MESLEK ANILARI
Şahin
1999–2000 yılları…
Şanlıurfa…
Güneşin toprağa daha sert düştüğü,
sıcaklığın sadece havada değil insanın sabrında da hissedildiği yıllar…
Görev yerim, Güvenlik Şube Müdürlüğü.
Karaköprü’deki yerleşkede hayat kendine
özgü bir ritimde akardı.
Aynı avluyu paylaşan birimler vardı: TEM
Şube, Güvenlik Şube,çevik kuvvet, ve Özel Harekât…
Her biri ayrı bir disiplin, ayrı bir
sorumluluk ama aynı devlet ciddiyetinin gölgesinde.
Biz ise Güvenlik şube uhdesinde Devlet
Büyükleri Koruma görevini de yürütüyorduk.
Araçlarımız fazlaydı… Hatta çoğu zaman
“en çok araca sahip şube” diye anılırdık. Bu durum, beraberinde bir rahatlık da
getirirdi.
Yedekte duran araçlar, ihtiyaç oldukça
büro personelinin de kullanımına açılırdı.
İşte böyle bir günde başladı o tuhaf
hikâye…
Büroda görevli arkadaşlarımızdan biri,
sıradan bir iş için bir araç aldı. Şahin marka…
O yılların en tanıdık, en sade yüzlü
araçlarından biri.
Çarşı merkezine indi, Yıldız Meydanı
civarına aracı park etti.
Gündelik bir telaşla bankaya girdi. Her
şey olması gerektiği gibiydi… ya da öyle görünüyordu.
Aynı dakikalarda, başka bir yerde, başka
bir dikkat uyanıyordu…
TEM Şube Müdürünün makam aracının
plakası, trafik ekipleri tarafından anons edildi.
Meydanda park hâlinde bir araç…
Model tanıdık: Şahin.
Bir anlık duraksama… ardından zihinde
büyüyen bir soru:
“Benim makam aracım burada ne arıyor?”
Hemen şoförüne ulaştı:
“Sen neredesin? Şubede değil misin? Bu
araç ne işi var orada?”
Şoförün sesi şaşkındı, ama netti:
“Müdürüm, ben şubedeyim.”
İşte o an, sıradan bir günün akışı
bozuldu.
Sorular çoğaldı, ihtimaller birbirine
karıştı.
Kısa süren bir araştırmanın ardından
gerçek, yavaş yavaş su yüzüne çıktı…
Bizim şubeden bir arkadaş…
Farkında olmadan…
Aynı marka, aynı model bir aracın
anahtarıyla…
TEM Şube Müdürünün makam aracını
çalıştırmıştı.
Binde bir ihtimal… belki daha da az…
Ama olmuştu.
Aynı yerleşke, benzer araçlar, uyumlu
anahtarlar…
Küçük bir dalgınlık, büyük bir karmaşaya
dönüşmüştü.
Bir süre sonra telefonum çaldı.
Arayan, TEM Şube Müdürüydü.
Ardından yüz yüze de geldik.
Sesinde hafif bir sitem, yüzünde
kontrollü bir merak vardı:
“Kardeşim,” dedi,
“senin eleman benim makam aracımı nasıl
alır gider?”
Durumu sakince anlattım:
“Müdürüm,” dedim,
“bizim araçlarımız zaten yeterli.
Sizin aracınıza ihtiyacımız yok. Bu…
olsa olsa bir tesadüfün işi.”
Kısa bir sessizlik oldu.
Sonra yüzündeki ifade yumuşadı.
O da hak verdi.
O gün mesele tatlıya bağlandı.
Ama bana şunu öğretti:
Bazen hayat, en ciddi kurumların içinde
bile küçük bir ihtimalle gülümseten hikâyeler yazabilir.
Ve bazı anılar vardır… ne kadar
açıklasan da içinde hep biraz “inanılmazlık” taşır.
İşte bu da öyle bir anı olarak kaldı.