret gömleği bir anda sırtından çekilip alınmıştı.

“Yani komiserim… şey… ben…”

Cümleler yarım kaldı.

Az önceki:

“Tanımaz mıyım abi?”

sözünden geriye yalnızca mahcup bir sessizlik kalmıştı.

Ben de fazla üstelemedim.

Çünkü o gün, küçücük bir olayın içinde insan davranışlarına dair büyük bir gerçeği yeniden görmüştüm.

Bazı insanlar sizi gerçekten tanıdığı için değil, tanıyormuş gibi görünmenin kendilerine bir fayda sağlayacağını düşündükleri için “tanırım” derler.

Kimi zaman bir isim, kimi zaman bir makam, kimi zaman da bir tanışıklık…

İnsanın kendisine açılacağını sandığı bir kapının anahtarı oluverir.

Oysa insan bazen elindeki anahtarın hangi kapıya ait olduğunu bile bilmez.

Benim içinse o gün yaşananlar, sıradan bir kavga olayının içinde saklı kalmış küçük ama anlamlı bir meslek hatırasına dönüştü.

Yıllar geçti.

Görev yerleri değişti, insanlar değişti, üniformalar eskidi, makamlar geride kaldı.

Fakat o günkü cümle hafızamın bir köşesinde kaldı:

“Şükrü Komiser beni iyi tanır.”

İnsan yıllar sonra dönüp geçmişine baktığında bazı olayların neden hafızasında kaldığını daha iyi anlıyor.

Çünkü meslek yalnızca tutanak tutmak, ifade almak, olay çözmek ya da kanun maddelerini uygulamak değilmiş.

Meslek aynı zamanda insanı tanımayı öğrenmekmiş.

Kimin gerçekten tanıdığını…

Kimin tanıyormuş gibi yaptığını…

Kimin makamın gölgesine sığındığını…

Kimin ise hiçbir makamı olmadan, yalnızca insanlığıyla kendisine yer bulduğunu…

Bunları zaman öğretiyor.

Benim 1993 yılında, Isparta Merkez Karakolu’nda grup amiri olarak görev yaptığım dönemde yaşadığım bu küçük hadise de meslek hayatımın içinde tebessümle hatırladığım anılardan biri olarak kaldı.

Çünkü bazen küçücük bir cümle, insanın zihninde yıllarca yankılanan büyük bir ders bırakıyor.

Ve insan anlıyor ki;

Bazıları sizi gerçekten tanımaz…

Sadece tanıyormuş gibi görünür.

Ta ki siz, gözlerinin içine bakıp o basit ama etkili soruyu sorana kadar:

“Beni gerçekten tanıyor musun?”

Güvenlik Şube

MESLEK ANILARI

Meslek hayatım boyunca Türkiye’nin farklı şehirlerinde, farklı görevlerde bulundum. Her görev yeri bana yeni tecrübeler, yeni sorumluluklar ve unutulmayacak anılar kazandırdı. Kimi zaman zorlu operasyonların içinde, kimi zaman devlet ile vatandaş arasında güven köprüsü kurmaya çalışırken, kimi zaman da birbirinden kıymetli meslektaşlarımla omuz omuza görev yaptım.

Bu satırlarda anlatacaklarım yalnızca yaşanmış olaylar değildir. Aynı zamanda bir dönemin polislik anlayışını, meslek ahlakını, ekip ruhunu, dostluğu, fedakârlığı ve insan ilişkilerini geleceğe bırakılmış birer hatıradır.

Yıl 1999…

Şanlıurfa Güvenlik Şube Müdürlüğünde görev yaptığım yıllar…

Hayatım boyunca birçok ilde, birçok farklı görevde bulundum. Her görevin kendine özgü zorlukları, her şehrin ayrı bir hikâyesi vardı. Ancak bazı yıllar vardır ki sadece meslek hayatınızın değil, hayatınızın da en kıymetli hatıraları arasına yerleşir.

İşte Şanlıurfa Güvenlik Şube Müdürlüğünde geçirdiğim yıllar benim için böyle yıllardı.

O dönem sivil görev yapıyorduk. Üniformamız yoktu. Kalabalıkların içinde fark edilmeden çalışıyor, bazen saatlerce süren takipler yapıyor, bazen peş peşe gelen görevlerle günün nasıl geçtiğini anlamıyorduk. Mesaimiz saatle değil, ihtiyaçla ölçülürdü.

Terörle mücadeleden toplumsal olaylara, koruma görevlerinden operasyonlara kadar yoğun bir çalışma temposu içindeydik. Görevin ne zaman başlayacağı belli olurdu ama ne zaman biteceği çoğu zaman belli olmazdı.

Bazen bir telefonla başlayan görev sabaha kadar devam eder, bazen günlerce süren bir çalışmanın sonunda elde edilen küçücük bir bilgi, büyük bir olayın çözülmesine katkı sağlardı.

Sivil çalışmanın kendine özgü bir sorumluluğu vardı. Üniformanız olmadığı için sizi görenler bir polis olduğunuzu anlamazdı. Fakat siz, üzerinizde üniforma olmasa da devletin sorumluluğunu taşıdığınızı bilirdiniz.

Böylesine yoğun ve zaman zaman ağır sorumluluklar taşıyan bir çalışma ortamında, insanın nefes alabileceği küçük anlar da olurdu. İşte o anlar, bugün dönüp baktığımda meslek hayatımın en güzel hatıraları arasında yer alıyor.

Şubede boş zamanlarımız olduğunda kendi aramızda voleybol oynardık. Bazen ciddi bir maç havasına girer, bazen de tamamen eğlencesine oynardık. Yenilen takım, yenene meşrubat ısmarlardı. Bu küçük iddialar bile şubede ayrı bir neşe oluştururdu. Maç bittiğinde hep birlikte oturur, meşrubatlarımızı içer, biraz önce sahada birbirimize karşı yarışan insanlar olarak yeniden aynı sofranın etrafında buluşurduk.

Aslında o voleybol maçlarının kazananı da kaybedeni de yoktu. Çünkü sonunda kazanan hep dostluk olurdu.

Ek görev çıktığında ise durum değişirdi. Görevin niteliğine göre hep birlikte şubede olur, görevimizi beklerdik. Kimi zaman saatlerce süren bir bekleyiş yaşanırdı. Böyle zamanlarda herkes bir köşede kendi işiyle ilgilenir, bir süre sonra sohbet koyulaşırdı. Beklemek bile birlikte olduğumuzda başka bir anlam kazanırdı.

Öğle saatlerinde, eğer ek görevimiz yoksa, bazen şubenin bahçesinde mangal yakardık. Birkaç parça et, biraz ekmek, domates, biber… Büyük sofralara ihtiyaç duymazdık. Önemli olan aynı sofranın etrafında toplanmaktı.

Kimi zaman çiğ köfte yoğurur, sazımı elime alır, türkü söylerdim. Arkadaşlar da eşlik ederdi. Şubenin ciddi ve yoğun havası bir anda değişir, resmi görevlerin, telefonların, dosyaların ve günlük telaşın arasında insan olduğumuzu hatırlatan güzel anlar yaşardık.

Sazın teline vurulan her mızrap, söylenen her türkü, paylaşılan her lokma aslında bizi birbirimize biraz daha bağlardı.

Bugün geriye dönüp baktığımda anlıyorum ki o günlerin güzelliği sadece yaptığımız görevlerde değildi. Birlikte gülmekte, birlikte yorulmakta, birlikte yemek yemekte, birlikte türkü söylemekteydi.

O yıllarda görev yaptığım arkadaşlarımla yalnızca aynı kurumun mensupları değildik. Aynı zamanda birbirimizin güvencesi, yeri geldiğinde birbirimizin ailesi gibiydik. Zor görevlerde birbirimize güvenmek, birbirimizin açığını kapatmak ve gerektiğinde hiç düşünmeden omuz omuza durmak mesleğin en önemli kurallarından biriydi.

Bazen saatlerce süren görevlerin ardından bir bardak çay, bazen öğle arasında yakılan bir mangal, bazen kazanılan ya da kaybedilen bir voleybol maçı, bazen de saz eşliğinde söylenen bir türkü…

Bugün bunların her biri gözümde birer fotoğraf karesi gibi.

Meslek hayatı sadece tutulan tutanaklardan, yapılan operasyonlardan, nöbetlerden ve resmi görevlerden ibaret değildir.

Meslek hayatı aynı zamanda insandır.

Dostluktur.

Güvendir.

Fedakârlıktır.

Bazen ailesinden, çocuğundan, kendi hayatından vazgeçip görevinin başında olmaktır.

Ve bazen de bütün bu ağır sorumlulukların arasında birlikte gülmeyi, birlikte yemek yemeyi ve hayatın küçük güzelliklerini paylaşmayı bilmektir.

Aradan yıllar geçti. O günlerin birçoğu bugün artık birer hatıra…

Kimi arkadaşlarımız emekli oldu, kimi başka görevlere gitti, kimi hayatını kaybetti. Ancak görev yaptığımız yıllarda kurulan dostluklar, yaşanan zorluklar ve paylaşılan anılar hiçbir zaman unutulmadı.

Belki bugün o günlerdeki gibi aynı sofranın etrafında toplanamıyoruz. Aynı voleybol sahasında karşı karşıya gelemiyoruz. Şubenin bir köşesinde çiğ köfte yoğurup saz eşliğinde türkü söyleyemiyoruz. Ama insanın yüreğinde bazı sofralar hiç dağılmaz.

Bazı türküler hiç susmaz.

Bazı dostlukların üzerinden yıllar geçse de sesi eksilmez.

Bu vesileyle, aynı görev çatısı altında birlikte çalıştığım, aynı sorumluluğu taşıdığım, iyi ve kötü günlerde omuz omuza olduğum tüm meslektaşlarımı saygı, sevgi ve vefa duygularımla anıyorum.

Aramızdan ayrılan, başta görev şehitlerimiz olmak üzere hayatını kaybeden tüm meslektaşlarıma Allah’tan rahmet, geride bıraktıkları ailelerine sabır diliyorum.

Halen görev başında olan meslektaşlarıma sağlık, huzur, başarı ve kazasız belasız hayırlı görevler diliyorum.

Emekli olan tüm meslektaşlarıma ise sağlıklı, huzurlu ve sevdikleriyle birlikte güzel bir ömür temenni ediyorum.

Çünkü meslek biter, makamlar geride kalır, üniforma çıkarılır…

Ama meslektaşlık, vefa ve birlikte yaşanan hatıralar insanın yüreğinde ömür boyu yaşamaya devam eder.

Belki bu satırları yıllar sonra okuyacak genç bir polis, bizim yaşadığımız dönemi biraz olsun anlayacak. Belki de görecek ki mesleğin en büyük mirası yalnızca yapılan görevler değil; meslek ahlakı, ekip ruhu, dayanışma, fedakârlık ve insanlık duygusudur.

Ben de bu anıları biraz bunun için kaleme alıyorum.

Yaşananları anlatmak, geçmişi hatırlamak ve o yıllarda birlikte yürüdüğümüz insanların hatırasını yaşatmak için…

Çünkü bazı görevler sona erer, bazı yollar biter, bazı insanlar aramızdan ayrılır; fakat gerçek dostluklar ve güzel hatıralar hiçbir zaman bitmez.

İşte meslek anıları biraz da bunun için vardır:

Unutulmamak ve unutturmamak için…

konvoy

MESLEK ANILARI

Konvoy

Yıl 2000…

Görev yerim Şanlıurfa Güvenlik Şube Müdürlüğü.

Dönemin Başbakanı Bülent Ecevit’in Şanlıurfa ziyareti nedeniyle günler öncesinden yoğun bir hazırlık başlamıştı. Güvenlik planları hazırlanıyor, güzergâhlar belirleniyor, toplantılar yapılıyor, en küçük ayrıntı bile titizlikle değerlendiriliyordu.

Devletin zirvesinden bir isim gelecekti ve doğal olarak herkes üzerine düşeni eksiksiz yapmaya çalışıyordu.

Hazırlık sürecinde yapılan toplantılardan birinde dikkatimi çeken bir konuşma yaşanmıştı. Dönemin Valisi, parti yöneticileriyle yaptığı görüşmede nazik bir şekilde:

— Şanlıurfa’da partinizin tabanı çok güçlü değil. İsterseniz Sayın Başbakan’ın ziyareti kapsamında devlet protokolünün de katkı sağlayacağı daha geniş katılımlı bir organizasyon planlayabiliriz, demişti.

Parti İl Başkanı ise kendinden emin bir tavırla cevap vermişti:

— Gerek yok Sayın Valim. Ben Sayın Başbakanı partimin önünde halkın omuzlarında görmek istiyorum.

O gün bu sözler toplantı salonunda kısa bir sessizlik oluşturmuştu.

Çünkü siyaset bazen beklentiler üzerine kuruluydu, hayat ise gerçekler üzerine…


Ziyaret günü geldi.

Sabah saatlerinde havalimanı adeta bir insan seline dönüşmüştü. Bayraklar dalgalanıyor, sloganlar yükseliyor, araç kuyrukları kilometrelerce uzanıyordu.

Görüntü etkileyiciydi.

Fotoğraf güçlüydü.

Kalabalık, objektiflere istenilen mesajı veriyordu.

Ancak sonradan öğrendiğimiz bazı bilgiler vardı ki olayın perde arkasını anlamamıza yardımcı olacaktı.

Anlatılanlara göre, havalimanına gelen araçların önemli bir kısmının yakıt masrafları parti teşkilatları tarafından karşılanmıştı. Çevre ilçe ve köylerden getirilen insanlar sabahın erken saatlerinde havalimanında yerlerini almışlardı.

Fakat kalabalığın bir kısmı Başbakan’ı karşılamak için oradaydı; programın tamamını takip etmek için değil.

Nitekim karşılama tamamlandıktan sonra Başbakan’ın konvoyu Halfeti yönüne hareket ettiğinde ilginç bir durum ortaya çıkmıştı.

Kavşak noktasına gelindiğinde araçların önemli bir bölümü konvoyu takip etmek yerine kendi güzergâhlarına yönelmişti.

Kimisi köyüne dönmüş…

Kimisi ilçesinin yolunu tutmuş…

Kimisi de günlük hayatına geri dönmüştü.

Aslında ortada bölünen bir konvoy değil, dağılan bir kalabalık vardı.

Ama bu gerçek henüz kimsenin görmek istemediği bir gerçekti.


Program kapsamında Sayın Başbakan, Birecik Barajı suları altında kalan yerleşim yerleri için Halfeti yakınlarında yapılan Köykent Projesi konutlarının teslim törenine katıldı.

Tören tamamlandı.

Konvoy yeniden il merkezine döndü.

Sıradaki program parti binası önündeki halk buluşmasıydı.

Fakat işte her şey tam o noktada değişti.

Sabah havalimanında görülen kalabalıktan eser yoktu.

Meydan beklenenden çok daha sakindi.

Parti binasının önünde yalnızca birkaç yüz kişi vardı.

Boşluk, kalabalıktan daha görünür hale gelmişti.

Ve bazen sessizlik, en yüksek sloganlardan daha fazla şey anlatır.


Bu manzara Sayın Başbakan’ın moralini ciddi şekilde bozmuştu.

Parti yöneticileri ise sebebi kendi içlerinde aramak yerine başka adreslerde aramaya başladılar.

Bir anda şu iddialar ortaya atıldı:

— Konvoy bölündü…

— İnsanlar yönlendirildi…

— Kalabalığın dağılması sağlandı…

— Bunun sorumlusu Valilik ve Emniyet Müdürlüğü…

Kısa sürede olay Ankara’ya kadar ulaştı.

Oklar dönemin Valisi ve İl Emniyet Müdürü’ne çevrildi.

Ardından müfettişler görevlendirildi.

Dosyalar açıldı.

İfadeler alındı.

Araştırmalar başladı.

Bir şehrin üzerine görünmez bir sis çökmüştü.

Çünkü bazen gerçek kaybolmaz; sadece önyargıların arkasında görünmez hale gelir.


Müfettişler oldukça kararlı ve biraz da önyargılı gelmişlerdi.

Telsiz kayıtları incelendi.

Şubelerden bilgiler toplandı.

Personelin ifadeleri alındı.

Ancak önemli bir sorun vardı.

Tedbir planında yer almasına rağmen bazı telsiz görüşmeleri haber merkezince kayıt altına alınmamıştı.

Eğer kayıtlar eksiksiz olsaydı mesele çok daha kısa sürede açıklığa kavuşacaktı.

Eksik kalan her kayıt ise şüpheyi büyütüyordu.


Tam o günlerde arkadaşlarla yaptığımız değerlendirmeler sırasında aklıma farklı bir ihtimal geldi.

Tedbir planında eskort araçlarından birinde sürekli kayıt yapan kamera sistemi bulunuyordu.

Belki de cevap oradaydı.

Hemen görüntüleri incelemeye başladık.

Saatler süren çalışmanın ardından kayıtlar tek tek izlendi.

Metrajlar çıkarıldı.

Ve sonunda aradığımız gerçek karşımıza çıktı.

Görüntülerde dönemin İl Emniyet Müdürü’nün açık ve net talimatları yer alıyordu:

— Konvoy bölünmeyecek.

— Hiçbir araç ayrılmayacak.

— Program planlandığı şekilde devam edecek.

İddiaların tam tersini gösteren kayıtlar elimizdeydi.

Gerçek, sessizce bir video kasetinin içinde saklanıyordu.


Durumu hemen İl Emniyet Müdürü’ne arz ettim.

Yüzündeki endişenin yerini ilk kez umut aldı.

Kendisine hazırladığım metrajları sundum ve görüntülerin müfettişlere izletilmesini teklif ettim.

Müdür Bey kabul etti.

Ancak müfettişlerle ilişkilerin gergin olması nedeniyle gösterimin kendi makamında değil, Güvenlik Şube’deki odamda yapılmasını istedi.

Hazırlıklara başladık.

Odamız küçük bir toplantı salonuna dönüştü.

Görüntü sistemi kuruldu.

Kasetler hazırlandı.

Metrajlar dosyalandı.

Misafirlerimiz için meyveler, kuruyemişler ve tatlılar ikram edildi.

Çünkü Anadolu’da bazen hakikatin kapısını açan anahtar, bir bardak çay ve samimi bir tebessüm olabilir.


Müfettişler geldi.

Görüntüler izlenmeye başladı.

Dakikalar ilerledikçe odadaki hava değişiyordu.

Başlangıçta sert olan yüz ifadeleri yumuşuyor…

Mesafeli bakışlar yerini anlayışa bırakıyordu.

Soruların tonu değişiyor…

Önyargılar sessizce geri çekiliyordu.

Çünkü gerçek ortaya çıktığında en güçlü iddialar bile gücünü kaybeder.

Gösterim sona erdiğinde müfettişlerin tavrı tamamen değişmişti.

İl Emniyet Müdürü de bunu fark etmişti.

Daha sonra bana dönerek:

— İlk defa rahatladılar. İlk defa oturup bir şeyler yiyip içtiler. İlk defa yüzleri güldü, demişti.

Ardından da sarılarak teşekkür etmişti.

Meslek hayatım boyunca unutamadığım teşekkürlerden biri buydu.


Aradan yıllar geçti.

Siyaset kendi yoluna gitti.

İnsanlar değişti.

Makamlar değişti.

Ama o gün bana önemli bir ders verdi.

Bazen insanlar kendi hatalarının sebebini başka yerde ararlar.

Bazen boş meydanların sorumluluğu güvenlik planlarına yüklenir.

Bazen kalabalıkların eksikliği bir komplonun sonucu sanılır.

Oysa gerçek çok daha sade olabilir.

O gün bölünen şey konvoy değildi.

Dağılan şey beklentilerdi.

Sabah havalimanında çekilen fotoğraf ile öğleden sonra parti binasının önündeki manzara arasındaki fark, güvenlik tedbirlerinden değil; hayatın kendi gerçeğinden kaynaklanıyordu.

Çünkü meydanları doldurmak kolaydır.

Gönülleri doldurmak ise zordur.

Ve meslek hayatım boyunca şunu öğrendim:

Gerçek bazen yüksek sesle konuşmaz.

Bir kasetin içinde sessizce bekler.

Doğru zamanı geldiğinde de bütün gürültüleri susturur.

sessiz çığlık 4 ocağa düşen ateş

GÜNCEL 
SESSİZ ÇIĞLIK – 4
OCAĞA DÜŞEN ATEŞ
Bir haber düşer ekrana…
Bir cümle…
Bir polis şehit oldu…
Bir başka insan hayatına son verdi…
iki acılı aile,
iki yıkılmış ocak, 
iki ayrı hayat hikâyesi…
İstanbul Esenyurt’ta yaşanan ve basına yansıyan olay….
Görevi başında uygulama yapan bir trafik polisi hayatını kaybetti…
Üzücü olan Olayın diğer tarafında da emekli bir polis memuru…
İki insan…
İki aile…
İki acı…
Kim suçlu?
Görevini yapan polis mi?
Geçinebilmek için ek iş yapmak zorunda kalan emekli polis mi..?
Polislerin ekonomik 
ve sosyal sorunları…
çözülemeyen sorunlar…
Polis emekli olunca ne değişir /ne değiştiriyor?
Polis emekli olunca, haklarının önemli bir bölümünü kaybediyor…
Aile yardımları, emniyet hizmetleri tazminatı vb…
Çalışırken aldığı ücret emeklilikte  neredeyse yarı yarıya düşüyor…
 
Makasın açılması, emekliyi yeniden çalışmaya zorluyor….
Emeklilikte hayat mı  ucuzluyor ?
Kira,
Elektrik, su,
doğalgaz daha mı ucuz oluyor?
Ya da 
Market alışverişi,
Çocukların ihtiyaçları azalıyor mu…?
Tam tersine;
insan yaşlandıkça sağlık giderleri, 
aile sorumlulukları
 ve hayatın diğer yükleri daha da ağırlaşıyor….
Emekli polis namerde muhtaç olmamak için çalışır …
Zevkinden değil…
Lüks içinde yaşamak için değil, geçinebilmek için çalışıyor çalışıyor emekli…
Kimi çocuğunun okul masrafını karşılamak, 
Kimi kirasını ödeyebilmek 
Kimi borcunu kapatabilmek,
Kimi de kimseye muhtaç olmadan yaşamak için çalışıyor /çalışmak zorunda kalıyor emekli…
Emekli de olsa bir polis aynı zamanda;
O da bir baba…
O da bir eş…
O da bir insan…
O da ay sonunda hesabını yapmak zorunda….
Somut olayda ;
Korsan taşımacılık elbette hukuki sonuçları olan bir ihlal…
Kuralların uygulanması gerekir.
Sadece cezayı artırarak toplumsal sorunu çözebilir mi?
Araç bağlanacak…
Ehliyete el konulacak…
Yüksek miktarda para cezası uygulanacak…
Peki bu cezayı ödeyemeyecek durumda olan insan ne yapacak?
Hukuk uygulanırken ekonomik ve sosyal şartları da konuşmak  gerekmez mi?
Problemi sadece sonuç üzerinden değerlendirmek yeterli midir?
Konuya mikro açıdan değil makro açıdan bakmak gerekmez mi?
Yıllardır polis teşkilatında kıyafet değişikliklerini konuşulur…
Pantolonun şeridi…
Şapkanın modeli…
Üniformanın rengi…
Ya polisin 
Çalışma şartları…
Ekonomik güvence…
Aile hayatı…
Psikolojik destek…
Emeklilikte insan onuruna yakışır bir yaşam…
Çok ilginçtir 90 lı yıllarda 
 göreve başladığımda çalışma düzenleri tartışılıyordu.
Yıllar geçti.
Emekli olalı da yıllar oldu.
Fakat polislerin çalışma şartları hâlâ tartışılıyor.
12/12…
12/24…
12/36…
mı olsun …
Bayram…
Resmî tören…
Seçim…
Açılış,
Miting…
Ziyaret…
Maç…
Konser…
Afet…
Güvenlik operasyonu…
Her  gün  özel…
Her özel gün özel bir görev…
Mesele sadece çalışma şartları mıdır?
Psikolojik baskı,
Stres
Gergin ortam..
Mobbing 
Görevini eksiksiz yap beklentisi…
Ekonomik sıkıntılar…
Bir tarafta ay sonununu getirebilme stresi. 
Bir tarafta insanların güvenliğini sağlama…
Omuzlarda ağır bir  yük.
Polisin yaşadığı stres sadece polisi mi etkiliyor?
Eşini,
Çocuğunu,
Ailesini de  etkiliyor…
Eve geldiğinde üniformasını çıkaran polis,
gün içinde yaşadığı psikolojik yükü  kapının dışında çıkarıp bırakamaz…
Her polis intiharı 
bir insan hayatıdır….
Ardında 
Bir anne,
Bir baba,
Bir eş ,
Bir çocuk ,
Bir arkadaş,
Bir meslektaş  bırakır…
polis intiharı  nedenleri birkaç cümleyle geçiştirilemez.
Polisin psikolojik sağlığı için  ne yapılıyor?/
yapıyoruz?
Polis, 
Türk toplumunun dışında bir sınıf değildir…
Öğretmenin çocuğu,
Doktorun kardeşi,
Madencinin evladı,
İşçinin oğlu,
Avukatın yakını,
Öğrencinin babası,
Gazinin evladı,
Siyasetçilerin   ailesinde de  polis vardır.
Çünkü polis bu toplumun içinden çıkar/çıkmaktadır…
Polis toplum için çalışır, güvenliği için gecesini gündüzüne katar….
Polis;
Geçim derdini mi?,
Fazla görevi mi?
Amir  talimatını mı düşünsün?
Benim  kim olduğumu biliyor musun?diyenlerin  babasını mı araştırıp bulsun?
Çocuklarının büyüdüğünü uzaktan mı izlesin?
Eşinin yalnızlığını mı düşünsün?
Emekli olduğunda ekonomik geleceğini mi düşünsün?
Yoksa bütün bunları bir kenara bırakıp sadece görevini mi yapsın?
Somut olayda, iki ailenin acısını konuşuluyor…
Bir tarafta görevi başında hayatını kaybeden bir polis memuru…
Diğer tarafta yaşanan olayın ardından hayatını kaybeden emekli bir polis memuru…
Geri dönüşü yok..
Acısı büyük…
İki evde de artık bir sandalye boş.
İki sofrada bir tabak eksik…
İki çocuk, iki eş, iki anne-baba belki de aynı soruyu kendi içinde soruyor:
“Neden?”
Biz ise hâlâ suçluyu arıyoruz…
Görevini yapan polis suçlu değildir.
Geçinmek için mücadele eden emekliyi de peşinen suçlu ilan etmek çözüm değildir…
Önemli olan insanları çaresizliğin kıyısına getiren şartları değiştirebilmektir…
Polisi görevdeykende  ve  emekli olduğunda da insanca yaşayabileceği bir ekonomik düzen sağlaybilmektir…
Rahmetli meslektaşlarıma  Allah’tan rahmet diliyorum.
Mekânları cennet olsun.
Geride kalan ailelerine sabır diliyorum.
Keşke elimizden daha fazlası gelse…

MESLEK ANILARI müfettiş

MESLEK ANILARI

Müfettiş
Yıl 1996…
Yer Şanlıurfa…
O dönem Şanlıurfa Yenişehir Karakolu Amirliği görevini yürütüyordum. Meslekte henüz yolun başlarındaydım. Olayların yalnızca görünen yüzüyle yetinmemeyi, insanların davranışlarının ardındaki görünmez hikâyeleri anlamaya çalışıyordum.
İl Emniyet Müdürü sert mizacıyla tanınan biriydi. Hakkında, personele karşı zaman zaman kaba davrandığına dair çeşitli söylentiler dolaşırdı. Doğruyu yanlışı bilinmezdi ama adı geçtiğinde birçok kişinin sesi kısılır, yüz ifadeleri değişirdi. Makamın ağırlığıyla kişiliğinin sertliği birbirine karışmış gibiydi.
Bir gün karakoldan bir iş için Emniyet Müdürlüğüne gitmiştim. Müdürlük bahçesinde dikkatimi çeken bir manzara oldu.
İl Emniyet Müdürü binadan çıkarken, bahçe kapısının yanında sandalyede oturan bir personel ayağa kalkmadı. Ne selam verdi ne de herhangi bir harekette bulundu. Müdür de bunu fark etmişti.
Dışarıdan bakıldığında bu davranış açık bir saygısızlık gibi görünüyordu.
Ancak meslek hayatı bana erken yaşlarda önemli bir şey öğretmişti: İnsanları yargılamadan önce hikâyelerini bilmek gerekir.
Merak ettim. Konuyu araştırdım ve ilgili personelle görüştüm. Dinlediklerim, basit gibi görünen bir davranışın arkasında yılların biriktirdiği kırgınlıkların saklı olduğunu gösteriyordu.
Meğer bu personel yıllar önce siyasi bir soruşturma nedeniyle meslekten uzaklaştırılmıştı. Uzun süren hukuk mücadelesinin ardından mahkeme kararıyla görevine geri dönmeye hak kazanmıştı.
Yeniden polis olacağı gün, yıllardır özlemini çektiği üniformasına kavuşmanın heyecanıyla Emniyet Müdürlüğünün yolunu tutmuştu.
Üzerinde özenle giyilmiş bir takım elbise vardı. Elinde ise o yılların meşhur James Bond tipi evrak çantalarından biri…
Belki de hayatında yeni bir sayfa açacağını düşünüyordu.
İl Emniyet Müdürü ile görüşmek istemiş, durumunu özel kaleme anlatmaya çalışmıştı. Tam o sırada ilginç bir tesadüf yaşanmış.
Emniyet Müdürü makam odasından çıkmış. O gün Ankara’dan gelecek bir müfettişi bekliyormuş. Karşısında takım elbiseli, çantalı birini görünce onu beklediği müfettiş sanmış.
Yüzüne sıcak bir tebessüm yerleşmiş.
— Hoş geldiniz efendim…
Şaşkınlıktan ne diyeceğini bilemeyen personel bir şeyler anlatmaya çalışmış ama müdür sözünü kesmiş.
— Buyurun efendim, buyurun…
Birlikte makam odasına geçmişler.
Müdür son derece nazik davranıyormuş.
— Kahvenizi nasıl alırsınız?
Personel her fırsatta durumu açıklamaya çalışıyormuş.
— Müdürüm, ben aslında…
— Önce kahvenizi için efendim…
Nihayet uygun bir an yakalayınca gerçeği söylemiş:
— Müdürüm, ben müfettiş değilim. Yıllar önce görevden uzaklaştırılmıştım. Mahkeme kararıyla göreve döndüm. İşlemlerim için geldim.
İşte ne olduysa o andan sonra olmuş.
Birkaç dakika önceki güler yüz kaybolmuş. Sıcak karşılama yerini sertliğe bırakmış. Personel, makam odasından çıktığında yanında yalnızca evrak çantası değil, incinmiş bir gurur da taşıyormuş.
İnsan bazen bir sözle kırılır, bazen bir bakışla.
Bazen de kendisine gösterilen değerin aslında kendisine değil, sahip olduğu sanılan makama veya unvana verildiğini fark ettiğinde…
Yıllar sonra müdürlük bahçesinde ayağa kalkmayan o personeli düşündüğümde, davranışının ardındaki nedeni daha iyi anlayabiliyordum.
Belki yaptığı doğru değildi.
Belki protokol kuralları açısından eleştirilebilirdi.
Ama insan ruhu her zaman yönetmeliklere göre hareket etmez.
Bazı kırgınlıklar vardır; zaman geçer, yıllar değişir, insanlar yaşlanır ama o kırgınlıklar insanın içinde sessizce yaşamaya devam eder.
Dışarıdan umursamazlık gibi görünen bir davranışın altında bazen incinmiş bir onur, bazen unutulamayan bir hatıra, bazen de derin bir hayal kırıklığı bulunur.
Aradan uzun yıllar geçti.
Bugün bu olayı hatırladığımda aklımda kalan ne müdürün öfkesi ne de personelin tavrıdır.
Aklımda kalan, insanların yalnızca gördüğümüz anlardan ibaret olmadığı gerçeğidir.
Çünkü her insan, görünenden daha büyük bir hikâye taşır.
Kimi zaman yıllarca anlatılmayan bir kırgınlık, tek bir davranışın sebebi olabilir.
Meslek hayatında öğrendiğim en önemli derslerden biri de budur:
Her davranışın bir sebebi, her sebebin de bilinmeyen bir hikâyesi vardır.
İnsanlar çoğu zaman yaşadıklarını unutmazlar; sadece anlatmayı bırakırlar.
Bu yüzden bir insanı yargılamadan önce onu dinlemek gerekir.
Çünkü insanlar yalnızca bugünlerinden ibaret değildir; biraz da yaşadıklarıdır.
Ve bazen hayatımızda en derin izi bırakan şey, yaşanan olayın kendisi değil; o olayın bize kendimizi nasıl hissettirdiğidir.
“İnsanların davranışlarını anlamak istiyorsanız, önce yaralarını anlamaya çalışın.” Bu sözün kime ait olduğu önemli değildir; önemli olan taşıdığı hakikattir.
Çünkü görünmeyen yaralar, çoğu zaman görünen davranışlardan daha derindir.

MESLEK ANILARI — Bir Telefon, İki Talimat

Yer Şanlıurfa… 
Yıllar 2000’li yılların başı… 
Güvenlik Şube Müdürlüğü’nde görev yaptığım dönemlerden biriydi.
Bir gün İl Emniyet Müdürü beni makamına çağırdı. 
O yıllarda makama çağrılmanın ne anlama gelebileceğini bilenlerden olduğum için her zamanki gibi tedbirliydim. 
İçeri girdim. Masasının üzerindeki not kâğıdını uzatarak:
“Yaz…” dedi.
Ben ise ajandamı açarak söylediklerini tek tek not almaya başladım.
Konu, o dönemde bölgede oldukça etkin ve kamuoyunda tanınan bir dernekti. Müdür, dernek başkanı da dâhil olmak üzere bazı kişiler hakkında işlem yapılmasını, ifadelerinin alınmasını ve evrakın Cumhuriyet Savcılığına gönderilmesini istedi.
Talimatı dinledikten sonra, saygı çerçevesinde düşüncemi ifade ettim.
“Sayın Müdürüm, ortada somut bir suç unsuru görünmüyor. Bu şartlarda ifade alınmasının usul açısından da uygun olmayacağını değerlendiriyorum.” dedim.
Bu değerlendirmem hoş karşılanmadı. Ses tonu sertleşti. Talimatın yerine getirilmesini istedi.
Emir emirdi…
Bunun üzerine dernek başkanını şubeye davet ettim. Kendisiyle görüştük. Hukuken “şüpheli” sıfatı oluşturacak bir durum bulunmadığından, ifadesini bu kapsamda değil, bilgi ve beyanına başvurmak suretiyle aldık.
Dernek Başkanı yaşananlara şaşkınlıkla baktı.
“Burada bir tuhaflık var.” dedi.
“Bu iş böyle olmaz. Hafta sonu partimizin kongresi var. Ankara’da olacağım. İçişleri Bakanı ile görüşeceğim. Bu konuyu da bizzat anlatacağım.”
Ben ise sadece görevimi yaptığımı söyledim.
“Takdir sizindir.” demekle yetindim.
Aradan birkaç gün geçti.
Önce Bakanlık Özel Kalemi aradı. Ardından İçişleri Bakanının talimatıyla konu hakkında bilgi istediler. Neden işlem yapıldığı, hangi gerekçeyle ifadeye başvurulduğu soruldu.
Ben de sakin bir şekilde;
“Ortada herhangi bir suç isnadı bulunmadığını, yalnızca bilgi ve beyanına başvurulduğunu, işlemin bu kapsamda yapıldığını.” ifade ettim.
Telefon kapandı.
Henüz 3-5 dakika  geçmişti ki bu kez İl Emniyet Müdürü aradı.
Sesi oldukça sertti.
“Bu dernekle ilgili neden işlem yaptınız? Kim verdi bu emri? Sakın hiçbir işlem yapmayın!”
Şaşkınlık içinde;
“Sayın Müdürüm, bu işlem sizin makamınızda, bizzat verdiğiniz talimat doğrultusunda yapıldı…” demeye çalıştım.
Fakat sözümü tamamlamama fırsat vermedi.
Sesini daha da yükseltti, ardından telefonu yüzüme kapattı.
Daha önce bizzat verilen talimat, birkaç gün sonra sanki hiç verilmemişti.
O gün bir kez daha anladım ki devlet görevinde bazen en ağır yük, yapılan iş değil; verilen emrin daha sonra inkâr edilmesidir.
Meslek hayatı insana sadece kanunları öğretmez. İnsan tabiatını, makamların ağırlığını, siyasetin bürokrasi üzerindeki etkisini ve bazen de hafızaların ne kadar kısa olabileceğini de öğretir.
Aradan uzun yıllar geçti.
Bugün dönüp baktığımda, aklımda kalan ne yükselen seslerdir ne de kapanan telefonlar…
Aklımda kalan tek şey, vicdanımın o gün de bana aynı cümleyi söylemiş olmasıdır:
“Devlet görevinde en güvenli liman, hukuktur. Emirler değişebilir; makamlar değişebilir; insanlar değişebilir. Ama hukuk ve vicdan, insanın ömür boyu taşıdığı en sağlam referanstır.”