Hikâye Serisi 3 — Serçenin Gözyaşları

SERÇENİN GÖZYAŞLARI
Sabah, şehrin üzerine usulca seriliyordu.
Gece henüz tamamen çekilmemişti gökyüzünden. Çatılar, geceden kalan yağmurun ıslaklığıyla parlıyor; sokak lambalarının solgun ışığı, kaldırımlardaki su birikintilerinde titreyen küçük aynalara dönüşüyordu.
Adam, pencerenin önündeki sandalyesinde oturmuş, dışarıyı seyrediyordu.
Elinde çay bardağı vardı.
Çayın buğusu cama yükseliyor, camın üzerinde küçük bir sis bulutu oluşturuyordu.
Tam o sırada ince bir kanat sesi duyuldu.
Bir serçe kondu pencerenin kenarına.
Küçücük başını sağa sola çevirdi.
Adamla göz göze geldi.
Serçenin gözlerinde sabahın bütün mahzunluğu vardı sanki.
Adam gülümsedi.
— Günaydın küçük misafir, dedi.
Serçe başını hafifçe yana eğdi.
Ne korkup uçtu ne de telaşlandı.
Sanki yıllardır tanışıyorlarmış gibi durdu orada.
Adam mutfağa gidip bir parça ekmek getirdi.
Ekmekten küçücük parçalar koparıp pencerenin önüne bıraktı.
Serçe önce uzaktan baktı.
Sonra bir adım attı.
Bir adım daha…
Ve gagasıyla ekmek kırıntılarından birini aldı.
Sonra başını kaldırıp adama baktı.
Adam o bakışta garip bir şey hissetti.
Sanki küçücük kuş:
“İnsan hâlâ iyi olabilir mi?”
diye soruyordu.
O günden sonra serçe her sabah gelmeye başladı.
Bazen adam daha perdeyi açmadan pencerenin kenarında bekliyordu.
Bazen yağmur altında ıslanmış tüyleriyle geliyordu.
Bazen de yanında başka serçeler getiriyordu.
Adam onları seyrediyor, pencerenin önüne ekmek kırıntıları bırakıyordu.
Bir tasın içine de su koyuyordu.
Serçeler zamanla ona alıştı.
Adam da onların gelişini beklemeye başladı.
Sabahları ilk işi perdeyi açmak oluyordu.
Çünkü insan bazen güne bir insan sesiyle değil,
küçücük bir kanat çırpışıyla başlamak ister.
Serçeler ona çocukluğunu hatırlatıyordu.
O yıllarda mahallede serçeler her yerdeydi.
Çatılarda…
Balkonlarda…
Bahçelerde…
Kiremitlerin arasında…
Sabahları çocukların sesine karışan cıvıltıları, mahallenin görünmez saatleriydi.
Bir serçe damın üzerine konduğunda çocuklar peşinden koşardı.
Bir avuç ekmek kırıntısı döküldüğünde bütün serçeler bir anda yere inerdi.
Sonra biri yaklaşınca hepsi aynı anda havalanırdı.
Gökyüzü bir anlığına kanatlarla dolar,
ardından yine sessizleşirdi.
Adam, yıllar sonra fark etmişti:
Çocukluğunun bazı hatıraları insanlarla değil,
kuşlarla birlikte saklanmıştı.
Bir serçenin kanadında eski bir sokak,
bir çatı kiremidinde çocukluğu,
bir avuç ekmek kırıntısında annesinin sesi vardı.
Bir sabah serçe yine geldi.
Ama bu kez farklıydı.
Pencerenin kenarına konduğunda hiç hareket etmedi.
Adam ekmek bıraktı.
Serçe yaklaşmadı.
Su koydu.
Ona da dokunmadı.
Sadece adama baktı.
Uzun uzun…
Adam pencereye biraz daha yaklaştı.
— Neyin var? dedi.
Serçe başını eğdi.
Sonra gagasını hafifçe açtı.
Bir damla su düştü.
Adamın gözleri serçenin gözlerine takıldı.
O küçücük damla, kuşun gagasının ucunda parlıyordu.
Adam bir an nefesini tuttu.
Yağmurdan kalmış bir damla mıydı?
Yoksa…
Bir gözyaşı mı?
Elbette kuşların gözyaşlarını insanlar gibi anlayamazdı.
Ama insan bazen gerçeği gözleriyle değil, yüreğiyle görürdü.
Adam o damlayı gözyaşı sandı.
Belki de değildi.
Ama o an bunun hiçbir önemi yoktu.
Çünkü adamın aklına bir soru düşmüştü:
Bir serçenin bile gözlerinde insanlara ayrılmış bir yer varsa, insanlar neden birbirlerinin gözlerine bakmaktan kaçıyordu?
O gün şehir daha kalabalık görünüyordu.
İnsanlar kaldırımlarda birbirlerinin yanından geçiyor, ama birbirlerini görmüyordu.
Kimi telefonuna bakıyordu.
Kimi aceleyle yürüyordu.
Kimi yüzünü asmıştı.
Kimi de yanında yürüyen insanın sessizliğini duymuyordu.
Adam pencerenin önünde durmuş onları seyrediyordu.
Bir yanda küçücük bir serçe…
Diğer yanda koca şehir…
Bir serçe, kendisine bırakılan üç ekmek kırıntısını paylaşabiliyordu.
İnsanlar ise bazen koskoca dünyayı birbirine dar ediyordu.
Adam başını eğdi.
Serçeye baktı.
— Sen bizden daha mı insansın küçük kuş? diye fısıldadı.
Serçe cevap vermedi.
Kanatlarını açtı.
Bir kez çırptı.
Sonra havalandı.
Serçe o gün uzun süre dönmedi.
Adam pencerenin önünde bekledi.
Öğle oldu.
Sonra akşam…
Gökyüzü turuncudan mora, mordan karanlığa döndü.
Serçe yoktu.
Adam, pencerenin önündeki boşluğa baktı.
Birden, insanın alıştığı şeyin yokluğunda ne kadar büyük bir boşluk bıraktığını düşündü.
Küçücük bir kuştu.
Ama birkaç gündür sabahlarının bir parçası olmuştu.
Ve insanın hayatında bazı şeyler vardır;
boyutuyla değil,
yüreğinde bıraktığı yerle büyür.
Ertesi sabah güneş doğarken ince bir kanat sesi duyuldu.
Adam başını kaldırdı.
Serçe yine pencerenin kenarındaydı.
Bu kez yanında iki serçe daha vardı.
Adam güldü.
— Hoş geldin.
Pencereyi açtı.
Avucundaki ekmek kırıntılarını pencerenin önüne bıraktı.
Serçeler aşağı indi.
Üçü birden kırıntıların arasında telaşsızca dolaşmaya başladı.
Adam su kabını doldurdu.
Sonra pencerenin kenarına küçük bir not bıraktı.
Kimsenin okuyamayacağı bir nottu.
Üzerinde yalnızca şu yazıyordu:
“Dön serçem…”
“Çatılara, ağaçlara, gökyüzüne uç.
Ama ara sıra bizim penceremize de uğra.
Çünkü sen geldiğinde,
bu ev biraz daha aydınlanıyor.
Bu şehir biraz daha sessizleşiyor.
Ve ben…
İnsanlığın henüz tamamen kaybolmadığına inanıyorum.”
Serçe başını kaldırdı.
Bir süre adama baktı.
Sonra cıvıldadı.
Adam o sesi uzun uzun dinledi.
O an şehirde ne savaş vardı,
ne kavga,
ne öfke…
Sadece küçücük bir kuşun sesi vardı.
Ve adam düşündü:
Belki dünyayı değiştirmek için büyük sözlere gerek yoktu.
Bazen bir avuç ekmek,
bir tas su,
bir pencere,
bir merhamet…
Yeterdi.
Serçe kanatlandı.
Gökyüzünde küçük bir daire çizdi.
Sonra çatılara doğru süzüldü.
Adam arkasından baktı.
Ve içinden sessizce söyledi:
“Uç serçem, uç…
Ama yine dön.
Sen cıvıldadıkça,
dünya biraz daha
insan kalsın.”

Hikâye Serisi 4 — Döngü

DÖNGÜ
Kasabanın eski kahvesinde akşamlar ağır ağır inerdi…
Çayın buharı havaya karışır, 
tavla taşlarının sesi duvarlarda yankılanır, 
dışarıda güneş son ışıklarını eski dükkânların kepenklerine bırakırken içeride herkes kendi dünyasının hesabını yapardı.
Bir gün kahveye iki seyyar tesbihçi geldi.
Omuzlarında bez torbaları, torbalarının içinde rengârenk tesbihler vardı…
Kehribar diye övdükleri sarı taşlar, kuka diye anlattıkları kahverengi taneler, oltu taşı diye gösterdikleri siyah boncuklar…
Ama o gün müşteri yoktu.
Birinci tesbihçi, dükkânlara baktı.
İkinci tesbihçi, sokaklara baktı.
Sonra birbirlerine baktılar.
İnsan bazen çaresiz kaldığında karşısındakini müşteri sanır.
Birinci, elindeki tesbihi arkadaşına uzattı.
— Al bunu. Güzel tesbih.
— Kaç para?
— Sana özel… şu kadar.
Para el değiştirdi.
Tesbih de el değiştirdi.
İkisinin de yüzünde bir tebessüm belirdi.
Sanki büyük bir satış yapmışlardı.
Bir müddet sonra ikinci adam cebinden başka bir tesbih çıkardı.
— Madem aldın, bunu da al.
Birinci adam hiç düşünmeden sordu:
— Kaç para?
Yine para el değiştirdi.
Yine tesbih el değiştirdi.
Ve yine yüzlerde o garip ticaret mutluluğu…
Kahvenin köşesinde oturan Hasan Ağa, çayından bir yudum aldı.
Hiçbir şey söylemedi.
Bir süre sonra kahvenin kapısından iki eski arkadaş girdi.
İkisinin de yüzünde hayatın yorgunluğu, ceplerinde ise uzun gecelerin alışkanlığı vardı.
Bir köşeye oturdular.
İçlerinden biri diğerine eğildi.
— Biz de içki satalım.
— Kime?
— Sana.
Öteki güldü.
— Olur.
Şişe çıktı.
Satıldı.
Para el değiştirdi.
Sonra öteki cebinden başka bir şişe çıkardı.
— Bu da benden sana.
O da satıldı.
Para yine el değiştirdi.
Şişeler bir cepten diğerine geçti.
Kahvede bulunanlar olup biteni seyrediyor, bazıları gülüyor, bazıları başını sallıyordu.
Hasan Ağa sonunda bastonunu yere bıraktı…
Çıkan ses kahvenin uğultusunu kesti.
— Evlatlar…
Dört kişi ona baktı.
Hasan Ağa gözlerini önce tesbihçilere, sonra diğer ikisine çevirdi.
— Siz ne yaptığınızı sanıyorsunuz?
Kimse cevap vermedi.
Yaşlı adam hafifçe gülümsedi.
— Ticaret mi?
Sessizlik…
— Hayır.
Biraz durdu.
— Siz sadece aynı parayı birbirinizin cebine koyup çıkartıyorsunuz.
Kahvede bir kahkaha yükseldi.
Ama Hasan Ağa gülmedi.
— Asıl mesele de bu zaten, dedi. İnsan bazen hareket ettiğini sanır…
Koşar, yorulur, konuşur, 
alışveriş yapar, 
hesap yapar, 
plan yapar… 
Akşam olur, 
cebinde aynı para, elinde aynı yük, aklında aynı dert vardır…
Camdan dışarı baktı.
Güneş çoktan kaybolmuştu.
— Hayatta herkes kazanmak için koşmuyor evlat, dedi.
Kimi yalnızca kaybettiğini fark etmemek için hareket ediyor.
Kahve yeniden sessizleşti.
Tesbihçiler torbalarını omuzlarına aldı.
İki arkadaş şişelerini ceplerine koydu.
Dört kişi de aynı kapıdan çıktı.
Sokak karanlıktı.
Her biri evine doğru yürüdü.
Ama hiçbiri Hasan Ağa’nın son sözünü unutamadı:
“Bir şeyin el değiştirmesi, 
hayatın değiştiği anlamına gelmez.”
Bazen insan bütün gün çalışır gibi görünür…
Bütün gün kazanır gibi görünür…
Bütün gün ilerlediğini sanır…
Gerçeği  gece olup da kendi içine döndüğünde anlar…

tarihi hikaye bir çift yemeni

BİR ÇİFT YEMENİ
İstiklal Savaşı’nın son gazisi YAKUP DEDE ile yapılan söyleşiden ve Halit Rıfkı Atay’ın sözlerinden esinlenerek hikâye haline getirilmiştir…
Anılarına saygı rahmet ve özlemle..
Ağustos sıcağıydı.
Bozkırın üzerine gökten ateş yağıyor gibiydi. Güneş, tepede kızgın bir demir gibi asılı duruyor; sararmış otlar, rüzgârın önünde kuru bir deniz gibi dalgalanıyordu.
Toprak susuzdu.
Ağaçlar susuzdu.
İnsanların dudakları susuzdu.
Ama kimsenin dilinde şikâyet yoktu.
Çünkü o günlerde herkesin bildiği tek bir şey vardı:
Vatanın da sabrı tükenmek üzereydi.
Askerlerin hâline bakmaya insanın yüreği dayanmazdı.
Üstleri başları perişan…
Yüzleri toz içinde…
Dudakları çatlamış…
Kimi yaralı, kimi uykusuz…
Kimi günlerdir doğru dürüst yemek yememiş.
Ve ayakları…
Çıplak.
Evet, çıplak.
Bozkırın kavurucu sıcağında, yanmış otların üzerinde çıplak ayaklarla yürüyordu askerler.
Otlar bazen ateş alıyordu.
Alevler hızla yayılıyor, askerler yere çömelip ateşin arasından düşmana karşılık veriyordu.
Bir yandan savaş…
Bir yandan yanan toprak…
Bir yandan ölüm…
Ama hiçbiri onları durduramıyordu.
Çünkü bazı insanlar yürüdüğü yolun uzunluğuna değil, vardığı yerin kutsallığına bakar.
Günler böyle geçti.
Sonra birliğimiz Sivrihisar yakınlarında mola verdi.
Gece çöktüğünde bozkırın sıcaklığı biraz olsun kırılmıştı.
Gökyüzünde yıldızlar vardı.
Ama savaşın gökyüzü de başka olur.
Yıldızlar parlarken uzaktan top sesleri duyulur.
Rüzgâr eserken insan ölümün kokusunu alır.
O gece askerlerden biri sessizce yerinden kalktı.
Ayağındaki yaralara baktı.
Yürümekten kanamıştı.
Ama aldırmadı.
Kasabaya doğru yürüdü.
Karanlık öylesine koyuydu ki, birkaç adım ötesini görmek mümkün değildi.
Evler sessizdi.
Pencereler kapalıydı.
Sanki bütün kasaba nefesini tutmuştu.
Derken uzakta bir ışık gördü.
Küçük bir fener…
Bir evin penceresinden sızıyordu.
Asker o ışığa doğru yürüdü.
Kapının önünde durdu.
Bir süre tereddüt etti.
Sonra kapıyı çaldı.
İçeriden ayak sesleri geldi.
Kapı hemen açılmadı.
Ev sahibi korkmuştu.
Çünkü savaş yıllarında gecenin bir vakti kapının çalınması, insanın yüreğine korku düşürürdü.
Asker kapının arkasından seslendi:
— Korkma…
Bir an sustu.
Sonra:
— Ben Türk askeriyim.
Kapının arkasındaki sessizlik biraz daha sürdü.
Asker ayağına baktı.
— Ayağımda ayakkabı yok. Parasını vereyim. Ayağıma giyecek bir şeyler verir misin?
Kapı yavaşça açıldı.
Yaşlı bir adam karşısında duruyordu.
Önce askerin yüzüne baktı.
Sonra çıplak ayaklarına…
Adamın gözleri doldu.
— Gel evlat, dedi.
Asker içeri girdi.
Ve o zaman fark etti:
Burası sıradan bir ev değildi.
Burası bir yemeni dükkânıydı.
Duvarlarda deriler asılıydı.
Köşede ipler…
İğneler…
Aletler…
Ve henüz tamamlanmamış yemeniler vardı.
Yaşlı adam raflardan bir çift yemeni indirdi.
Askerin önüne koydu.
— Al evlat.
Asker cebine elini attı.
— Parasını vereyim.
Yaşlı adam elini kaldırdı.
— Olmaz.
— Ama…
— Olmaz oğul.
Sonra bir parça balmumu ip ve iğne çıkardı.
Askerin eline verdi.
— Sökülürse kendin dikersin.
Asker yemenileri ayağına geçirdi.
Bir an gözlerini kapattı.
O kadar rahatlamıştı ki…
Sanki günlerdir yürüdüğü ateşin içinden çıkıp serin bir suya basmıştı.
Ayağının acısı dinmişti.
Yüzünde ilk kez bir tebessüm belirdi.
Yaşlı adam:
— Nasıl? dedi.
Asker başını kaldırdı.
— Şimdi bana karada ölüm yok.
Yaşlı adamın gözleri doldu.
Ama gülümsedi.
— Git evlat.
— Birliğin seni bekliyordur.
Asker kapıdan çıktı.
Karanlığın içinde yürümeye başladı.
Sonra yürümek yetmedi.
Koştu.
Sanki ayaklarında yalnızca bir çift yemeni değil,
memleketin duasını taşıyordu.
Birliğine adeta uçarak döndü.
Yıllar sonra…
O asker artık yaşlı bir adamdı.
İnsanlar ona Yakup Dede diyordu.
Saçları bembeyazdı.
Yüzünde derin çizgiler vardı.
Ama gözlerinde hâlâ o gecenin ışığı duruyordu.
Bir 30 Ağustos günü, etrafına toplanan gençlere baktı.
Uzun süre konuşmadı.
Sonra ayaklarına baktı.
Ve yavaşça:
— Siz bizim askerlerin üstünü başını görseydiniz, ağlardınız, dedi.
Gençler sessizleşti.
Yakup Dede devam etti:
— Ağustos sıcağıydı. Otlar cayır cayır yanıyordu. Ayağımızda ayakkabı yoktu. Yanan otları ayağımızla söndürüyor, sonra oraya çöküp düşmana ateş ediyorduk.
Bir an sustu.
Gözleri uzaklara daldı.
— Bir gece Sivrihisar tarafında bir kasabaya gittim. Bir evin kapısını çaldım. “Korkma, ben Türk askeriyim. Ayağımda ayakkabı yok. Parasını vereyim, ayağıma giyecek bir şeyler ver.” dedim.
Gençlerden biri sordu:
— Sonra ne oldu dede?
Yakup Dede gülümsedi.
— Yemeniciymiş orası.
— Bana bir çift yemeni verdi.
— Parasını almadı.
— Bir de balmumu ip ile iğne verdi. “Sökülürse kendin dikersin.” dedi.
Yakup Dede ayağını yere bastı.
Sanki o günün toprağını yeniden hissediyordu.
— O yemeniyi ayağıma sardığımda, dedi, dünyalar benim oldu. Ayağım öyle rahat etti ki…
Gülümsedi.
— “Artık karada ölüm yok.” dedim.
Gençlerin gözleri dolmuştu.
Yakup Dede onlara baktı.
Bu kez sesi daha ağır çıktı:
— Siz şimdi ayakkabınızın eskimesinden şikâyet ediyorsunuz. Biz ise bir çift yemeni bulduğumuzda kendimizi dünyanın en zengin insanı sanıyorduk.
Sonra bastonunu yanına bıraktı.
Ellerini dizlerinin üzerine koydu.
— Evlatlarım…
— Memleketin kıymetini bilin.
Odada çıt çıkmıyordu.
Yakup Dede’nin sesi titredi:
— Biz bu vatanı çok zor şartlarda kurtarıp size teslim ettik. Kıymetini bilin.
Bir süre sustu.
Sonra pencereye doğru baktı.
Dışarıda bayrak dalgalanıyordu.
Kırmızı kumaş, rüzgârın içinde gökyüzüne doğru açılıyor; sanki geçmişten bugüne uzanan görünmez bir el gibi dalgalanıyordu.
Yakup Dede’nin gözlerinden iki damla yaş süzüldü.
— Bizim zamanımızda, dedi, bir çift yemeni büyük bir nimetti.
— Şimdi sizden istenen çok daha kolay.
— Sadece bu ülkenin kıymetini bilin.
O gün gençlerden biri Yakup Dede’nin elini tuttu.
— Dede, dedi. O yemeniler hâlâ duruyor mu?
İhtiyar gülümsedi.
— Duruyor.
— Nerede?
— Sandıkta.
— Görebilir miyiz?
Yakup Dede ağır ağır odasına gitti.
Eski bir sandığın kapağını açtı.
İçinden sararmış bir bez çıkardı.
Bezi açtı.
İçinden yılların sessizliğini taşıyan bir çift eski yemeni çıktı.
Derisi eskimişti.
Dikişleri yer yer açılmıştı.
Ama hâlâ duruyordu.
Gençler sessizce baktılar.
Yakup Dede yemeniyi avuçlarının arasına aldı.
— Bunun değeri derisinde değil, dedi.
— Üzerinde yürüdüğümüz yollarda.
Sonra gözlerini kapattı.
Sanki yıllar bir anda geriye dönmüş,
bozkır yeniden yanmış,
atların nal sesleri duyulmuş,
askerler yeniden yürümeye başlamıştı.
Ve o küçücük yemeni,
bir milletin büyük mücadelesinin sessiz şahidi olmuştu.
O akşam Yakup Dede, gençlere son kez baktı.
— Şunu hiç unutmayın, dedi.
— Biz size yalnızca toprak bırakmadık.
— Bir bedel bıraktık.
— Bir emanet bıraktık.
— Bir hürriyet bıraktık.
Sonra dışarıdaki bayrağı gösterdi.
— Onu ayakta tutan yalnızca direği değildir.
— Onu ayakta tutan, uğruna çıplak ayakla yürüyenlerin hatırasıdır.
Ve sanki geçmişin içinden bir ses yeniden yükseldi:
“Memleketin kıymetini bilin.”
O gece gençlerden hiçbiri kolay uyuyamadı.
Çünkü artık sokaklarda yürürken ayakkabılarına değil,
altındaki toprağa bakacaklardı.
Ve belki ilk kez anlayacaklardı:
Bir çift yemeni;
bazen yalnızca bir ayakkabı değildir 
Bazen bir milletin ayağındaki yara,
Bazen bir annenin dua,
Bazen bir askerin son gücü,
Bazen de özgürlüğe giden yolun sessiz hatırasıdır…
Ve o yolun sonunda, 30 Ağustos’u 
“Nemiz varsa; bağımsız bir devlet kurmuşsak, 
hür vatandaş olmuşsak, şerefli insanlar gibi dolaşıyorsak, yurdumuzu 
Batı’nın, 
vicdanımızı 
Doğu’nun pençesinden kurtarmışsak, 
şu denizlere bizim diye bakıyor, 
bu topraklarda ana bağrının sıcağını duyuyorsak, belki nefes alıyorsak; hepsini, her şeyi 30 Ağustos Zaferi’ne borçluyuz.”diyerek anlatan 
Falih Rıfkı Ataydın sözleri kalır…
Yakup Dede’nin sandığında ise o gece yalnızca bir çift eski yemeni kalmadı…
Bir milletin çıplak ayaklarıyla yürüdüğü yol kaldı.
Ve o yolun adı:
VATAN…

YOL HİKAYESİ Ayak izleri

YOL HİKÂYESİ
Ayak İzleri
Hayat nedir…?
Doğum ile ölüm arasında yaşanan süre,yaşam, ömür olarak yer alır sözlüklerde…
Hayat sadece bu tanımdan mı ibarettir..?
Ya da bu tanımdan ibaret olabilir mi..?
Yaşanmışlıkların, sevinçlerin, 
acıların, 
umutların 
ve geride bıraktığımız izlerin toplamıdır hayat…
Kimi zaman sonsuzmuş 
gibi gelir insana…
Kimi zaman ise göz açıp kapayıncaya kadar kısa…
Başlangıcı bellidir, doğumla başlar…
Sonu da bellidir, ölümle biter…
İki nokta arasında geçen zamanın anlamını belirleyen nedir..?
Takvim yaprakları mıdır…?
Attığımız adımlar… verdiğimiz kararlar…
ve ardımızda bıraktığımız ayak izleri…
Yalnızca yaşanmış bir ömür müdür hayat ?
Yoksa başlı başına uzun bir yol mu..?
Belki düz…
Belki engebeli…
Belki uzun…
Belki de hiç ummadığımız kadar kısa…
Yolculukta her 
tercih bir kavşak,
her karar yeni bir istikamettir…
Kimi virajlar
 yavaşlatır, 
kimi yokuşlar 
nefes keser…
Kırmızı ışıklar, beklemeyi, 
sabretmeyi öğretir…
Yeşil ışık … 
Yürümeyi, 
cesaret etmeyi…
Hayatımıza giren insanlar da bu yolun ayrılmaz parçasıdır…
Kimileri gaz pedalı olur,
cesaret verir, 
hız kazandırır….
Kimileri fren olur, durmayı, 
düşünmeyi öğretir.
Aile yol kenarındaki uyarı levhaları gibidir.
Sessizce yol gösterir, tehlikeleri haber verir, yanlış yol  için  uyarır…
İş hayatı ise, uzun ve yorucu bir ara yol…
Emek ister, 
sabır ister, 
mücadele ister.
Bazen kaybolur,
Bazen yönümüzü şaşırırız…
Her kayboluş insanın kendini  yeniden bulmasının  başlangıcıdır…
Yolun sonunda;
geriye ne makam kalır…
Ne servet…
Ne alkışlar…
Geriye sadece yürüdüğümüz yol 
ve  yolda bıraktığımız ayak izleri kalır…
İnsanı ölümsüz yapan, yaşadığı zaman aralığı değil,
dokunduğu hayatlar, yaptığı iyilikler ve ardından bıraktığı izlerdir…
Yol bir gün mutlaka biter…
Ama güzel insanların ayak izleri, 
zamanın bile silemeyeceği 
hatıralar olarak yaşamaya devam eder…

HATANIN AYNASI

HATANIN AYNASI

Hata;  
Yanlışlıkla, istemeyerek ve bilmeyerek yapılan kusur,  
yanılma veya yanılgı olarak yer bulur sözlüklerde…
Peki gerçekte;
Hata nedir?  
Ne değildir?  
Hatadan daha kötüsü nedir?
Hatadan daha büyük hata, yapılan hatayı savunmaktır…
Hatayı kabul etmek cesaret,  
Özür dilemek erdem,  
Ben nerede yanlış yaptım? diyebilmek ise olgunluk ister…
İnsanın kişiliği nerede,nasıl ortaya çıkar?
İnsanın kişiliği, 
hatasıyla karşılaştığında gösterdiği tavırda saklıdır…
Kimisi hatasının karşısında başını öne eğer,  
Kimisi ise aynayı başkasına çevirir…
Yanıldığını kabul etmeyen haklılığını kanıtlamaya çalışır,  
Gerçeği değiştiremeyen bahaneyi değiştirir,  
Sorumluluktan kaçamayan suçu başkasına yükler…
Şeytanı şeytan yapan da belki yalnızca kötülüğü değildi;  
Yanlışında ısrar etmesi,  
Kibriyle hatasını savunmasıydı…
İnsandır…  
Hata yapar…
Hatayı kabul etmek kaybetmek midir?
Bazen insanın kendisine karşı kazandığı en büyük zafer;  
“Yanıldım.”  
“Özür dilerim.”  
“Bunu düzeltmeliyim.” diyebilmektir…
Asıl yanlış olan;  
Hatayı bile bile savunmak,  
Yanlışı doğru, doğruyu yanlış göstermeye çalışmak, başkalarını suçlayarak kendini aklamaktır…
 Cicero 
“Akıllı insanlar hata yapar; aptallar ise bu hataları savunur sözü konunun özeti gibidir…
Konfüçyüs ,
Hatayı kabul etmek bir erdemdir, aynı hatada ısrar etmek ise budalalıktır diyerek başka bir açıdan yakalar konuyu…
İnsanı hiç hata yapmamak mı büyütür?
Yoksa 
gerektiğinde hatasını fark edip ondan dönebilmek mi?
Hata yapmak insani,  
kabul etmek erdem,  
savunmak ise karakter meselesidir…
Çünkü insanı büyüten,  
hatası karşısında bile dürüst kalabilmektir…

Fil hikâye

Hikâye bu ya…

Fil her gün aynı yoldan geçen bir canlıdır. Bunu bilen avcılar, geçtiği güzergâha bir çukur kazar ve onu tuzağa düşürürler…
Rivayete göre önce siyah giysilerle gelir, ona eziyet eder, korkutur ve çaresiz bırakırlar. 
Günler sonra ise beyaz giysilerle ortaya çıkar, fili çukurdan kurtarırlar. 
Fil, kendisini o duruma düşürenlerle kurtaranların aynı kişiler olduğunu bilmediği için beyaz giysilileri kurtarıcı olarak görmeye başlar…
Sorunun gerçek kaynağını göremeyen 
sunulan çözüme odaklanır…
Sorun çıkaranlar çözüm üreten kahramanlar gibi algılanır…
Tarih boyunca insanlar,
güç
baskı 
ve en önemlisi de algılarla yönetilmiştir…
Çoğu zaman davranışlar yönlendirir…
Korkarsa insan güven arar,
güven arayan uzatılan
eli sorgulamadan tutmaya yatkın hale gelir….
Psikolojik savaş…
Sorunu büyütme, çözüm sunma,
güven ve bağlılık oluşturma…
Voltaire’ İnsanlar çoğu zaman inanmak istediklerine inanırlar sözü bu gerçeği hatırlatır….
Zihin bazen gerçeği değil, kendisine sunulan ve kabul etmeye hazır olduğu bilgiyi tercih eder…
George Orwell’in, evrensel aldatma çağında gerçeği söylemek devrimci bir eylemdir…sözü orijinal bir yaklaşımdır.
Hikâyenin mikro boyutta ve makro boyuttaki örnekleri ile karşılaşır insan…
Bazen insan; toksik ilişkinin içinde kalır, bağlanır, zamanla hayatının vazgeçilmez bir parçası olarak görmeye başlar…
Carl Gustav Jung’un, İnsan bilinçaltını bilinçli hâle getirmedikçe, onu kader sanacaktır sözü bu durumu çok güzel anlatır. 
Olayların nedenlerini sorgulamayan tekrar eden hatalarını kader olarak yorumlar…
Maslow’a göre insanın en temel ihtiyaçlarından biri güvenlik duygusudur…
Güvenlik duygusu zedelenen kendisini koruyacak birini arar…
Korku ve umut arasındaki denge, insan davranışlarını şekillendirir…
Makro açıdan;
Ekonomik kriz,
sosyal çatışma, kutuplaşma,
ve belirsizlik insanları çözüm arayışına yönlendirir…
Böyle dönemlerde ortaya çıkan kurum veya fikirler kolaylıkla kurtarıcı olarak görülebilir…
Bizi kim kurtaracak? 
sorusu kadar,
sorun nasıl ortaya çıktı? sorusunun cevabı da aranmalıdır…
Tarih Fil hikâyesi örnekleriyle doludur…
Güçlü devletler,ülkeleri ekonomik, siyasi ya da sosyal açıdan kendilerine bağımlı hale getirmiş, sundukları yardım ve desteklerle kurtarıcı rolüne bürünmüşlerdir…
Önemli olan uzatılan ele neden ihtiyaç duyduğunu sorgulamaktır.
Gerçek bağımsızlık destekle ayakta kalmak değil kendi ayağı üzerinde durabilmektir…
Ziya Gökalp’e göre Milletleri yükselten fikirlerdir sözü burada önem kazanır…
Sorgulamayan toplumlar kişilere bağımlı,
düşünen toplumlar ilkelere ve değerlere bağlı kalırlar…
Mustafa Kemal Atatürk’ün;
‘Fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesiller isteriz’ sözü özgür düşüncenin ne önemini ne güzel ifade eder….
Perşembenin gelişi çarşambadan bellidir derken atalarımız olayların sonuçlarından önce sebeplerine bakmayı öğütler…
Akıl akıldan üstündür sözüyle atalarımız ,
farklı bakış açısı,
dinleme, 
ve sorgulamanın önemini anlatır….
Olaylara tek bir pencereden bakan gerçeğin tamamını görmez…
Pestalozzi’e göre, eğitimin amacı insana düşünmeyi öğretmektir….
Eğitim amacı sade bilgi yüklemek midir?
Eğitimin amacı, olayların nedenini araştıran,soran sorgulayan bireyler yetiştirmektir…
Sokratese göre, sorgulanmamış hayat yaşanmaya değmez…
Yunus’un dizeleriyle İlim ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir…
Bireyin kendi zayıf noktalarını, korku ve zaaflarını tanıması…
Kendini tanıyan birey kolay yönlendirilmez, sorgulayan toplum ise kolay manipüle edilemez…
Bazen bireyler, bazen de toplumlar düştükleri çukurun nedenini unutup yalnızca kendilerini çıkaran ele odaklanır…
Oysa gerçek bilgelik, kurtarıcıyı alkışlamadan önce çukuru kimin kazdığını sorgulayabilmesidir.
Çünkü sorunun kaynağını anlamayanlar aynı çukura tekrar tekrar düşebilir …
Sebepleri görenler yalnızca kurtulmayı değil, bir daha düşmemeyi de öğrenirler. 
Bu yüzden gerçeği arayan her insanın kendisine sorması gereken soru şudur:
“Karşıma çıkan çözüm gerçekten bir kurtuluş mu, yoksa beni o çözüme muhtaç bırakan sürecin bir parçası mı?”
Unutulmamalıdır ki; 
Zincirler çoğu zaman demirden değil, korkudan, bağımlılıktan ve sorgulanmayan algılardan örülür…
Çukuru kimin kazdığını unutan kendini çıkaran eli kurtarıcı sanmaya devam eder…
Gerçek özgürlük; kurtarıcı aramak değil, çukura düşmemeyi öğrenmektedir.
Aklını kiraya verenler başkalarının yazdığı senaryolarda figüran olur; düşünen, sorgulayan ve sebepleri görebilenler ise kendi kaderlerinin yazarı hâline gelirler…

GEÇMİŞTEN GELECEĞE

Geçmişten geleceğe 

Anadolu…
Bir milletin hafızasında…
Tıpkı Anadolu’da dokunan kilim gibi…
Atılan her ilmek bir dua, 
her motifte bir hatıra, her renkte bir hayat…
Renklerinde desenlerinde…
Dağların serinliği,
bozkırın sıcaklığı…
Asırlardır ;
Farklı kültürler…
farklı gelenekler…
farklı hikâyeler…
Ortak vatan…
Türk’üyle, 
Kürt’üyle, 
Laz’ıyla, 
Çerkez’iyle,
Arap’ıyla…
Tüm renkler…
Büyük bir milletin adıdır Türkiye…
Vatanın ayrılmaz parçası, 
ortak geçmiş…
Ortak gelecek…
Kırmızı çizgiler…
Birlik beraberliğimiz
En büyük hazinemiz… 
Kardeşliğimizi zedeleyen, insanlarımızı birbirine düşüren her söz,her davranış…
Derinden yaralar benliğimizi…
Ayrılık tohumları ekmek kolaydır…
kardeşlik bahçesi yetiştirmek ise emek ister…
Milli ve manevi değerlerimiz 
ortak çatımız … Bayrağımız, 
ezanımız, 
vatanımız ve uğruna bedeller ödenmiş Cumhuriyetimiz…
Siyasi görüşlerin, 
etnik kimliklerin ve kişisel farklılıkların üzerindedir ortak değerlerimiz…
Aynı kaderde ve aynı ülküde buluşturan güçlü bağlar…
Yaratandan ötürü severiz yaratılanı…
Adalet,
merhamet hakkaniyet kardeşlik… 
Bir insanı kökeni nedeniyle küçümsemeyi değil, insan olduğu için değer vermeyi öğütler..
Çünkü gönüller arasında duvar örmek değil, köprü kurmak erdemdir.
Bu nedenle kimden gelirse gelsin, hangi makamdan veya hangi çevreden çıkarsa çıksın; 
insanları etnik kimlikleri üzerinden değerlendiren, inciten veya ötekileştiren ifadeleri doğru değildir/kınıyorum …
Eleştiri,
mizah…
İnsan onuru ve toplumsal saygı her şeyin üstünde olmalıdır…
Farklılıklarımızı çatışma sebebi değil, zenginlik kaynağıdır..
Ortak değerler…
Birlik ve beraberlik…
Her şeyin üstündedir/olmalıdır…
Bu vatan hepimizindir…
Aynı bayrak …
Aynı ezan, 
Aynı üzüntüler..
Aynı sevinçler…
Bizi ayakta tutacak olan şey kardeşlik dilidir….
Tıpkı kilimdeki renkler gibi…

Sahte plaka

1999 yılı…

Yer Şanlıurfa…

İpekyol,

Devlet Hastanesi kavşağı…

Güvenlik şube Müdürlüğü yaptığım
yıllar…

Yaz ayları…

Sıcak,

Sadece hissedilmez… insanın üzerine
çökerdi adeta…

Klimasız bir Şahin’in içinde, görevin
ağırlığıyla birlikte nefes alıp veriyorduk.

Bir görev için oto sürücüsü arkadaşla
birlikte Yakubiye Mahallesi’ne gidiyorduk.

Işıklarda durduk…

O an, sıradan bir bekleyiş gibi
görünüyordu her şey…

Ta ki gözüm hemen yanımızda duran beyaz
Şahin’e takılana kadar…

Bir baktım…

Önümüzdeki aracın plakasıyla bizim
aracın plakası…

Tıpa tıp aynı…

Bir an duraksadım…

Şaşkınlık,

sıcak havadan daha ağır çöktü üzerime…

Arkadaşa baktım…

O da fark etmişti…

Bizim plaka, güvenlik gerekçesiyle
sahteydi…

Ama yanımızdaki aracın plakası gerçekte
bir vatandaşa aitti…

Aynı ışıkta, aynı anda, aynı plakayla
iki farklı hayat duruyordu…

Biri görevin içinde, diğeri hayatın
akışında…

Fazla oyalanmadan yolumuza devam ettik…

Görev, düşünmeye uzun süre izin
vermezdi…

Sonradan bu sorun çözüldü, terkin
plakalar kayda alınarak verildi, mükerrer plaka meselesi ortadan kaldırıldı…

Ama o gün, İpekyol’daki o kavşakta
yaşanan o an, hafızamda yerini hiç kaybetmedi…

Aynı rakamların altında farklı hikâyeler
saklıydı…

İşte o an anladım,

hayat bazen insanın karşısına böyle ince
bir tesadüf çıkarır…

Her şey aynı gibi görünür…

Ama gerçekte hiçbir şey aynı değildir…

Aynı plaka olabilir…

Ama kader, görev ve hikâye…

Asla…

TİYATRO SAHNESİ

 

TİYATRO SAHNESİ

“Perde kapanmadan her anınızı
yaşayın; gülün, şarkı söyleyin, dans edin, âşık olun” der Charlie Chaplin.

Geçmişte yaşamayın…

Anı yaşayın.

Geri dönülemez bir sahnedir hayat ve her
anı bir fırsattır.

Küçük şeylerden de mutlu olursa ,
yakalar büyük mutluluğu insan…

Denge önemlidir hayatta.

Sevgi ve aşk, bu sahnenin ışığıdır.

Victor Hugo, “Sevgi, insan ruhunun
güneşidir.” der.

Hayatın tadı, sever ve sevilirse çıkar
ortaya…

Bir bakış,

bir dokunuş,

bir gülümseme

belirler hayattaki rolü.

Kendine karşı iyi davran önce,

çoğalsın mutluluğun.

Gemiyi limana güvenle çıkarmaktır önemli
olan…

Çünkü hayat, karşılaştığın fırtınalarla
değil; gemiyi limana onurla, güvenle çıkarıp çıkaramadığınla ilgilenir.

Cemal Süreya:

“Sevdaya dair ne varsa, göğe bakıp gülümse.”
der.

Korkularla değil, umutlarla doldurun
yüreğinizi…

Bazen fırtınalar sizi sarsabilir,

yolunuzu değiştirebilir…

“Hatalarınız sizi olgunlaştırır, onları
kucaklayın.” der Üstün Dökmen.

Hayat, cesur adımlar atanların
yanındadır.

Düşmekten korkmamak gerekir;

çünkü düşmeden kalkmayı öğrenemez insan.

Gerçek güç, gerektiğinde sessiz
kalabilmek ama doğrularından taviz vermemektir.

Güç karşısında dik durmak,

gerçek karakterin yansımasıdır hayata

Yarına hükmedebilir mi insan?

Sarsar belki fırtınalar;

ama en büyük zafer,

değerlerinden taviz vermeden onurlu dik
durabilmektir.

Fiziksel midir sadece dik durmak?

Onurlu bir davranış değil midir hayatta?

Karşılaştığın fırtınalar, yaşadığın
sorunlar geçer gider…

Geride, o olaya karşı verdiğin tepki,
davranış tarzın ve onurun kalır.

Asıl kahramanlık, sadece fırtınaları
aşmak değil;

her koşulda onurlu kalabilmektir.

Geri gelir mi geçen zaman?

Vakit nakittir.

Her an, her saniye kıymetlidir.

Geçmişi değiştirebilir mi insan?

Önemli olan yaşadığın andır…

Ne yaşadığın üzüntü

ne de yaşadığın mutluluk gelir geriye.

Takılma geçmişte; anı yaşa, mutlu ol.

Alkış mı gerekir her zaman?

Seyircisiz de oynanır bazen…

Chaplin’in sözleriyle:

“Gülün, şarkı söyleyin, dans edin, âşık
olun.”

Zamanı gelince öğrenir insan:

Sevdiğin, sevildiğin kadar varsın
hayatta…

Acılar, üzüntüler de yaşar insan;

kan bağıyla,

can bağıyla,

mal bağıyla…

Ama en önemlisi insan bağıdır.

Kendi sahnesinin başrolündedir herkes…

Hayatın sahnesi hazırdır;

ama perde her an kapanabilir…

Gemiyi limana ulaştırmak,

yaşamın gerçek sınavıdır.

Şerefle, onurla bitirilmesi gereken en
önemli görevdir hayat.

Kontrolünüz dışında gelişen olaylar,

belirsizlikler ve güçlükler karşısında
başlar sınavın…

Doğrularından ve duruşundan taviz
vermemek,

karakterin göstergesidir.

Her an önemlidir ve geri dönülmezdir.

Geleceğin kaygılarını değil,

anı yaşamak önemlidir.

Bırakın geçmişin yüklerini…

Yaşayın hayatın güzelliğini.

Güç ve zorluklar karşısında

onurlu ve dik durabiliyorsanız,

boş verin gerisini…

Her nefes bir fırsat,

her an bir seçimdir.

Hayat sahnesinin en büyük alkışı,

dik durmayı ve onurlu yaşamayı başaran
içindir.

Fırtınalar karşısında sarsılırsın belki…

Ama dik durur, onurlu yaşarsan,

asıl alkışı kendin alırsın.

Bir gülüş, bir bakış

anlam katar hayata…

Unutmamak gerekir;

Günün sonunda

sahnedeki en değerli an

kendinle barışık olduğun andır.

Perde kapanmadan farkına varın anın…

Gönlünüzce bir güne…

Günaydın

 

SESSİZ HİKAYE Çocukluk

 

SESSİZ HİKÂYE

Çocukluk

Çocukluğu insanın gökyüzüdür. Her nereye
gitse onu yanında taşır diyor Acar Baltaş.

Hayatın görünmez ama en belirleyici
zamanıdır çocukluk çağı…

Büyür insan

Değişir şehirler , insanlar…

Hayata dair sayısız deneyim kazanır
insan.

Gökyüzü aynı durur

Değişmez…

Kimi zaman

berrak

umut dolu,

kimi zaman bulutlu karamsar…

Sadece geçmişte kalan bir anı mıdır
çocukluk?

Duygu ,tepki ve hayata bakış açımızın
temelidir çocukluk…

Freud’e göre,

Çocukluk yaşantıları, yetişkin
kişiliğinin temelini oluşturur.

Çocuklukta yaşanan her sevgi,

her ihmal,

her destek

ya da her eksiklik

insanın karakterinde derin bir iz
bırakır…

Erik Erikson , ilk yılların temel güven
duygusunun inşa edildiği dönem olduğunu vurgular….

Sevilen, korunan ve değerli olduğu
hissettirilen ve öyle büyütülen çocuğun hayatla kurduğu bağ güçlü olur…

Aksi takdirde, bu eksiklik çoğu zaman
görünmeyen bir kırılganlık olarak kalır hayatında…

Tam da bu noktada 0–7 yaş aralığının
önemi ortaya çıkar…

Sadece öğrenme değil, aynı zamanda
duygusal hafızanın oluştuğu süreçtir çocukluk yılları…

Maria Montessori ‘e göre, Çocuğun zihni
emicidir…

Bu yıllarda yaşanan her olay, her duygu,
her yaklaşım çocuğun iç dünyasına doğrudan kaydedilir.

Çocuklukta yaşanan travmaların etkisi
hayat boyunca sürer…

Bessel van göre,Beden kayıt tutar…

Yani çocuklukta yaşanan travmalar sadece
hatıra olarak kalmaz,beden zihin ve duygulara yerleşir…

Kimi zaman bir korku ,

kimi zaman bir öfke patlaması ,

kimi zaman da açıklanamayan bir
huzursuzluk olarak ortaya çıkar….

Alice Miller ise çocukluk travmalarının
bastırılsa bile yok olmadığını söyler. Ona göre çocuk, yaşadığı acıları unutmak
zorunda kalabilir; ancak o acılar yetişkinlikte farklı şekillerde yeniden
ortaya çıkar.

Bu yüzden çocukluk travmaları çoğu zaman
görünmezdir ama etkisi derindir…

Çocuk yıllarında değersiz
hissettirilmişse, büyüdüğünde sürekli kendini kanıtlama ihtiyacı hisseder…

Sevilmeden büyüyen sevgiyi ya aşırı arar
ya da ondan kaçar.

Sürekli eleştirilmişse, iç sesi en büyük
düşmanı haline gelir…

Doğan Cüceloğlu’na göre

İçimizdeki çocuk görülmek, duyulmak ve
anlaşılmak ister…

Eğer çocuklukta yaşanan travmalar
görülmez ,

duyulmaz ve anlaşılmazsa büyüdüğünde de
aynı ihtiyacı taşımaya devam eder.

Farkında olmadan hayatı boyunca eksik
kalan duyguyu tamamlamaya çalışır insan…

Travma büyük olaylardan değil, ihmalden,
sevgisizlikten, anlaşılamamaktan doğar çoğu zaman…

Alfred Adler ise insanın çocuklukta
yaşadığı eksiklikleri telafi etmeye çalışarak hayatını şekillendirdiğini
söyler…

Bazen başarı hırsı, bazen aşırı
fedakârlık, bazen de kaçınma davranışları…

Carl Jung’un göre içimizdeki çocuk asla
tamamen büyümez…

Ve o çocuk, iyileşmediği sürece hayatın
farklı anlarında kendini gösterir…

0–7 yaş arası sadece bir gelişim dönemi
değil,insanın hayat boyu taşıyacağı duygusal izlerin oluştuğu en kritik
evredir…

Travmalar, bastırılsa bile yok olmaz
sadece biçim değiştirir.

Geçmişini değiştiremez belki insan ama

kurduğu ilişkiyi dönüştürebilir…

Çocukluğunu yanında taşır insan…

isterse o yaralı çocuğu görüp, anlayıp,
iyileştirmeyi de öğrenir…

İçindeki çocuğu tanıyan sessiz
hikâyesini dönüştüren/dönüştürebilen dostlara selam olsun…

Güzel bir güne…

Günaydın.