Hikâye Serisi 3 — Serçenin Gözyaşları

SERÇENİN GÖZYAŞLARI
Sabah, şehrin üzerine usulca seriliyordu.
Gece henüz tamamen çekilmemişti gökyüzünden. Çatılar, geceden kalan yağmurun ıslaklığıyla parlıyor; sokak lambalarının solgun ışığı, kaldırımlardaki su birikintilerinde titreyen küçük aynalara dönüşüyordu.
Adam, pencerenin önündeki sandalyesinde oturmuş, dışarıyı seyrediyordu.
Elinde çay bardağı vardı.
Çayın buğusu cama yükseliyor, camın üzerinde küçük bir sis bulutu oluşturuyordu.
Tam o sırada ince bir kanat sesi duyuldu.
Bir serçe kondu pencerenin kenarına.
Küçücük başını sağa sola çevirdi.
Adamla göz göze geldi.
Serçenin gözlerinde sabahın bütün mahzunluğu vardı sanki.
Adam gülümsedi.
— Günaydın küçük misafir, dedi.
Serçe başını hafifçe yana eğdi.
Ne korkup uçtu ne de telaşlandı.
Sanki yıllardır tanışıyorlarmış gibi durdu orada.
Adam mutfağa gidip bir parça ekmek getirdi.
Ekmekten küçücük parçalar koparıp pencerenin önüne bıraktı.
Serçe önce uzaktan baktı.
Sonra bir adım attı.
Bir adım daha…
Ve gagasıyla ekmek kırıntılarından birini aldı.
Sonra başını kaldırıp adama baktı.
Adam o bakışta garip bir şey hissetti.
Sanki küçücük kuş:
“İnsan hâlâ iyi olabilir mi?”
diye soruyordu.
O günden sonra serçe her sabah gelmeye başladı.
Bazen adam daha perdeyi açmadan pencerenin kenarında bekliyordu.
Bazen yağmur altında ıslanmış tüyleriyle geliyordu.
Bazen de yanında başka serçeler getiriyordu.
Adam onları seyrediyor, pencerenin önüne ekmek kırıntıları bırakıyordu.
Bir tasın içine de su koyuyordu.
Serçeler zamanla ona alıştı.
Adam da onların gelişini beklemeye başladı.
Sabahları ilk işi perdeyi açmak oluyordu.
Çünkü insan bazen güne bir insan sesiyle değil,
küçücük bir kanat çırpışıyla başlamak ister.
Serçeler ona çocukluğunu hatırlatıyordu.
O yıllarda mahallede serçeler her yerdeydi.
Çatılarda…
Balkonlarda…
Bahçelerde…
Kiremitlerin arasında…
Sabahları çocukların sesine karışan cıvıltıları, mahallenin görünmez saatleriydi.
Bir serçe damın üzerine konduğunda çocuklar peşinden koşardı.
Bir avuç ekmek kırıntısı döküldüğünde bütün serçeler bir anda yere inerdi.
Sonra biri yaklaşınca hepsi aynı anda havalanırdı.
Gökyüzü bir anlığına kanatlarla dolar,
ardından yine sessizleşirdi.
Adam, yıllar sonra fark etmişti:
Çocukluğunun bazı hatıraları insanlarla değil,
kuşlarla birlikte saklanmıştı.
Bir serçenin kanadında eski bir sokak,
bir çatı kiremidinde çocukluğu,
bir avuç ekmek kırıntısında annesinin sesi vardı.
Bir sabah serçe yine geldi.
Ama bu kez farklıydı.
Pencerenin kenarına konduğunda hiç hareket etmedi.
Adam ekmek bıraktı.
Serçe yaklaşmadı.
Su koydu.
Ona da dokunmadı.
Sadece adama baktı.
Uzun uzun…
Adam pencereye biraz daha yaklaştı.
— Neyin var? dedi.
Serçe başını eğdi.
Sonra gagasını hafifçe açtı.
Bir damla su düştü.
Adamın gözleri serçenin gözlerine takıldı.
O küçücük damla, kuşun gagasının ucunda parlıyordu.
Adam bir an nefesini tuttu.
Yağmurdan kalmış bir damla mıydı?
Yoksa…
Bir gözyaşı mı?
Elbette kuşların gözyaşlarını insanlar gibi anlayamazdı.
Ama insan bazen gerçeği gözleriyle değil, yüreğiyle görürdü.
Adam o damlayı gözyaşı sandı.
Belki de değildi.
Ama o an bunun hiçbir önemi yoktu.
Çünkü adamın aklına bir soru düşmüştü:
Bir serçenin bile gözlerinde insanlara ayrılmış bir yer varsa, insanlar neden birbirlerinin gözlerine bakmaktan kaçıyordu?
O gün şehir daha kalabalık görünüyordu.
İnsanlar kaldırımlarda birbirlerinin yanından geçiyor, ama birbirlerini görmüyordu.
Kimi telefonuna bakıyordu.
Kimi aceleyle yürüyordu.
Kimi yüzünü asmıştı.
Kimi de yanında yürüyen insanın sessizliğini duymuyordu.
Adam pencerenin önünde durmuş onları seyrediyordu.
Bir yanda küçücük bir serçe…
Diğer yanda koca şehir…
Bir serçe, kendisine bırakılan üç ekmek kırıntısını paylaşabiliyordu.
İnsanlar ise bazen koskoca dünyayı birbirine dar ediyordu.
Adam başını eğdi.
Serçeye baktı.
— Sen bizden daha mı insansın küçük kuş? diye fısıldadı.
Serçe cevap vermedi.
Kanatlarını açtı.
Bir kez çırptı.
Sonra havalandı.
Serçe o gün uzun süre dönmedi.
Adam pencerenin önünde bekledi.
Öğle oldu.
Sonra akşam…
Gökyüzü turuncudan mora, mordan karanlığa döndü.
Serçe yoktu.
Adam, pencerenin önündeki boşluğa baktı.
Birden, insanın alıştığı şeyin yokluğunda ne kadar büyük bir boşluk bıraktığını düşündü.
Küçücük bir kuştu.
Ama birkaç gündür sabahlarının bir parçası olmuştu.
Ve insanın hayatında bazı şeyler vardır;
boyutuyla değil,
yüreğinde bıraktığı yerle büyür.
Ertesi sabah güneş doğarken ince bir kanat sesi duyuldu.
Adam başını kaldırdı.
Serçe yine pencerenin kenarındaydı.
Bu kez yanında iki serçe daha vardı.
Adam güldü.
— Hoş geldin.
Pencereyi açtı.
Avucundaki ekmek kırıntılarını pencerenin önüne bıraktı.
Serçeler aşağı indi.
Üçü birden kırıntıların arasında telaşsızca dolaşmaya başladı.
Adam su kabını doldurdu.
Sonra pencerenin kenarına küçük bir not bıraktı.
Kimsenin okuyamayacağı bir nottu.
Üzerinde yalnızca şu yazıyordu:
“Dön serçem…”
“Çatılara, ağaçlara, gökyüzüne uç.
Ama ara sıra bizim penceremize de uğra.
Çünkü sen geldiğinde,
bu ev biraz daha aydınlanıyor.
Bu şehir biraz daha sessizleşiyor.
Ve ben…
İnsanlığın henüz tamamen kaybolmadığına inanıyorum.”
Serçe başını kaldırdı.
Bir süre adama baktı.
Sonra cıvıldadı.
Adam o sesi uzun uzun dinledi.
O an şehirde ne savaş vardı,
ne kavga,
ne öfke…
Sadece küçücük bir kuşun sesi vardı.
Ve adam düşündü:
Belki dünyayı değiştirmek için büyük sözlere gerek yoktu.
Bazen bir avuç ekmek,
bir tas su,
bir pencere,
bir merhamet…
Yeterdi.
Serçe kanatlandı.
Gökyüzünde küçük bir daire çizdi.
Sonra çatılara doğru süzüldü.
Adam arkasından baktı.
Ve içinden sessizce söyledi:
“Uç serçem, uç…
Ama yine dön.
Sen cıvıldadıkça,
dünya biraz daha
insan kalsın.”

Leave a Reply