BİR ÇİFT YEMENİ
İstiklal Savaşı’nın son gazisi YAKUP DEDE ile yapılan söyleşiden ve Halit Rıfkı Atay’ın sözlerinden esinlenerek hikâye haline getirilmiştir…
Anılarına saygı rahmet ve özlemle..
Ağustos sıcağıydı.
Bozkırın üzerine gökten ateş yağıyor gibiydi. Güneş, tepede kızgın bir demir gibi asılı duruyor; sararmış otlar, rüzgârın önünde kuru bir deniz gibi dalgalanıyordu.
Toprak susuzdu.
Ağaçlar susuzdu.
İnsanların dudakları susuzdu.
Ama kimsenin dilinde şikâyet yoktu.
Çünkü o günlerde herkesin bildiği tek bir şey vardı:
Vatanın da sabrı tükenmek üzereydi.
Askerlerin hâline bakmaya insanın yüreği dayanmazdı.
Üstleri başları perişan…
Yüzleri toz içinde…
Dudakları çatlamış…
Kimi yaralı, kimi uykusuz…
Kimi günlerdir doğru dürüst yemek yememiş.
Ve ayakları…
Çıplak.
Evet, çıplak.
Bozkırın kavurucu sıcağında, yanmış otların üzerinde çıplak ayaklarla yürüyordu askerler.
Otlar bazen ateş alıyordu.
Alevler hızla yayılıyor, askerler yere çömelip ateşin arasından düşmana karşılık veriyordu.
Bir yandan savaş…
Bir yandan yanan toprak…
Bir yandan ölüm…
Ama hiçbiri onları durduramıyordu.
Çünkü bazı insanlar yürüdüğü yolun uzunluğuna değil, vardığı yerin kutsallığına bakar.
—
Günler böyle geçti.
Sonra birliğimiz Sivrihisar yakınlarında mola verdi.
Gece çöktüğünde bozkırın sıcaklığı biraz olsun kırılmıştı.
Gökyüzünde yıldızlar vardı.
Ama savaşın gökyüzü de başka olur.
Yıldızlar parlarken uzaktan top sesleri duyulur.
Rüzgâr eserken insan ölümün kokusunu alır.
O gece askerlerden biri sessizce yerinden kalktı.
Ayağındaki yaralara baktı.
Yürümekten kanamıştı.
Ama aldırmadı.
Kasabaya doğru yürüdü.
Karanlık öylesine koyuydu ki, birkaç adım ötesini görmek mümkün değildi.
Evler sessizdi.
Pencereler kapalıydı.
Sanki bütün kasaba nefesini tutmuştu.
Derken uzakta bir ışık gördü.
Küçük bir fener…
Bir evin penceresinden sızıyordu.
Asker o ışığa doğru yürüdü.
Kapının önünde durdu.
Bir süre tereddüt etti.
Sonra kapıyı çaldı.
İçeriden ayak sesleri geldi.
Kapı hemen açılmadı.
Ev sahibi korkmuştu.
Çünkü savaş yıllarında gecenin bir vakti kapının çalınması, insanın yüreğine korku düşürürdü.
Asker kapının arkasından seslendi:
— Korkma…
Bir an sustu.
Sonra:
— Ben Türk askeriyim.
Kapının arkasındaki sessizlik biraz daha sürdü.
Asker ayağına baktı.
— Ayağımda ayakkabı yok. Parasını vereyim. Ayağıma giyecek bir şeyler verir misin?
Kapı yavaşça açıldı.
Yaşlı bir adam karşısında duruyordu.
Önce askerin yüzüne baktı.
Sonra çıplak ayaklarına…
Adamın gözleri doldu.
— Gel evlat, dedi.
Asker içeri girdi.
Ve o zaman fark etti:
Burası sıradan bir ev değildi.
Burası bir yemeni dükkânıydı.
Duvarlarda deriler asılıydı.
Köşede ipler…
İğneler…
Aletler…
Ve henüz tamamlanmamış yemeniler vardı.
Yaşlı adam raflardan bir çift yemeni indirdi.
Askerin önüne koydu.
— Al evlat.
Asker cebine elini attı.
— Parasını vereyim.
Yaşlı adam elini kaldırdı.
— Olmaz.
— Ama…
— Olmaz oğul.
Sonra bir parça balmumu ip ve iğne çıkardı.
Askerin eline verdi.
— Sökülürse kendin dikersin.
Asker yemenileri ayağına geçirdi.
Bir an gözlerini kapattı.
O kadar rahatlamıştı ki…
Sanki günlerdir yürüdüğü ateşin içinden çıkıp serin bir suya basmıştı.
Ayağının acısı dinmişti.
Yüzünde ilk kez bir tebessüm belirdi.
Yaşlı adam:
— Nasıl? dedi.
Asker başını kaldırdı.
— Şimdi bana karada ölüm yok.
Yaşlı adamın gözleri doldu.
Ama gülümsedi.
— Git evlat.
— Birliğin seni bekliyordur.
Asker kapıdan çıktı.
Karanlığın içinde yürümeye başladı.
Sonra yürümek yetmedi.
Koştu.
Sanki ayaklarında yalnızca bir çift yemeni değil,
memleketin duasını taşıyordu.
Birliğine adeta uçarak döndü.
—
Yıllar sonra…
O asker artık yaşlı bir adamdı.
İnsanlar ona Yakup Dede diyordu.
Saçları bembeyazdı.
Yüzünde derin çizgiler vardı.
Ama gözlerinde hâlâ o gecenin ışığı duruyordu.
Bir 30 Ağustos günü, etrafına toplanan gençlere baktı.
Uzun süre konuşmadı.
Sonra ayaklarına baktı.
Ve yavaşça:
— Siz bizim askerlerin üstünü başını görseydiniz, ağlardınız, dedi.
Gençler sessizleşti.
Yakup Dede devam etti:
— Ağustos sıcağıydı. Otlar cayır cayır yanıyordu. Ayağımızda ayakkabı yoktu. Yanan otları ayağımızla söndürüyor, sonra oraya çöküp düşmana ateş ediyorduk.
Bir an sustu.
Gözleri uzaklara daldı.
— Bir gece Sivrihisar tarafında bir kasabaya gittim. Bir evin kapısını çaldım. “Korkma, ben Türk askeriyim. Ayağımda ayakkabı yok. Parasını vereyim, ayağıma giyecek bir şeyler ver.” dedim.
Gençlerden biri sordu:
— Sonra ne oldu dede?
Yakup Dede gülümsedi.
— Yemeniciymiş orası.
— Bana bir çift yemeni verdi.
— Parasını almadı.
— Bir de balmumu ip ile iğne verdi. “Sökülürse kendin dikersin.” dedi.
Yakup Dede ayağını yere bastı.
Sanki o günün toprağını yeniden hissediyordu.
— O yemeniyi ayağıma sardığımda, dedi, dünyalar benim oldu. Ayağım öyle rahat etti ki…
Gülümsedi.
— “Artık karada ölüm yok.” dedim.
Gençlerin gözleri dolmuştu.
Yakup Dede onlara baktı.
Bu kez sesi daha ağır çıktı:
— Siz şimdi ayakkabınızın eskimesinden şikâyet ediyorsunuz. Biz ise bir çift yemeni bulduğumuzda kendimizi dünyanın en zengin insanı sanıyorduk.
Sonra bastonunu yanına bıraktı.
Ellerini dizlerinin üzerine koydu.
— Evlatlarım…
— Memleketin kıymetini bilin.
Odada çıt çıkmıyordu.
Yakup Dede’nin sesi titredi:
— Biz bu vatanı çok zor şartlarda kurtarıp size teslim ettik. Kıymetini bilin.
Bir süre sustu.
Sonra pencereye doğru baktı.
Dışarıda bayrak dalgalanıyordu.
Kırmızı kumaş, rüzgârın içinde gökyüzüne doğru açılıyor; sanki geçmişten bugüne uzanan görünmez bir el gibi dalgalanıyordu.
Yakup Dede’nin gözlerinden iki damla yaş süzüldü.
— Bizim zamanımızda, dedi, bir çift yemeni büyük bir nimetti.
— Şimdi sizden istenen çok daha kolay.
— Sadece bu ülkenin kıymetini bilin.
—
O gün gençlerden biri Yakup Dede’nin elini tuttu.
— Dede, dedi. O yemeniler hâlâ duruyor mu?
İhtiyar gülümsedi.
— Duruyor.
— Nerede?
— Sandıkta.
— Görebilir miyiz?
Yakup Dede ağır ağır odasına gitti.
Eski bir sandığın kapağını açtı.
İçinden sararmış bir bez çıkardı.
Bezi açtı.
İçinden yılların sessizliğini taşıyan bir çift eski yemeni çıktı.
Derisi eskimişti.
Dikişleri yer yer açılmıştı.
Ama hâlâ duruyordu.
Gençler sessizce baktılar.
Yakup Dede yemeniyi avuçlarının arasına aldı.
— Bunun değeri derisinde değil, dedi.
— Üzerinde yürüdüğümüz yollarda.
Sonra gözlerini kapattı.
Sanki yıllar bir anda geriye dönmüş,
bozkır yeniden yanmış,
atların nal sesleri duyulmuş,
askerler yeniden yürümeye başlamıştı.
Ve o küçücük yemeni,
bir milletin büyük mücadelesinin sessiz şahidi olmuştu.
—
O akşam Yakup Dede, gençlere son kez baktı.
— Şunu hiç unutmayın, dedi.
— Biz size yalnızca toprak bırakmadık.
— Bir bedel bıraktık.
— Bir emanet bıraktık.
— Bir hürriyet bıraktık.
Sonra dışarıdaki bayrağı gösterdi.
— Onu ayakta tutan yalnızca direği değildir.
— Onu ayakta tutan, uğruna çıplak ayakla yürüyenlerin hatırasıdır.
Ve sanki geçmişin içinden bir ses yeniden yükseldi:
“Memleketin kıymetini bilin.”
O gece gençlerden hiçbiri kolay uyuyamadı.
Çünkü artık sokaklarda yürürken ayakkabılarına değil,
altındaki toprağa bakacaklardı.
Ve belki ilk kez anlayacaklardı:
Bir çift yemeni;
bazen yalnızca bir ayakkabı değildir
Bazen bir milletin ayağındaki yara,
Bazen bir annenin dua,
Bazen bir askerin son gücü,
Bazen de özgürlüğe giden yolun sessiz hatırasıdır…
Ve o yolun sonunda, 30 Ağustos’u
“Nemiz varsa; bağımsız bir devlet kurmuşsak,
hür vatandaş olmuşsak, şerefli insanlar gibi dolaşıyorsak, yurdumuzu
Batı’nın,
vicdanımızı
Doğu’nun pençesinden kurtarmışsak,
şu denizlere bizim diye bakıyor,
bu topraklarda ana bağrının sıcağını duyuyorsak, belki nefes alıyorsak; hepsini, her şeyi 30 Ağustos Zaferi’ne borçluyuz.”diyerek anlatan
Falih Rıfkı Ataydın sözleri kalır…
Yakup Dede’nin sandığında ise o gece yalnızca bir çift eski yemeni kalmadı…
Bir milletin çıplak ayaklarıyla yürüdüğü yol kaldı.
Ve o yolun adı:
VATAN…