sessiz çığlık 4 ocağa düşen ateş

GÜNCEL 
SESSİZ ÇIĞLIK – 4
OCAĞA DÜŞEN ATEŞ
Bir haber düşer ekrana…
Bir cümle…
Bir polis şehit oldu…
Bir başka insan hayatına son verdi…
iki acılı aile,
iki yıkılmış ocak, 
iki ayrı hayat hikâyesi…
İstanbul Esenyurt’ta yaşanan ve basına yansıyan olay….
Görevi başında uygulama yapan bir trafik polisi hayatını kaybetti…
Üzücü olan Olayın diğer tarafında da emekli bir polis memuru…
İki insan…
İki aile…
İki acı…
Kim suçlu?
Görevini yapan polis mi?
Geçinebilmek için ek iş yapmak zorunda kalan emekli polis mi..?
Polislerin ekonomik 
ve sosyal sorunları…
çözülemeyen sorunlar…
Polis emekli olunca ne değişir /ne değiştiriyor?
Polis emekli olunca, haklarının önemli bir bölümünü kaybediyor…
Aile yardımları, emniyet hizmetleri tazminatı vb…
Çalışırken aldığı ücret emeklilikte  neredeyse yarı yarıya düşüyor…
 
Makasın açılması, emekliyi yeniden çalışmaya zorluyor….
Emeklilikte hayat mı  ucuzluyor ?
Kira,
Elektrik, su,
doğalgaz daha mı ucuz oluyor?
Ya da 
Market alışverişi,
Çocukların ihtiyaçları azalıyor mu…?
Tam tersine;
insan yaşlandıkça sağlık giderleri, 
aile sorumlulukları
 ve hayatın diğer yükleri daha da ağırlaşıyor….
Emekli polis namerde muhtaç olmamak için çalışır …
Zevkinden değil…
Lüks içinde yaşamak için değil, geçinebilmek için çalışıyor çalışıyor emekli…
Kimi çocuğunun okul masrafını karşılamak, 
Kimi kirasını ödeyebilmek 
Kimi borcunu kapatabilmek,
Kimi de kimseye muhtaç olmadan yaşamak için çalışıyor /çalışmak zorunda kalıyor emekli…
Emekli de olsa bir polis aynı zamanda;
O da bir baba…
O da bir eş…
O da bir insan…
O da ay sonunda hesabını yapmak zorunda….
Somut olayda ;
Korsan taşımacılık elbette hukuki sonuçları olan bir ihlal…
Kuralların uygulanması gerekir.
Sadece cezayı artırarak toplumsal sorunu çözebilir mi?
Araç bağlanacak…
Ehliyete el konulacak…
Yüksek miktarda para cezası uygulanacak…
Peki bu cezayı ödeyemeyecek durumda olan insan ne yapacak?
Hukuk uygulanırken ekonomik ve sosyal şartları da konuşmak  gerekmez mi?
Problemi sadece sonuç üzerinden değerlendirmek yeterli midir?
Konuya mikro açıdan değil makro açıdan bakmak gerekmez mi?
Yıllardır polis teşkilatında kıyafet değişikliklerini konuşulur…
Pantolonun şeridi…
Şapkanın modeli…
Üniformanın rengi…
Ya polisin 
Çalışma şartları…
Ekonomik güvence…
Aile hayatı…
Psikolojik destek…
Emeklilikte insan onuruna yakışır bir yaşam…
Çok ilginçtir 90 lı yıllarda 
 göreve başladığımda çalışma düzenleri tartışılıyordu.
Yıllar geçti.
Emekli olalı da yıllar oldu.
Fakat polislerin çalışma şartları hâlâ tartışılıyor.
12/12…
12/24…
12/36…
mı olsun …
Bayram…
Resmî tören…
Seçim…
Açılış,
Miting…
Ziyaret…
Maç…
Konser…
Afet…
Güvenlik operasyonu…
Her  gün  özel…
Her özel gün özel bir görev…
Mesele sadece çalışma şartları mıdır?
Psikolojik baskı,
Stres
Gergin ortam..
Mobbing 
Görevini eksiksiz yap beklentisi…
Ekonomik sıkıntılar…
Bir tarafta ay sonununu getirebilme stresi. 
Bir tarafta insanların güvenliğini sağlama…
Omuzlarda ağır bir  yük.
Polisin yaşadığı stres sadece polisi mi etkiliyor?
Eşini,
Çocuğunu,
Ailesini de  etkiliyor…
Eve geldiğinde üniformasını çıkaran polis,
gün içinde yaşadığı psikolojik yükü  kapının dışında çıkarıp bırakamaz…
Her polis intiharı 
bir insan hayatıdır….
Ardında 
Bir anne,
Bir baba,
Bir eş ,
Bir çocuk ,
Bir arkadaş,
Bir meslektaş  bırakır…
polis intiharı  nedenleri birkaç cümleyle geçiştirilemez.
Polisin psikolojik sağlığı için  ne yapılıyor?/
yapıyoruz?
Polis, 
Türk toplumunun dışında bir sınıf değildir…
Öğretmenin çocuğu,
Doktorun kardeşi,
Madencinin evladı,
İşçinin oğlu,
Avukatın yakını,
Öğrencinin babası,
Gazinin evladı,
Siyasetçilerin   ailesinde de  polis vardır.
Çünkü polis bu toplumun içinden çıkar/çıkmaktadır…
Polis toplum için çalışır, güvenliği için gecesini gündüzüne katar….
Polis;
Geçim derdini mi?,
Fazla görevi mi?
Amir  talimatını mı düşünsün?
Benim  kim olduğumu biliyor musun?diyenlerin  babasını mı araştırıp bulsun?
Çocuklarının büyüdüğünü uzaktan mı izlesin?
Eşinin yalnızlığını mı düşünsün?
Emekli olduğunda ekonomik geleceğini mi düşünsün?
Yoksa bütün bunları bir kenara bırakıp sadece görevini mi yapsın?
Somut olayda, iki ailenin acısını konuşuluyor…
Bir tarafta görevi başında hayatını kaybeden bir polis memuru…
Diğer tarafta yaşanan olayın ardından hayatını kaybeden emekli bir polis memuru…
Geri dönüşü yok..
Acısı büyük…
İki evde de artık bir sandalye boş.
İki sofrada bir tabak eksik…
İki çocuk, iki eş, iki anne-baba belki de aynı soruyu kendi içinde soruyor:
“Neden?”
Biz ise hâlâ suçluyu arıyoruz…
Görevini yapan polis suçlu değildir.
Geçinmek için mücadele eden emekliyi de peşinen suçlu ilan etmek çözüm değildir…
Önemli olan insanları çaresizliğin kıyısına getiren şartları değiştirebilmektir…
Polisi görevdeykende  ve  emekli olduğunda da insanca yaşayabileceği bir ekonomik düzen sağlaybilmektir…
Rahmetli meslektaşlarıma  Allah’tan rahmet diliyorum.
Mekânları cennet olsun.
Geride kalan ailelerine sabır diliyorum.
Keşke elimizden daha fazlası gelse…

MESLEK ANILARI müfettiş

MESLEK ANILARI

Müfettiş
Yıl 1996…
Yer Şanlıurfa…
O dönem Şanlıurfa Yenişehir Karakolu Amirliği görevini yürütüyordum. Meslekte henüz yolun başlarındaydım. Olayların yalnızca görünen yüzüyle yetinmemeyi, insanların davranışlarının ardındaki görünmez hikâyeleri anlamaya çalışıyordum.
İl Emniyet Müdürü sert mizacıyla tanınan biriydi. Hakkında, personele karşı zaman zaman kaba davrandığına dair çeşitli söylentiler dolaşırdı. Doğruyu yanlışı bilinmezdi ama adı geçtiğinde birçok kişinin sesi kısılır, yüz ifadeleri değişirdi. Makamın ağırlığıyla kişiliğinin sertliği birbirine karışmış gibiydi.
Bir gün karakoldan bir iş için Emniyet Müdürlüğüne gitmiştim. Müdürlük bahçesinde dikkatimi çeken bir manzara oldu.
İl Emniyet Müdürü binadan çıkarken, bahçe kapısının yanında sandalyede oturan bir personel ayağa kalkmadı. Ne selam verdi ne de herhangi bir harekette bulundu. Müdür de bunu fark etmişti.
Dışarıdan bakıldığında bu davranış açık bir saygısızlık gibi görünüyordu.
Ancak meslek hayatı bana erken yaşlarda önemli bir şey öğretmişti: İnsanları yargılamadan önce hikâyelerini bilmek gerekir.
Merak ettim. Konuyu araştırdım ve ilgili personelle görüştüm. Dinlediklerim, basit gibi görünen bir davranışın arkasında yılların biriktirdiği kırgınlıkların saklı olduğunu gösteriyordu.
Meğer bu personel yıllar önce siyasi bir soruşturma nedeniyle meslekten uzaklaştırılmıştı. Uzun süren hukuk mücadelesinin ardından mahkeme kararıyla görevine geri dönmeye hak kazanmıştı.
Yeniden polis olacağı gün, yıllardır özlemini çektiği üniformasına kavuşmanın heyecanıyla Emniyet Müdürlüğünün yolunu tutmuştu.
Üzerinde özenle giyilmiş bir takım elbise vardı. Elinde ise o yılların meşhur James Bond tipi evrak çantalarından biri…
Belki de hayatında yeni bir sayfa açacağını düşünüyordu.
İl Emniyet Müdürü ile görüşmek istemiş, durumunu özel kaleme anlatmaya çalışmıştı. Tam o sırada ilginç bir tesadüf yaşanmış.
Emniyet Müdürü makam odasından çıkmış. O gün Ankara’dan gelecek bir müfettişi bekliyormuş. Karşısında takım elbiseli, çantalı birini görünce onu beklediği müfettiş sanmış.
Yüzüne sıcak bir tebessüm yerleşmiş.
— Hoş geldiniz efendim…
Şaşkınlıktan ne diyeceğini bilemeyen personel bir şeyler anlatmaya çalışmış ama müdür sözünü kesmiş.
— Buyurun efendim, buyurun…
Birlikte makam odasına geçmişler.
Müdür son derece nazik davranıyormuş.
— Kahvenizi nasıl alırsınız?
Personel her fırsatta durumu açıklamaya çalışıyormuş.
— Müdürüm, ben aslında…
— Önce kahvenizi için efendim…
Nihayet uygun bir an yakalayınca gerçeği söylemiş:
— Müdürüm, ben müfettiş değilim. Yıllar önce görevden uzaklaştırılmıştım. Mahkeme kararıyla göreve döndüm. İşlemlerim için geldim.
İşte ne olduysa o andan sonra olmuş.
Birkaç dakika önceki güler yüz kaybolmuş. Sıcak karşılama yerini sertliğe bırakmış. Personel, makam odasından çıktığında yanında yalnızca evrak çantası değil, incinmiş bir gurur da taşıyormuş.
İnsan bazen bir sözle kırılır, bazen bir bakışla.
Bazen de kendisine gösterilen değerin aslında kendisine değil, sahip olduğu sanılan makama veya unvana verildiğini fark ettiğinde…
Yıllar sonra müdürlük bahçesinde ayağa kalkmayan o personeli düşündüğümde, davranışının ardındaki nedeni daha iyi anlayabiliyordum.
Belki yaptığı doğru değildi.
Belki protokol kuralları açısından eleştirilebilirdi.
Ama insan ruhu her zaman yönetmeliklere göre hareket etmez.
Bazı kırgınlıklar vardır; zaman geçer, yıllar değişir, insanlar yaşlanır ama o kırgınlıklar insanın içinde sessizce yaşamaya devam eder.
Dışarıdan umursamazlık gibi görünen bir davranışın altında bazen incinmiş bir onur, bazen unutulamayan bir hatıra, bazen de derin bir hayal kırıklığı bulunur.
Aradan uzun yıllar geçti.
Bugün bu olayı hatırladığımda aklımda kalan ne müdürün öfkesi ne de personelin tavrıdır.
Aklımda kalan, insanların yalnızca gördüğümüz anlardan ibaret olmadığı gerçeğidir.
Çünkü her insan, görünenden daha büyük bir hikâye taşır.
Kimi zaman yıllarca anlatılmayan bir kırgınlık, tek bir davranışın sebebi olabilir.
Meslek hayatında öğrendiğim en önemli derslerden biri de budur:
Her davranışın bir sebebi, her sebebin de bilinmeyen bir hikâyesi vardır.
İnsanlar çoğu zaman yaşadıklarını unutmazlar; sadece anlatmayı bırakırlar.
Bu yüzden bir insanı yargılamadan önce onu dinlemek gerekir.
Çünkü insanlar yalnızca bugünlerinden ibaret değildir; biraz da yaşadıklarıdır.
Ve bazen hayatımızda en derin izi bırakan şey, yaşanan olayın kendisi değil; o olayın bize kendimizi nasıl hissettirdiğidir.
“İnsanların davranışlarını anlamak istiyorsanız, önce yaralarını anlamaya çalışın.” Bu sözün kime ait olduğu önemli değildir; önemli olan taşıdığı hakikattir.
Çünkü görünmeyen yaralar, çoğu zaman görünen davranışlardan daha derindir.

MESLEK ANILARI — Bir Telefon, İki Talimat

Yer Şanlıurfa… 
Yıllar 2000’li yılların başı… 
Güvenlik Şube Müdürlüğü’nde görev yaptığım dönemlerden biriydi.
Bir gün İl Emniyet Müdürü beni makamına çağırdı. 
O yıllarda makama çağrılmanın ne anlama gelebileceğini bilenlerden olduğum için her zamanki gibi tedbirliydim. 
İçeri girdim. Masasının üzerindeki not kâğıdını uzatarak:
“Yaz…” dedi.
Ben ise ajandamı açarak söylediklerini tek tek not almaya başladım.
Konu, o dönemde bölgede oldukça etkin ve kamuoyunda tanınan bir dernekti. Müdür, dernek başkanı da dâhil olmak üzere bazı kişiler hakkında işlem yapılmasını, ifadelerinin alınmasını ve evrakın Cumhuriyet Savcılığına gönderilmesini istedi.
Talimatı dinledikten sonra, saygı çerçevesinde düşüncemi ifade ettim.
“Sayın Müdürüm, ortada somut bir suç unsuru görünmüyor. Bu şartlarda ifade alınmasının usul açısından da uygun olmayacağını değerlendiriyorum.” dedim.
Bu değerlendirmem hoş karşılanmadı. Ses tonu sertleşti. Talimatın yerine getirilmesini istedi.
Emir emirdi…
Bunun üzerine dernek başkanını şubeye davet ettim. Kendisiyle görüştük. Hukuken “şüpheli” sıfatı oluşturacak bir durum bulunmadığından, ifadesini bu kapsamda değil, bilgi ve beyanına başvurmak suretiyle aldık.
Dernek Başkanı yaşananlara şaşkınlıkla baktı.
“Burada bir tuhaflık var.” dedi.
“Bu iş böyle olmaz. Hafta sonu partimizin kongresi var. Ankara’da olacağım. İçişleri Bakanı ile görüşeceğim. Bu konuyu da bizzat anlatacağım.”
Ben ise sadece görevimi yaptığımı söyledim.
“Takdir sizindir.” demekle yetindim.
Aradan birkaç gün geçti.
Önce Bakanlık Özel Kalemi aradı. Ardından İçişleri Bakanının talimatıyla konu hakkında bilgi istediler. Neden işlem yapıldığı, hangi gerekçeyle ifadeye başvurulduğu soruldu.
Ben de sakin bir şekilde;
“Ortada herhangi bir suç isnadı bulunmadığını, yalnızca bilgi ve beyanına başvurulduğunu, işlemin bu kapsamda yapıldığını.” ifade ettim.
Telefon kapandı.
Henüz 3-5 dakika  geçmişti ki bu kez İl Emniyet Müdürü aradı.
Sesi oldukça sertti.
“Bu dernekle ilgili neden işlem yaptınız? Kim verdi bu emri? Sakın hiçbir işlem yapmayın!”
Şaşkınlık içinde;
“Sayın Müdürüm, bu işlem sizin makamınızda, bizzat verdiğiniz talimat doğrultusunda yapıldı…” demeye çalıştım.
Fakat sözümü tamamlamama fırsat vermedi.
Sesini daha da yükseltti, ardından telefonu yüzüme kapattı.
Daha önce bizzat verilen talimat, birkaç gün sonra sanki hiç verilmemişti.
O gün bir kez daha anladım ki devlet görevinde bazen en ağır yük, yapılan iş değil; verilen emrin daha sonra inkâr edilmesidir.
Meslek hayatı insana sadece kanunları öğretmez. İnsan tabiatını, makamların ağırlığını, siyasetin bürokrasi üzerindeki etkisini ve bazen de hafızaların ne kadar kısa olabileceğini de öğretir.
Aradan uzun yıllar geçti.
Bugün dönüp baktığımda, aklımda kalan ne yükselen seslerdir ne de kapanan telefonlar…
Aklımda kalan tek şey, vicdanımın o gün de bana aynı cümleyi söylemiş olmasıdır:
“Devlet görevinde en güvenli liman, hukuktur. Emirler değişebilir; makamlar değişebilir; insanlar değişebilir. Ama hukuk ve vicdan, insanın ömür boyu taşıdığı en sağlam referanstır.”

GÜNCEL SESSİZ ÇIĞLIK Polis intiharları

GÜNCEL 
SESSİZ ÇIĞLIK
Polis intiharları 3
Yıllardır polisin derdi  dinlemedi..
Belki de en büyük yanılgı, polisin güçlü görünmesini güçlü olduğu sanmak oldu…
insan, üniformanın  içinde de insandır…
Yorulur…
Kırılır…
Tükenir…
Bazen konuşamaz.
konuşsa da kimse duymaz…
Sessizlik en yüksek çığlıktır anlayana….
Son günlerde gelen acı haberler, 
sessiz çığlığın artık görmezden gelinemeyecek kadar büyüdüğünü göster miyor mu?
Bir günde dört emniyet mensubumuzu ve bir polis eşini kaybettik…
Geride  kaybedilen hayatlar…
anneler…
Babalar…
Eşler…
Çocuklar…
Yarım kalmış hayaller…
Cevapsız kalan onlarca soru…
Peki hiç düşünüldü mü?
yıllarca gecesini gündüzüne katarak çalışan polis  ne yaşıyor?/neler yaşıyor?
Bitmeyen nöbetler…
Ağır mesailer…
Düzensiz çalışma saatleri…
Sürekli değişen görev yerleri..
Tayin ve sürgün endişesi…
Mobbing…
Yalnızlık…
Bunların üzerine bir de  geçim derdi…
Omuzlara yüklenen yük, mesai bitiminde karakolda kalmıyor…
Eve geliyor…
Çocuğunun gözlerine bakarken sessizce büyüyor yorgunluk…
Eşinin üniformasına bakarken içine yerleşiyor annenin kaygısı..
Polis yalnızca suçla mı  mücadele ediyor?
Kendi hayatının yüküyle de mücadele ediyor…
İçişleri Bakanlığı  polisin sesini gerçekten duymalı…
Polisin her sorununu disiplin soruşturmasıyla, tayinle, sürgün korkusuyla veya “emir-komuta” anlayışıyla susturmak çözüm değildir…
Disiplin elbette…
Elbette düzen ..
Disiplin ile baskı arasındaki çizgi…
sürekli korkutarak çalıştırabilsenizde ;
onu verimli, huzurlu ve sağlıklı bir insan olarak yaşatamazsınız…
Polisin çalışma şartları yeniden ele alınmalı,
Mobbing iddiaları ciddiyetle araştırılmalı,
Amir-personel ilişkilerinde insan onuru korunmalı,
Çalışma süreleri insani ölçülere çekilmeli,
Polisin ailesine ayırabileceği zaman artırılmalıdır…
Sorunlarını dile getiren  personel kurumun en değerli insan kaynağı olarak görülmelidir…
Ülkenin sokaklarında vatandaş uyurken  nöbet tutan,
 Vatandaş çocuklarıyla bayram yapsın diye  görev yapan
Vatandaş güven içinde uyusun diye  güvenliği sağlayan bu kutsi meslek mensuplarına sessiz çığlığı duyulmalıdır…
Bir de polis emeklileri  var…
Yıllarını bu devlete vermiş,
 ömrünü üniformanın içinde tüketmiş,
 gecesini gündüzüne katmış insanlar bugün açlık sınırında hayata tutunmaya çalışıyor…
 Emekli olduğu hâlde geçinemediği için yeniden çalışmak zorunda kalıyor, yıllarca yaptığı meslekle ilgisi olmayan işlerde, bazen bedeninin ve yaşının kaldırmayacağı koşullarda ekmek mücadelesi veriyor…
Kimi borçların altında eziliyor, 
kimi çaresizlik içinde sessizce tükeniyor, kimi ise artık hayata tutunamayacak noktaya geliyor…
Bir insan, ömrünü devletine hizmet ederek geçirdikten sonra yaşlılığında huzur yerine geçim derdine düşüyorsa, burada yalnızca bireysel bir sorun değildir…
Üzerinde düşünülmesi gereken büyük bir sosyal mesele var demektir…
 İnsanı emekli etmek kolaydır, asıl mesele, emekliye insanca yaşayabileceği bir hayat bırakmaktır…
Devlet, kendisi için gecesini gündüzüne katan insanına sahip çıkmalı,
silahını, üniformasını ve görevi olduğu kadar insan olduğunu da hatırlanmalıdır…
Acı haberleri yalnızca sayılar üzerinden konuşmaktan vazgeçilmelidir.
Her ölümün arkasında bir hayat olduğu unutulmamalıdır…
Bir isim…
Bir aile…
Bir hikâye…
Bir emek…
Bir umut vardır.
En acısı ;
Bazı insanlar yardım istemeden önce çok uzun süre susarlar…
Sessizlik güç sanılırsa, bir gün o sessizlik çığlığa dönüşür…
Bu ülkenin huzurunu emanet ettiğiniz insanı huzursuzluğa mahkûm edilmesin…
Polis huzur bulmadan toplum huzur bulmaz/bulamaz…
Unutulmasın ki;
Devlet, vatandaşının huzurunu koruyan polisin de huzurundan sorumludur…

MESLEK ANILARI meslek arızası

MESLEK ANILARI

MESLEK ARIZASI

2000’li yıllardı…

Yer: Şanlıurfa.

Şanlıurfa Güvenlik Şube Müdürlüğünde görev yaptığım dönemlerden biriydi.

Bir gün dönemin İl Emniyet Müdürü beni makamına çağırdı.

— “Koruma Komisyonu toplantısı var. Hazırlıkları sen yap.”

dedi.

İnsan, yıllar içinde birlikte çalıştığı amirinin yalnızca görev anlayışını değil, karar verme biçimini de öğreniyor.

Kimi insanlar söyledikleriyle, kimi insanlar ise söylediklerini son anda değiştirmeleriyle tanınıyor.

Meslek insana yalnızca mevzuatı öğretmiyor; insan tabiatını, makamların havasını ve kararların hangi noktada değişebileceğini de öğretiyor.

Toplantı günü, toplantı başlamadan önce Valilik Özel Kaleminde bekliyorduk.

Masamızın üzerinde, haklarında koruma talebi bulunan dört-beş kişinin dosyası vardı.

İl Emniyet Müdürü bana dönerek oldukça kesin bir ifadeyle:

— “Bu şahısların hiçbirine koruma vermiyoruz. Hazırlığı ona göre yaptınız, değil mi?”

diye sordu.

— “Evet Müdürüm.”

dedim.

Ama içimde başka bir ses konuşuyordu.

Çünkü yılların meslek tecrübesi bana şunu öğretmişti:

Bazı kararlar, makam kapısından içeri girene kadar kesin değildir.

Ben de tedbirimi almıştım.

Her dosya için iki ayrı değerlendirme hazırlamıştım.

Bir klasörde koruma verilmemesi yönündeki rapor ve karar taslakları, diğer klasörde ise koruma verilmesi yönündeki değerlendirmeler ve kararlar eksiksiz hazırdı.

Çünkü son söz benim değildi.

Takdir komisyonundu.

Bir süre sonra Koruma Komisyonu toplandı.

Sayın Valinin başkanlığında; İl Jandarma Komutanı, MİT temsilcisi, ilgili askerî yetkililer, İl Emniyet Müdürü ve komisyon üyeleri yerlerini aldı.

Ben de devlet büyüklerinin korunması büro amirliğinin uhdesinde olması nedeniyle, Güvenlik Şube Müdürü ve komisyon sekreteri olarak dosyaları takip ediyordum.

İlk dosya açıldı.

Ve tam da beklediğim gibi oldu.

Toplantıdan hemen önce Özel Kalemde,

— “Hiçbirine koruma vermeyeceğiz.”

diyen İl Emniyet Müdürü, Sayın Valiye dönerek:

— “Sayın Valim, uygun görürseniz bu şahsa koruma verilmesini arz ederim.”

dedi.

Ardından ikinci dosya açıldı.

Sonra üçüncü…

Neredeyse bütün dosyalarda aynı tablo ortaya çıktı.

Koruma verilmesi yönünde görüş bildiriliyordu.

Ben ise hiç vakit kaybetmeden ikinci klasörü çıkardım.

Her dosya için önceden hazırladığım olumlu değerlendirme raporlarını sırasıyla Sayın Valiye ve komisyon üyelerine sundum.

İmzalar peş peşe atıldı.

O an İl Emniyet Müdürünün yüzündeki şaşkınlığı bugün bile hatırlarım.

Belki şaşkınlığının sebebi, benim ikinci bir hazırlık yapmış olmamdı.

Belki de kendi kararının birkaç dakika içinde değişmiş olması…

Oysa benim yaptığım olağanüstü bir iş değildi.

Sadece mesleğin bana öğrettiği basit bir refleksi uygulamıştım:

Hazırlıklı olmak.

Çünkü güvenlik hizmetlerinde bazen haklı olmak yetmez.

Hazırlıklı olmak, haklı çıkmaktan daha değerlidir.

Meslek insana yalnızca kanunları, yönetmelikleri ve talimatları öğretmez.

İnsanı okumayı öğretir.

Makamları okumayı…

Şartların değişebileceğini öngörmeyi…

Söylenenle yapılacak olan arasındaki mesafeyi fark etmeyi…

Ve en önemlisi, kararın sahibi olmadığın yerde bile sorumluluğunu eksiksiz yerine getirmeyi öğretir.

Yıllar sonra geriye dönüp baktığımda, o gün yaptığım hazırlığın aslında bir dosya hazırlamaktan çok daha fazlası olduğunu düşünüyorum.

O gün ben iki klasör hazırlamamıştım.

İki ihtimale karşı hazırlıklı olmuştum.

Çünkü devlet hizmetinde bazen bir karar değişir, bir cümle değişir, bir bakış değişir…

Ama görev değişmez.

Sorumluluk değişmez.

Hazırlıklı olmanın değeri de tam burada ortaya çıkar.

Belki bunun adı tecrübedir.

Belki öngörü…

Belki de yılların mesleğe bıraktığı o tuhaf, sessiz refleks…

Hani insanın zamanla edindiği ve çoğu zaman kendisinin bile farkına varmadığı bir alışkanlık vardır ya:

“Ne olur ne olmaz…”

İşte bizim meslekte onun başka bir adı vardı:

Meslek arızası…

Kapıdaki botlar

MESLEK ANILARI

Kapımdaki Botlar
Yıl 1996…
Görev yerim Şanlıurfa Yenişehir Karakolu. Karakol Amirliği görevini yürüttüğüm yıllar… Şanlıurfa’nın sıcağı kadar hareketli, gecesi kadar da sürprizlerle dolu günlerdi.
O dönem şehirde ilginç bir hırsızlık türü oldukça yaygındı: Ayakkabı ve bot hırsızlığı… Hatta zaman zaman bazı emniyet müdürü arkadaşlarımızın lojmanlarının önünden bile ayakkabılarının çalındığı haberleri geliyordu. Elbette bu olaylar ilgili şube tarafından titizlikle takip ediliyordu. Ben de karakol amiri olarak yaptığımız personel toplantılarında bu konuda herkesin daha dikkatli ve duyarlı olmasını özellikle istiyordum.
Ben ise o yıllarda Şanlıurfa’daki 300 Konutlar lojmanlarında kalıyordum. Günlük mesaimiz çoğu zaman gece yarısını bulurdu. Saat 24.00 civarında karakoldaki işleri tamamlayıp eve döner, ancak birkaç saat dinlenme fırsatı bulabilirdik.
O gece de öyle olmuştu…
Henüz uykuya yeni dalmıştım ki, gecenin sessizliğini kapı zili bozdu. Saat üç ya da dörde geliyordu. O yıllarda göreve yeni başladığım için bazı arkadaşlarım ev adresimi bile tam olarak bilmiyordu.
Kapıyı açtığımda karşımdaki manzara karşısında ben de şaşkınlığımı gizleyemedim.
Kapıda resmi ekip vardı. Önlerinde ise yirmili yaşlarda genç bir delikanlı… Elinde bir çift bot…
Beni görünce ekipteki arkadaşların şaşkınlığı daha da arttı.
“Amirim, siz burada mı oturuyorsunuz?” diye sordular.
“Gayet tabii, evet.” dedim.
Ardından ekipteki arkadaş şöyle devam etti:
“Bu şahsı yakaladık. Elindeki botları buradan çaldığını söyledi. Bir de size soralım dedik… Bunlar size mi ait?”
Kapının önüne baktığım anda gerçeği anladım.
Birkaç saat önce kapının önüne bıraktığım botlar yerinde yoktu. Delikanlının elindeki botlar ise gerçekten bana aitti.
“Gördüğünüz gibi…” dedim gülümseyerek, “Evet, bunlar benim.”
Şahıs daha sonra karakola götürüldü, gerekli işlemler yapıldı ve olay adli sürecine intikal etti.
Aradan uzun yıllar geçti. Sayısız olay, sayısız operasyon, sayısız dosya… Ancak bazı anılar vardır ki ne kadar zaman geçerse geçsin hafızadan silinmez.
Bir polis için görev, sadece mesai saatlerinden ibaret değildir. Bazen gecenin üçünde kendi evinizin kapısını açar, çalınan botlarınızın hırsızıyla yüz yüze gelirsiniz. O an hem olayın mağduru, hem de görevin sorumluluğunu taşıyan bir emniyet amiri olursunuz.
Meslek hayatı işte biraz da budur…
Her gün yeni bir hikâye, her gece yeni bir sürpriz…
Ve yıllar sonra tebessümle hatırlanan unutulmaz anılar…

Meşale

MESLEK ANILARI 
Gölge & meşale
Meşalelerin Gölgesinde Bir Gece
2000’li yılların başları.. Şanlıurfa…
Seçim atmosferi, Güneydoğu’nun kendine özgü gerilimiyle birleşmişti. Ben o günlerde Güvenlik Şube Müdür Yardımcısı olarak görev yapıyordum. Seçim sürecinde siyasi partilerin faaliyetlerini, mitinglerini ve irtibat bürolarını hukuk çerçevesinde takip etmek de sorumluluklarımız arasındaydı.
O akşam da Şube Müdürümüzle birlikte sahadaydık. Ekiplerimizden bilgi aldık. Her şey olağan görünüyordu. Ne Millî İstihbarat birimlerinden ne istihbarat şubeden ne de kendi ekiplerimizden dikkat çekecek bir bilgi gelmişti.
Fakat Yakubiye’nin dar sokaklarına girdiğimizde gecenin sessizliği bir anda meşalelerin aleviyle bozuldu.
Karşımızda, göz alabildiğine uzanan binlerce kişilik bir kalabalık vardı.
Yaklaşık üç bin kişi…
Tek tip olarak bilinen daha çok örgüt mensupkarının giydiği kıyafetleri giymiş, ellerinde meşaleler taşıyor, tek ağızdan sloganlar atıyordu. Gecenin karanlığını yalnız meşaleler değil, yükselen sloganlar da aydınlatıyordu. O an anladım ki bu, sıradan bir seçim faaliyeti değildi; güvenlik açısından son derece hassas yönetilmesi gereken bir tabloyla karşı karşıyaydık.
Bölgeyi avucumun içi gibi biliyordum.
Dar sokaklar…
Birbirine geçişli avlulu evler…
Kalabalığın yoğunluğu…
Böyle bir ortamda yapılacak en küçük yanlış hesap, geri dönüşü olmayan sonuçlar doğurabilirdi.
İl başkanını yanımıza çağırttım.
“Bu kadar büyük bir organizasyondan güvenlik birimlerinin neden haberi olmadı?” diye sert bir şekilde sordum.
İl başkanı başını öne eğmişti. Yanındaki kısa boylu, tıknaz yapılı bir kişi sürekli konuşmaya çalışıyordu.
“Durun…” dedim.
“Benim muhatabım siz değilsiniz. Muhatabım il başkanıdır.”
Daha sonra bu kişinin seçim çalışmaları için merkezden görevlendirildiği söylensede istihbarat birimleri ile görüştüğümüzde dağ kadrosundan görevlendirilen sözde gölge başkanlardan   biri olduğunu öğrendik…
Bu sırada parti başkanı ve yanındakiler  kameraların kapatılmasını istedi.
Oysa devlet adına görev yapan bir polis için en güçlü tanık, çoğu zaman objektifin kaydettiği görüntüdür.
Arkadaşlarıma fark ettirmeden işaret ettim.
Kamera normal tutulacak, kayıt ise kesilmeyecekti.
Nitekim öyle de oldu.
Kalabalık yürüyüş düzenine geçti. Atılan sloganlar ve yaşananlar eksiksiz şekilde kayıt altına alındı.
Tam o sırada, Ankara’dan yeni atanmış, merkez teşkilatında yetişmiş ancak taşra şartlarını henüz tanımayan Şube Müdürümüz, refleks olarak kalabalığın arasına girip müdahale etmek istedi.
Koluna hafifçe dokundum.
 Müdürüm, dedim, burada yapılacak ani bir müdahale ne bizi ne de vatandaşları korur. Bu sokaklarda kontrolü bir anda kaybederiz. Önce görevimizi yapalım; delilleri toplayalım, görüntülerimizi alalım. Sonrasında Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü ile birlikte hukuki değerlendirme yapılır. Gerekiyorsa operasyon, planlı ve doğru zamanda gerçekleştirilir….
Bir an durdu.
Etrafına baktı.
Sonra sessizce geri çekildi.
O gece hiçbir taş atılmadı.
Hiçbir silah konuşmadı.
Hiçbir polis ya da vatandaş zarar görmedi.
Çünkü bazen başarı; güç kullanmakta değil, gücü ne zaman kullanacağını bilmektedir.
Günler sonra aynı müdür bana dönerek,
“Sana bir can borçluyum.”
demişti.
Aradan yıllar geçti.
O geceyi düşündüğümde aklımda kalan yalnızca meşaleler ya da sloganlar değildir.
Asıl hatırladığım; tecrübenin, soğukkanlılığın ve sahayı tanımanın, bazen binlerce kişilik bir kalabalığın ortasında bile en etkili güvenlik tedbiri olduğudur.
Devlet tecrübe ile ayakta durur.
Güvenlik ise yalnız cesaretle değil; akıl, sabır, hukuk ve doğru zamanlamayla sağlanır.
Bugün yaşanan gelişmelere baktığımda da aynı gerçeği düşünüyorum:
Güvenliği ilgilendiren her karar, yalnız bugünü değil yarını da etkiler.
Unutulmasın ki;
Bazı kararların hesabı, günü geldiğinde ve milletin vicdanına verilir…..

MESLEK ANILARI ne yaparsanız yapın

MESLEK ANILARI
“Ne Yaparsanız Yapın…”
Yıl 1994…
Isparta Halıkent Karakolu’nda grup amiri olarak görev yapıyordum.
O yıllarda çalışma sistemimiz kâğıt üzerinde 12 saat görev, 12 saat istirahat şeklindeydi.
Ancak uygulamada bunun çoğu zaman hiçbir karşılığı yoktu. Hafta istirahatlarımız iptal edilir, maçlar, mitingler, resmi törenler ve çeşitli ek görevlerle mesailer birbirine eklenirdi. Aralıksız 36 saate varan görevler yaptığımız günler olurdu.
Yine böyle günlerden biriydi.
Gece görevimizi tamamlayıp sabah evlerimize gitmiştik. Daha yorgunluğumuzu üzerimizden atamadan telefon geldi.
Valilik önünde yapılacak bir miting için tüm personelin ek göreve çağrıldığı bildirildi.
Hiç uyumadan yeniden üniformamızı giyip göreve koştuk.
Sabah başlayan görevimiz akşam saat 18.00’e kadar sürdü. Gün boyu ayaktaydık. Görev sonunda telsizden anons edildi:
“Personel saat 22.00’ye kadar istirahat edecek.”
Eve gittik. Ama bu dört saatlik süre dinlenmeye yetmiyordu.
Duş, yemek ve birkaç ihtiyaç derken yeniden karakolun yolunu tuttuk.
Karakola geldiğimizde yeni görev listesi hazırlanmıştı.
Sabah mesai bitiminden sonra saat 11.00’de maç görevi vardı. Akşam saat 19.00’da ise yeniden normal mesai başlayacaktı.
Artık bu tempo insan bedeninin kaldırabileceği sınırların çok ötesindeydi.
Gece ilerledikçe personelin ayakta duracak hâli kalmamıştı.
Kimse görevden kaçmıyor, kimse şikâyet etmiyordu. Ama herkes yorgunluktan tükenmişti.
O hâlleri görünce vicdanım buna daha fazla izin vermedi.
Çevre koruma ve telsiz takibini görev yazılmayan tek personel olan bir arkadaşa bıraktım.
Diğer personelin kısa da olsa istirahat etmesini söyledim.
Kendim de grup amiri odasına geçip birkaç dakika dinlenmek istedim.
Ne kadar uyuduğumu bilmiyorum.
Bir anda gözlerimi açtığımda karşımda Denizli’li olan nöbetçi müdürünü gördüm.
Sert bir ses tonuyla,
“Ne yapıyorsun sen?” dedi.
Hemen ayağa kalktım.
“Hoş geldiniz Müdürüm.” dedim.
Ardından personeli sordu.
“Personeli istirahate çektim Müdürüm.” cevabını verdim.
Bu sözüm üzerine sinirlendi.
“Nasıl yani?
Tutanak tutun!” dedi.
Yanımızdaki şoför arkadaş daktilonun başına geçti. Yazmaya çalışıyordu ama zorlanıyordu.
Ben de,
“Müsaade ederseniz tutanağı ben yazayım Müdürüm.” dedim.
Daktilonun başına geçtim.
Tam yazmaya başlayacakken durup kendisine,
“Müdürüm, müsaade ederseniz önce beni bir dakika dinler misiniz?” dedim.
“Anlat.” dedi.
Ben de son iki günü olduğu gibi anlattım.
Gece görevinden çıktığımızı…
Hiç uyumadan miting görevine gittiğimizi…
Akşam yeniden göreve başladığımızı…
Sabah maç görevi, akşam tekrar normal görev olduğunu…
Personelin artık yorgunluktan ayakta duramayacak hâle geldiğini…
Konuşmam bitince odada kısa bir sessizlik oldu.
Hiç unutmadığım bir andı.
Yüzündeki sert ifade yavaş yavaş değişti. Başını hafifçe salladı.
Sonra sadece şu cümleyi söyledi:
“Ne yaparsanız yapın…”
Arkasını döndü ve odadan çıktı.
O gece ne tutanak tutuldu ne de personele herhangi bir işlem yapıldı.
Aradan yıllar geçti…
Bugün geriye dönüp baktığımda o geceyi, verilen emirleri ya da çekilen uykusuzluktan çok ,ters birisi olarak bilinen
bir yöneticinin, gerçeği dinledikten sonra vicdanının sesine kulak vermesini hatırlıyorum.
Polislik, fedakârlık mesleğidir.
Ama fedakârlık, insanın dayanma sınırlarını yok saymakta değildir..
Olmamalıdır…
Çünkü ;
en disiplinli teşkilatlar dinlenebilen, düşünebilen ve vicdanını koruyabilen insanlarla güçlü olur…

Büyükelçi

MESLEK ANILARI

Büyükelçi

Yıl 1999…

Şanlıurfa Emniyet Müdürlüğü Güvenlik Şube Müdürlüğünde görev yaptığım yıllardı. Şubemize bağlı Devlet Büyüklerini Koruma Büro Amirliği tarafından, Türkiye’yi ziyaret eden yerli ve yabancı devlet büyükleri ile resmî heyetlerin ilimizdeki güvenlik tedbirleri planlanır ve yürütülürdü. Ben de görevim gereği bu programların koordinasyonunda yer alıyor, üst düzey ziyaretlerde güvenlik planlamasına katkı sağlıyor ve görevimizin gerektirdiği diğer çalışmaları yürütüyordum. Programlar sırasında edindiğimiz bilgi, duyum ve gözlemleri de devlet ciddiyeti ve kurumlar arası koordinasyon anlayışı çerçevesinde ilgili istihbarat birimleriyle paylaşıyorduk.

O yıllarda dönemin Amerika Birleşik Devletleri Büyükelçisi, Adana’dan başlayıp Şanlıurfa, Diyarbakır ve bölgeyi kapsayan ziyaretler gerçekleştirirdi. Büyükelçinin ilimizdeki güvenlik tedbirleri personelimiz tarafından yerine getirilirken, ben daha çok üst düzey resmî programlara, koordinasyon gerektiren görüşmelere ve protokol kapsamındaki çalışmalara iştirak ediyordum.

Zamanla dikkatimi çeken ortak bir nokta olmuştu. Büyükelçinin ziyaret programlarında daha çok belirli grupların temsilcileriyle görüşmeler yapılıyor, bölgenin diğer dinamikleri ise yeterince dinlenmiyordu. Oysa sahada görev yapan biri olarak biliyordum ki bir coğrafyayı anlamanın yolu, sadece belli pencerelerden bakmak değil; o coğrafyanın bütün seslerine kulak verebilmekti.

Bir gün, Amerika Birleşik Devletleri Büyükelçisinin Şanlıurfa Valiliğine gerçekleştirdiği resmî ziyaret kapsamında, Valilik makamında bir değerlendirme toplantısı düzenlendi. Toplantıya valilik yetkilileriyle birlikte emniyet, jandarma, askerî ve ilgili istihbarat birimlerinin temsilcileri de katılmıştı.

Büyükelçinin Sayın Valimizle gerçekleştireceği görüşme devlet protokolü açısından hassasiyet taşıyordu. Güvenlik tedbirleri personelimiz tarafından yürütülürken, ben de Sayın Valimize eşlik ederek bu değerlendirme toplantısına katıldım.

Toplantı soru-cevap şeklinde ilerliyordu. Katılımcılar tercüman aracılığıyla Büyükelçiye sorular yöneltiyor, Büyükelçi de yine tercüman vasıtasıyla cevap veriyordu.

Ortamın samimiyetinden cesaret alarak ben de söz istedim.

Tercüman aracılığıyla şu soruyu yönelttim:

“Sayın Büyükelçi, eğer amacınız bölgede yaşanan olayları objektif biçimde değerlendirmek ve doğru bilgi edinmekse, neden ağırlıklı olarak sadece belirli gruplarla görüşüyorsunuz? Bölgede yaşayan farklı insanlar, farklı kurumlar ve farklı bakış açıları da var. Tek taraflı görüşmeler, doğru ve sağlıklı bir değerlendirme yapmanızı zorlaştırmaz mı?”

Sorumu dikkatle dinledi. Kısa bir sessizliğin ardından yine tercüman aracılığıyla şu cevabı verdi:

“Patronunuz size hangi görevi verirse onu yaparsınız, değil mi?”

Gülümsedim.

“Evet.” dedim.

Konuşma orada bitti.

Belki birkaç cümleden ibaret kısa bir diyalogdu; fakat bazen en uzun düşünceler, en kısa cevapların içinde gizlidir. O gün aldığım cevap, yıllar boyunca zihnimde farklı anlamlar kazandı.

Aradan yıllar geçti…

Bölge nice acılar yaşadı. Kimilerine görevimiz gereği yakından tanıklık ettik, kimilerini sonradan öğrendik, kimilerini ise kamuoyunun gözü önünde izledik.

Bugün geriye dönüp yaşananları bir bütün hâlinde değerlendirdiğimde görüyorum ki; bu kadim coğrafya hiçbir zaman kendi hâline bırakılmadı. Her dönemde farklı hesaplar yapıldı, farklı projeler üretildi, farklı senaryolar sahneye konuldu. Kimi zaman açık, kimi zaman örtülü yöntemlerle bölgenin geleceğine yön verilmeye çalışıldı.

Ancak bütün bu hesapların ötesinde değişmeyen bir gerçek vardı.

Bölge insanı…

Onca acıya, onca provokasyona ve onca oyuna rağmen büyük ölçüde sağduyusunu korudu; vatanına, milletine ve devletine olan bağlılığını muhafaza etti. Bana göre bu toprakların en büyük gücü de işte budur.

Meslek hayatı insana sadece görev yapmayı öğretmez; insanı okumayı, olayların görünen yüzünün arkasını görmeyi ve zamanın süzgecinden geçerek doğru değerlendirmeler yapabilmeyi de öğretir.

Bugün geriye dönüp baktığımda, o gün Valilik makamında sorduğum sorunun hâlâ değerini koruduğunu düşünüyorum. Çünkü doğru sonuca ulaşmanın yolu, sadece duyulmak isteneni dinlemekten değil; bütün sesleri aynı dikkat ve aynı tarafsızlıkla dinleyebilmekten geçer.

Bu vesileyle, o yıllarda birlikte görev yapma onurunu yaşadığım kıymetli meslektaşlarıma ve bugün hâlâ dostluklarını büyük bir değer olarak taşıdığım Şanlıurfalı dostlarıma gönülden selam gönderiyorum.

İyi ki Şanlıurfa’da görev yaptım.

İyi ki birbirinden değerli meslektaşlarım ve ömür boyu dostluğunu taşıyacağım Şanlıurfalı dostlarım oldu.

Meslek hayatımın en kıymetli kazanımları; omuz omuza görev yaptığım insanlar, geride bıraktığım dostluklar ve hafızamdan hiç silinmeyen bu onurlu hatıralardır.

Çünkü bazı görevler üniformayla biter; bazı hatıralar ise ömür boyu insanın yüreğinde yaşamaya devam eder.

Metlu

MESLEK ANILARI

Sessiz hesaplar-Metlu
               
2001 yılı…
Şanlıurfa…
Güvenlik Şube Müdürlüğü’nde görev yaptığım yıllar…
Şanlıurfa o dönemlerde yalnızca taş sokakları, kadim yapıları ve peygamberler diyarı oluşuyla değil; aynı zamanda görünmeyen birçok hesabın, sessiz yürütülen birçok faaliyetin de merkezlerinden biriydi.
Bir tarafta tarih…
Bir tarafta inanç…
Bir tarafta ise bölge üzerinde hesap yapan görünmez eller…
O yıllarda görev yaptığımız birim gereği, sadece görünen olaylarla değil; perde arkasındaki ilişkilerle, bağlantılarla ve niyetlerle de ilgilenmek zorundaydık.
Bir gün şubeye konser izni için bir grup geldi.
Kanadalı meşhur bir rock grubunun organizasyonu için başvuruda bulunuyorlardı. İşin ilginç tarafı, konser bilet fiyatı yalnızca 1 liraydı. O günün şartlarında bile trajikomik bir rakamdı bu. O parayla bırakın organizasyonu, grubun günlük yemek ihtiyacını bile karşılamak mümkün değildi.
İşte tam da bu nedenle mesele bana sıradan bir kültürel etkinlik gibi görünmemişti.
Konser izni için şubede bulunan ve organizasyonu yapan kişi dikkatimi çekmişti. 
Adı Metlu idi…
Amerikan vatandaşıydı.
Yaklaşık otuz otuz beş yaşlarında genç sayılabilecek bir adamdı. Açık mavi takım elbisesi, sakin tavırları, ölçülü hareketleri vardı. İlk bakışta bir yabancıdan çok, eski İstanbul beyefendilerini andırıyordu. Fakat beni asıl şaşırtan şey konuşması oldu.
Mükemmel denecek kadar iyi Türkçe konuşuyordu.
Kelimeleri seçişi, cümlelerin akıcılığı, vurguları…
Uzun yıllar Türkiye’de yaşamış bir insandan bile daha doğaldı.
Merak ettim…
Hem kafamdaki bazı sorulara cevap bulmak hem de gerçekten Şanlıurfa’da ne yaptığını anlamak istedim. Sohbet ilerledikçe adam da son derece açık ve samimi cevaplar vermeye başladı.
Koyu bir Katolikti.
Hatta anlattıkları, sıradan bir inanç mensubunun ötesindeydi. Dinî konulara hâkimiyeti, kullandığı ifadeler ve yaklaşımı bir papaz kadar derindi. Zaten ilerleyen konuşmalarda aslında din adamı olduğunu da açıkça ifade etti.
Şanlıurfa’ya geliş amacı ise misyonerlik faaliyetleriydi.
Kurdukları bir şirket vardı. Görünürde ticari faaliyet yürütüyorlardı ama asıl hedeflerinin bölgede misyonerlik çalışmaları yapmak olduğunu hiç çekinmeden anlattı.
Bu kadar açık konuşması doğrusu beni şaşırtmıştı.
Çünkü görev yaptığımız birim itibarıyla bölgede farklı inanç sistemlerine ait benzer faaliyetler duyuyorduk. Ancak ilk kez biriyle birebir oturup bu kadar net şekilde konuşuyordum.
Çay söyledim…
Şanlıurfa’nın o ağır sıcaklığında, devlet binasının sade odasında uzun uzun sohbet ettik. Dışarıda tozlu sokaklardan yükselen sıcak hava vardı. İçeride ise dünyanın öbür ucundan kalkıp gelmiş genç bir adamın anlattıkları…
Bir ara telefonu çaldı.
Telefona baktıktan sonra yüzündeki ifade bir anda değişti. Karşı tarafta bir kadın vardı. Kadının söylediklerini kısa süre dinledi ve son derece ciddi bir ses tonuyla şunları söyledi:
“Hanımefendi… Ben sizinle görüşemem. Eğer konuşulacak bir konu varsa bunu eşimle paylaşın. İnancım gereği kadınlarla birebir görüşmem doğru olmaz.”
Telefonu kapattığında odada kısa bir sessizlik olmuştu.
Doğrusu bunu hiç beklemiyordum.
Modern görünümlü, Batılı bir adamın; böylesine katı bir inanç disiplini içinde yaşaması oldukça dikkat çekiciydi. İnandığı değerler uğruna binlerce kilometre öteden gelip Şanlıurfa gibi zor bir coğrafyada yaşamayı tercih etmişti.
Bu durum uzun süre zihnimi meşgul etti.
Çünkü mesele yalnızca bir din veya bireysel inanç meselesi değildi. Bölge üzerinde yürütülen büyük hesapların küçük bir parçasını görüyordum sanki.
O yıllarda bölgedeki bazı yabancı yapıların, diplomatik çevrelerin ve farklı uluslararası odakların çeşitli planlarla ilgilendiğini görevimiz gereği zaman zaman hissederdik. Bir olay tek başına anlam ifade etmeyebilirdi ama parçalar birleşince tablo daha net görünürdü.
Ve ben o gün, o küçük odada otururken aslında büyük bir fotoğrafın küçücük bir kesitine tanıklık ettiğimi düşünmüştüm.
Buna rağmen yıllar boyunca bölgede dikkatimi çeken en önemli gerçeklerden biri şuydu:
Yöre insanı…
Onca yoksulluğa…
Onca ihmale…
Onca propagandaya rağmen…
Devletine ve milletine bağlılığını büyük ölçüde koruyordu.
Evet, belki yıllarca ihmal edilmişlerdi. Belki eğitim açısından eksikler vardı. Belki coğrafyanın sertliği hayatlarını zorlaştırıyordu. Ama özellikle Kürt kökenli vatandaşlarımızın çok büyük kısmında gördüğüm vatan bağlılığı, samimiyet ve güçlü karakter gerçekten takdire değerdi.
Dışarıdan bakıldığında insanlar bazen yalnızca haritaları görür…
Oysa sahada görev yapanlar bilir ki; asıl gerçek insanın kalbindedir.
Ve ben yıllar sonra dönüp baktığımda, Şanlıurfa’daki o günlerden aklımda kalan şey yalnızca yabancı bir misyonerin anlattıkları değil; aynı zamanda bu toprağın insanının bütün baskılara rağmen gösterdiği sessiz direniş ve aidiyet duygusudur.