Meşale

MESLEK ANILARI 
Gölge & meşale
Meşalelerin Gölgesinde Bir Gece
2000’li yılların başları.. Şanlıurfa…
Seçim atmosferi, Güneydoğu’nun kendine özgü gerilimiyle birleşmişti. Ben o günlerde Güvenlik Şube Müdür Yardımcısı olarak görev yapıyordum. Seçim sürecinde siyasi partilerin faaliyetlerini, mitinglerini ve irtibat bürolarını hukuk çerçevesinde takip etmek de sorumluluklarımız arasındaydı.
O akşam da Şube Müdürümüzle birlikte sahadaydık. Ekiplerimizden bilgi aldık. Her şey olağan görünüyordu. Ne Millî İstihbarat birimlerinden ne istihbarat şubeden ne de kendi ekiplerimizden dikkat çekecek bir bilgi gelmişti.
Fakat Yakubiye’nin dar sokaklarına girdiğimizde gecenin sessizliği bir anda meşalelerin aleviyle bozuldu.
Karşımızda, göz alabildiğine uzanan binlerce kişilik bir kalabalık vardı.
Yaklaşık üç bin kişi…
Tek tip olarak bilinen daha çok örgüt mensupkarının giydiği kıyafetleri giymiş, ellerinde meşaleler taşıyor, tek ağızdan sloganlar atıyordu. Gecenin karanlığını yalnız meşaleler değil, yükselen sloganlar da aydınlatıyordu. O an anladım ki bu, sıradan bir seçim faaliyeti değildi; güvenlik açısından son derece hassas yönetilmesi gereken bir tabloyla karşı karşıyaydık.
Bölgeyi avucumun içi gibi biliyordum.
Dar sokaklar…
Birbirine geçişli avlulu evler…
Kalabalığın yoğunluğu…
Böyle bir ortamda yapılacak en küçük yanlış hesap, geri dönüşü olmayan sonuçlar doğurabilirdi.
İl başkanını yanımıza çağırttım.
“Bu kadar büyük bir organizasyondan güvenlik birimlerinin neden haberi olmadı?” diye sert bir şekilde sordum.
İl başkanı başını öne eğmişti. Yanındaki kısa boylu, tıknaz yapılı bir kişi sürekli konuşmaya çalışıyordu.
“Durun…” dedim.
“Benim muhatabım siz değilsiniz. Muhatabım il başkanıdır.”
Daha sonra bu kişinin seçim çalışmaları için merkezden görevlendirildiği söylensede istihbarat birimleri ile görüştüğümüzde dağ kadrosundan görevlendirilen sözde gölge başkanlardan   biri olduğunu öğrendik…
Bu sırada parti başkanı ve yanındakiler  kameraların kapatılmasını istedi.
Oysa devlet adına görev yapan bir polis için en güçlü tanık, çoğu zaman objektifin kaydettiği görüntüdür.
Arkadaşlarıma fark ettirmeden işaret ettim.
Kamera normal tutulacak, kayıt ise kesilmeyecekti.
Nitekim öyle de oldu.
Kalabalık yürüyüş düzenine geçti. Atılan sloganlar ve yaşananlar eksiksiz şekilde kayıt altına alındı.
Tam o sırada, Ankara’dan yeni atanmış, merkez teşkilatında yetişmiş ancak taşra şartlarını henüz tanımayan Şube Müdürümüz, refleks olarak kalabalığın arasına girip müdahale etmek istedi.
Koluna hafifçe dokundum.
 Müdürüm, dedim, burada yapılacak ani bir müdahale ne bizi ne de vatandaşları korur. Bu sokaklarda kontrolü bir anda kaybederiz. Önce görevimizi yapalım; delilleri toplayalım, görüntülerimizi alalım. Sonrasında Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü ile birlikte hukuki değerlendirme yapılır. Gerekiyorsa operasyon, planlı ve doğru zamanda gerçekleştirilir….
Bir an durdu.
Etrafına baktı.
Sonra sessizce geri çekildi.
O gece hiçbir taş atılmadı.
Hiçbir silah konuşmadı.
Hiçbir polis ya da vatandaş zarar görmedi.
Çünkü bazen başarı; güç kullanmakta değil, gücü ne zaman kullanacağını bilmektedir.
Günler sonra aynı müdür bana dönerek,
“Sana bir can borçluyum.”
demişti.
Aradan yıllar geçti.
O geceyi düşündüğümde aklımda kalan yalnızca meşaleler ya da sloganlar değildir.
Asıl hatırladığım; tecrübenin, soğukkanlılığın ve sahayı tanımanın, bazen binlerce kişilik bir kalabalığın ortasında bile en etkili güvenlik tedbiri olduğudur.
Devlet tecrübe ile ayakta durur.
Güvenlik ise yalnız cesaretle değil; akıl, sabır, hukuk ve doğru zamanlamayla sağlanır.
Bugün yaşanan gelişmelere baktığımda da aynı gerçeği düşünüyorum:
Güvenliği ilgilendiren her karar, yalnız bugünü değil yarını da etkiler.
Unutulmasın ki;
Bazı kararların hesabı, günü geldiğinde ve milletin vicdanına verilir…..

Leave a Reply