İnsan; çoğu zaman görünen sebeplerle oyalanır… Güvenlik denir… Tehdit denir… İdeoloji denir… Ama perde arkasında, sessiz ama derin bir gerçek vardır: enerji… Bir damla petrol, bir damla kandan daha kıymetlidir bazılarına göre… Görünmeyen şeyler yönetiyor dünyayı… “Petrol, modern dünyanın en büyük güç unsurlarından biridir… Devletlerin politikaları çoğu zaman ideolojilerle değil, enerji ihtiyaçlarıyla şekillenir…” diyerek anlatır yıllar önce Raif Karadağ…
“Savaş, politikanın başka araçlarla devamıdır…” der Clausewitz… Sormalıdır insan: Politikanın amacı ne? Silah mı… yoksa enerji mi?.. Bugün İran, ABD ve İsrail arasında yükselen gerilimin savaşa dönüşmesi… Son zamanda mı çıkmıştır ortaya?.. Biriken bir hesap… derinleşen bir rekabet… Bir güç gösterisi… bir kaynak kavgası… Yakındaki gerçeği göremez bazen insan… petrolün yazdığı kaderi okuyamadığı gibi…
Çünkü savaşlar… çoğu zaman görünen sebeplerle değil… görünmeyen çıkarlarla başlar… Dünya siyasetinde görünen çatışmaların ardında, görünmeyen bir enerji savaşı vardır… Savaşta; silahlar kadar petrol ve doğal gaz hatları da çok önemlidir… “Bütün büyük olayların arkasında, çoğu zaman ekonomik sebepler yatar…” diye ekler Lenin… Yeni dünya düzeni; ne kadar parlak…
ne kadar umut dolu söylemler… Barış… refah… mutluluk… Kelimelerin gölgesinde kalır çoğu zaman gerçekler. Yeni bir dünya düzeni vaadiyle gelenler; huzur yerine kaos… refah yerine yoksulluk… umut yerine kan, gözyaşı bıraktı… Suriye… Libya… Irak… ve şimdi İran… Yıkılmış şehirler… yarım kalmış hayatlar… “Petrol bölgeleri, tarih boyunca sadece ekonomik değil, aynı zamanda stratejik savaş alanları olmuştur…” derken Raif Karadağ anlatır bugünleri…
“Güç yozlaştırır, mutlak güç mutlaka yozlaştırır…” der Lord Acton… Belki de bu yüzden… güce yakın olan ateşe yakın olur… Özgürlük dediler; ama geriye, kendi toprağında bile güvende olmayan insanlar bıraktılar. En acısı şu değil mi? Hepsi… daha iyi bir dünya için değil miydi sözde? Ama sonuç; kan, gözyaşı, yaşamını yitiren çocuklar, evsiz barksız bırakılan binlerce can…
daha çok acı… daha çok belirsizlik… daha çok karanlık… “Barış istiyorsan, savaşa hazır ol…” diye öğüt verir Vegetius… Ama kim istiyor barışı? Ya da kim istiyor gerçekten yaşatmayı?.. Baskıya, füzelere, bombalara rağmen eğilmeyen bir duruş… ambargolara rağmen vazgeçmeyen bir irade: İran… Tanklara… füzelere ve yalnızlığa rağmen… Bir ülkenin kendi kaderini yeniden yazma çabası…
Çünkü bağımsızlık; sadece sınırları korumak değil… yer altını da koruyabilmektir… “Enerji yolları, modern çağın görünmez sınırlarıdır…” diye hatırlatır yine Raif Karadağ… “Bir milletin özgürlüğü, kendi kaderini tayin edebilme gücüdür…” der Mustafa Kemal Atatürk. “Düzen” kurduğunu söyler ABD. Nedir o düzenin ölçüsü? Enerji mi? çıkar mı? denge mi?.. Asıl mesele…
düzen değil… hâkimiyet… Daha keskin, açıktan, daha doğrudan saldırıyor İsrail… ABD’de bazı Evangelist çevreler, Orta Doğu’daki gelişmeleri kutsal metinlerdeki kehanetlerle ilişkilendirir ve destek verir bu politikalara… İlahi bir planın parçası olarak görenler, İsrail’i “vadedilmiş topraklar” üzerinden değerlendirir… Adım adım hedeflerini gerçekleştirmek için arkasına ABD’yi alarak saldırır mazlum halklara…
Yönetimler değişse de değişmez planlar… Tarih boyunca; çıbanbaşı İsrail… bölgede hiç bitmemiştir kan ve gözyaşı… Sözde dinî telkinleri de kullanarak; kan emici vampirler; toplumları mobilize etme, tehdit algısını derinleştirme, politik kararları meşrulaştırmada araç olarak kullanmakta ve savaşı basın, yayın, sosyal medya ve yapay zekâyla meşru göstermeye çalışmaktadırlar.
Değişmez planlar; kendisine tehdit gördüğünü etkisiz hâle getirmek ister sözde… Yeni bir gerilim, yeni bir savaş… Kanla beslenen bir yönetim, doymak bilmiyor kana; tıpkı kanla beslenen vampir gibi… Yeni dünya düzeni adı altında dünyaya, Orta Doğu’ya hükmetmek istiyor. Bir atasözü der ki: “Rüzgâr eken, fırtına biçer.” Orta Doğu’da yıllardır ekilenler… bugün biçiliyor…
Ama bu fırtına… sadece bir bölgenin değil; dünyanın fırtınası… Petrol yükselir… piyasalar sarsılır… dengeler değişir… Petrol, sadece sanayiyi değil; savaşları ve ittifakları da besleyen bir damardır… Ve dünya… o damarın attığı ritme göre savrulur… Belki de en büyük yanılgı şudur: Savaşların görünen sebeplerle başladığını sanmak, en büyük yanılgıdır. Çoğu zaman toprağın altında saklıdır gerçek…
Bugün yaşananlar… bir anın değil… yılların biriktirdiği hesapların sonucudur… Korkular… çıkarlar… güç arzusu… Ve bir türlü gelmeyen o şey: gerçek barış… İnsan sormadan edemez: Barış adına kurulan düzenlerin sonu neden hep savaşa çıkar? Yoksa barış; sadece güçlülerin söylemi midir? Zayıfların kaderinde hep ertelenen bir hayal mi?.. Savaşların son bulduğu, kan ve gözyaşının olmadığı; barış içinde yaşayan bir dünya…
Ümitlerimiz hiç sönmesin…