MESLEK ANILARI
“Ne Yaparsanız Yapın…”
Yıl 1994…
Isparta Halıkent Karakolu’nda grup amiri olarak görev yapıyordum.
O yıllarda çalışma sistemimiz kâğıt üzerinde 12 saat görev, 12 saat istirahat şeklindeydi.
Ancak uygulamada bunun çoğu zaman hiçbir karşılığı yoktu. Hafta istirahatlarımız iptal edilir, maçlar, mitingler, resmi törenler ve çeşitli ek görevlerle mesailer birbirine eklenirdi. Aralıksız 36 saate varan görevler yaptığımız günler olurdu.
Yine böyle günlerden biriydi.
Gece görevimizi tamamlayıp sabah evlerimize gitmiştik. Daha yorgunluğumuzu üzerimizden atamadan telefon geldi.
Valilik önünde yapılacak bir miting için tüm personelin ek göreve çağrıldığı bildirildi.
Hiç uyumadan yeniden üniformamızı giyip göreve koştuk.
Sabah başlayan görevimiz akşam saat 18.00’e kadar sürdü. Gün boyu ayaktaydık. Görev sonunda telsizden anons edildi:
“Personel saat 22.00’ye kadar istirahat edecek.”
Eve gittik. Ama bu dört saatlik süre dinlenmeye yetmiyordu.
Duş, yemek ve birkaç ihtiyaç derken yeniden karakolun yolunu tuttuk.
Karakola geldiğimizde yeni görev listesi hazırlanmıştı.
Sabah mesai bitiminden sonra saat 11.00’de maç görevi vardı. Akşam saat 19.00’da ise yeniden normal mesai başlayacaktı.
Artık bu tempo insan bedeninin kaldırabileceği sınırların çok ötesindeydi.
Gece ilerledikçe personelin ayakta duracak hâli kalmamıştı.
Kimse görevden kaçmıyor, kimse şikâyet etmiyordu. Ama herkes yorgunluktan tükenmişti.
O hâlleri görünce vicdanım buna daha fazla izin vermedi.
Çevre koruma ve telsiz takibini görev yazılmayan tek personel olan bir arkadaşa bıraktım.
Diğer personelin kısa da olsa istirahat etmesini söyledim.
Kendim de grup amiri odasına geçip birkaç dakika dinlenmek istedim.
Ne kadar uyuduğumu bilmiyorum.
Bir anda gözlerimi açtığımda karşımda Denizli’li olan nöbetçi müdürünü gördüm.
Sert bir ses tonuyla,
“Ne yapıyorsun sen?” dedi.
Hemen ayağa kalktım.
“Hoş geldiniz Müdürüm.” dedim.
Ardından personeli sordu.
“Personeli istirahate çektim Müdürüm.” cevabını verdim.
Bu sözüm üzerine sinirlendi.
“Nasıl yani?
Tutanak tutun!” dedi.
Yanımızdaki şoför arkadaş daktilonun başına geçti. Yazmaya çalışıyordu ama zorlanıyordu.
Ben de,
“Müsaade ederseniz tutanağı ben yazayım Müdürüm.” dedim.
Daktilonun başına geçtim.
Tam yazmaya başlayacakken durup kendisine,
“Müdürüm, müsaade ederseniz önce beni bir dakika dinler misiniz?” dedim.
“Anlat.” dedi.
Ben de son iki günü olduğu gibi anlattım.
Gece görevinden çıktığımızı…
Hiç uyumadan miting görevine gittiğimizi…
Akşam yeniden göreve başladığımızı…
Sabah maç görevi, akşam tekrar normal görev olduğunu…
Personelin artık yorgunluktan ayakta duramayacak hâle geldiğini…
Konuşmam bitince odada kısa bir sessizlik oldu.
Hiç unutmadığım bir andı.
Yüzündeki sert ifade yavaş yavaş değişti. Başını hafifçe salladı.
Sonra sadece şu cümleyi söyledi:
“Ne yaparsanız yapın…”
Arkasını döndü ve odadan çıktı.
O gece ne tutanak tutuldu ne de personele herhangi bir işlem yapıldı.
Aradan yıllar geçti…
Bugün geriye dönüp baktığımda o geceyi, verilen emirleri ya da çekilen uykusuzluktan çok ,ters birisi olarak bilinen
bir yöneticinin, gerçeği dinledikten sonra vicdanının sesine kulak vermesini hatırlıyorum.
Polislik, fedakârlık mesleğidir.
Ama fedakârlık, insanın dayanma sınırlarını yok saymakta değildir..
Olmamalıdır…
Çünkü ;
en disiplinli teşkilatlar dinlenebilen, düşünebilen ve vicdanını koruyabilen insanlarla güçlü olur…