MESLEK ANILARI Beşik Kertmesi

MESLEK ANILARI

Beşik Kertmesi

1997 yılı…

Şanlıurfa Yenişehir Karakolu…

Öğleden sonra…

Saatler üçe yaklaşıyordu.

Karakol, o gün alışılmışın aksine sakin
bir limanı andırıyordu. Duvarlara sinmiş eski çayın kokusu, daktilo seslerine
karışan ağır bir sessizlik, Güneydoğu sıcağının insanın omuzlarına çöken
yorgunluğu…

Ben de personelle oturmuş; hem günlük
olayları değerlendiriyor hem de biraz moral, biraz sohbet etmeye çalışıyordum.
Çünkü o yıllarda polislik sadece suçla mücadele değildi; insanın ruhunu ayakta
tutma meselesiydi aynı zamanda…

Tam o sırada karakolun kapısı telaşla
açıldı.

İçeriye, ürkek bir serçe gibi nefes
nefese bir kız çocuğu girdi. En fazla on-on bir yaşlarında vardı. Gözlerinde
korku, yüzünde çocukluğunu erken kaybetmiş insanların mahcup gölgesi…

Titreyen sesiyle:

— “Komiserim … Kocam beni dövüyor…”
dedi.

Bir an zaman durdu.

Karakoldaki herkes birbirine baktı.

Ne duyduğumuzu anlamaya çalışıyorduk.

Daha şaşkınlığımız geçmeden kapıdan bu
kez mavi takım elbiseli bir erkek çocuğu girdi. O da en fazla on iki
yaşındaydı. Çocukluğu omuzlarına büyük gelen bir ceket gibi durmuştu üzerinde…
Sanki oyundan alınmış da yanlışlıkla hayatın ortasına bırakılmıştı.

Arkasından ellili yaşlarda bir adam
içeri girdi. Yüzünde mahcubiyetle alışılmışlığın garip karışımı vardı.

— “Hadi kızım, yapma böyle…” dedi.

Biz hâlâ olayın ne olduğunu çözmeye
çalışıyorduk.

Sonra konuştuk…

Dinledik…

Parçaları birleştirdik…

Ve gerçeğin o ağır yüzü çıktı ortaya.

Bu iki çocuk, “beşik kertmesi” denilen
eski bir törenin kurbanıydı. Daha oyuncak çağında, hayatları başkalarının
verdiği sözlerle birbirine bağlanmıştı. Çocuklukları ellerinden alınmış,
büyümeden büyümeye zorlanmışlardı.

O an karakolun duvarları bana her
zamankinden daha soğuk göründü.

Çünkü bazen insan, suç dosyalarında
değil; gelenek diye taşınan yanlışların içinde daha büyük acılar görüyordu.

Kız çocuğunun “Kocam beni dövüyor…” sözü
hâlâ kulağımda yankılanır bazen…

Bir çocuğun ağzına hiç yakışmayan iki
kelimeydi bunlar:

“Koca” ve “dayak”…

O yaşta söylenmemesi gereken kelimeler…

Arkadaşlar gerekli görüşmeleri yaptı,
savcılıkla temas kuruldu, yasal işlemler başlatıldı. Devlet, imkânları
ölçüsünde olaya müdahil oldu elbette…

Ama bazı olaylar tutanaklara değil,
insanın vicdanına kayıt düşer.

Aradan yıllar geçti.

Nice olay gördüm…

Silahlar, kavgalar, operasyonlar,
cinayetler…

Fakat bazen insanın hafızasında en derin
izi kurşun değil, çocukluğunu yaşayamayamış bir çift göz bırakıyor.

Şimdi dönüp düşününce, o gün karakolun
kapısından içeri giren şey sadece iki çocuk değildi aslında…

Bir toplumun suskun yarasıydı.

Ve ben, meslek hayatım boyunca şunu
öğrendim:

Bazı gelenekler, geçmişten gelen hatıra
değildir; geleceği karartan gölgelerdir…

Leave a Reply