Yer Şanlıurfa…
Yıllar 2000’li yılların başı…
Güvenlik Şube Müdürlüğü’nde görev yaptığım dönemlerden biriydi.
Bir gün İl Emniyet Müdürü beni makamına çağırdı.
O yıllarda makama çağrılmanın ne anlama gelebileceğini bilenlerden olduğum için her zamanki gibi tedbirliydim.
İçeri girdim. Masasının üzerindeki not kâğıdını uzatarak:
“Yaz…” dedi.
Ben ise ajandamı açarak söylediklerini tek tek not almaya başladım.
Konu, o dönemde bölgede oldukça etkin ve kamuoyunda tanınan bir dernekti. Müdür, dernek başkanı da dâhil olmak üzere bazı kişiler hakkında işlem yapılmasını, ifadelerinin alınmasını ve evrakın Cumhuriyet Savcılığına gönderilmesini istedi.
Talimatı dinledikten sonra, saygı çerçevesinde düşüncemi ifade ettim.
“Sayın Müdürüm, ortada somut bir suç unsuru görünmüyor. Bu şartlarda ifade alınmasının usul açısından da uygun olmayacağını değerlendiriyorum.” dedim.
Bu değerlendirmem hoş karşılanmadı. Ses tonu sertleşti. Talimatın yerine getirilmesini istedi.
Emir emirdi…
Bunun üzerine dernek başkanını şubeye davet ettim. Kendisiyle görüştük. Hukuken “şüpheli” sıfatı oluşturacak bir durum bulunmadığından, ifadesini bu kapsamda değil, bilgi ve beyanına başvurmak suretiyle aldık.
Dernek Başkanı yaşananlara şaşkınlıkla baktı.
“Burada bir tuhaflık var.” dedi.
“Bu iş böyle olmaz. Hafta sonu partimizin kongresi var. Ankara’da olacağım. İçişleri Bakanı ile görüşeceğim. Bu konuyu da bizzat anlatacağım.”
Ben ise sadece görevimi yaptığımı söyledim.
“Takdir sizindir.” demekle yetindim.
Aradan birkaç gün geçti.
Önce Bakanlık Özel Kalemi aradı. Ardından İçişleri Bakanının talimatıyla konu hakkında bilgi istediler. Neden işlem yapıldığı, hangi gerekçeyle ifadeye başvurulduğu soruldu.
Ben de sakin bir şekilde;
“Ortada herhangi bir suç isnadı bulunmadığını, yalnızca bilgi ve beyanına başvurulduğunu, işlemin bu kapsamda yapıldığını.” ifade ettim.
Telefon kapandı.
Henüz 3-5 dakika geçmişti ki bu kez İl Emniyet Müdürü aradı.
Sesi oldukça sertti.
“Bu dernekle ilgili neden işlem yaptınız? Kim verdi bu emri? Sakın hiçbir işlem yapmayın!”
Şaşkınlık içinde;
“Sayın Müdürüm, bu işlem sizin makamınızda, bizzat verdiğiniz talimat doğrultusunda yapıldı…” demeye çalıştım.
Fakat sözümü tamamlamama fırsat vermedi.
Sesini daha da yükseltti, ardından telefonu yüzüme kapattı.
Daha önce bizzat verilen talimat, birkaç gün sonra sanki hiç verilmemişti.
O gün bir kez daha anladım ki devlet görevinde bazen en ağır yük, yapılan iş değil; verilen emrin daha sonra inkâr edilmesidir.
Meslek hayatı insana sadece kanunları öğretmez. İnsan tabiatını, makamların ağırlığını, siyasetin bürokrasi üzerindeki etkisini ve bazen de hafızaların ne kadar kısa olabileceğini de öğretir.
Aradan uzun yıllar geçti.
Bugün dönüp baktığımda, aklımda kalan ne yükselen seslerdir ne de kapanan telefonlar…
Aklımda kalan tek şey, vicdanımın o gün de bana aynı cümleyi söylemiş olmasıdır:
“Devlet görevinde en güvenli liman, hukuktur. Emirler değişebilir; makamlar değişebilir; insanlar değişebilir. Ama hukuk ve vicdan, insanın ömür boyu taşıdığı en sağlam referanstır.”