MESLEK ANILARI
Tatlıses
1996 yılı…
Şanlıurfa… Yenişehir Karakolu…
Güneydoğu’nun o kendine has sıcaklığı,
sadece havayı değil; insanın sabrını, reflekslerini ve kararlarını da sınardı.
Yaz akşamları bile serinlemezdi şehir…
Sokaklar gündüzün yorgunluğunu taşırken,
geceler çoğu zaman beklenmedik olaylara gebeydi.
O gün de öyle bir gündü…
Şehirde bir hareketlilik vardı.
Atatürk Stadyumu’nda konser hazırlığı…
Kalabalık, merak, heyecan…
Ve o kalabalığın merkezinde dönemin en
tanınmış isimlerinden biri: İbrahim Tatlıses.
Ancak kalabalığın olduğu yerde bazen
gölge de olur…
Halıcılar Çarşısı’ndan gelen ilk haber
telsizlere sıradan bir asayiş vakası gibi düştü:
“Bir tartışma sonrası arbede… bir kişi
yaralı…”
Ama kısa sürede durumun ciddiyeti
anlaşıldı.
Vatandaş hayatını kaybetmişti…
Telsizler bir anda canlandı.
Sesler üst üste biniyor, anonslar
kesişiyordu.
Herkes aynı sorunun peşindeydi:
“Ne oldu?”
Ve ardından o kritik bilgi geçti:
Olayla bağlantılı olduğu düşünülen
aracın bölgeden ayrıldığı, Diyarbakır istikametine doğru ilerlediği
bildiriliyordu.
O sırada ben karakoldaydım.
Ekiplerimin bir kısmı sahadaydı. Oto
şoförü arkadaşım ve yanındaki ekip Karaköprü’deki akaryakıt istasyonunda ikmal
halindeydi.
Telsizden ses geldi:
“Yakıt ikmalini tamamladık. Uygun
görürseniz aracı takip edelim…”
Kısa bir an durdum.
Karar dediğin bazen saniyeler içinde
verilir…
“Uygundur,” dedim.
O tek kelimeyle birlikte olay artık
bizim de sorumluluğumuzdaydı.
Çok geçmeden ekipler şüpheli aracı
yakalayıp karakola getirdi.
Araçtan inenler arasında tanıdık bir yüz
vardı:
İbrahim Tatlıses.
Karakol amiri odası bir anda dolup
taştı.
Kapıda ekipler, içeride dönemin İl
Emniyet Müdürü, Asayiş Müdürü ve Cinayet Büro Amiri…
Benim odam adeta bir kriz merkezine
dönüşmüştü.
Artık bu, sıradan bir olay değildi.
Tatlıses’in yüzünde öfke ile endişe
arasında gidip gelen bir ifade vardı.
Telaşlıydı…
Bir yandan yüksek sesle:
“Mehmet Ağar’ın telefonunu bulun bana!”
diyordu.
O dönemin İçişleri Bakanı Mehmet Ağar…
O gün Şanlıurfa’daydı ancak olaydan kısa
süre önce Diyarbakır’a gitmek üzere şehirden ayrılmıştı.
Ama biz sahadaydık. Bizim için tek
gerçek vardı: olay ve delil.
Araç arandı…
Ve o an…
Kısa ama ağır bir sessizlik çöktü
ortama.
Bir adet 7.65 mm tabanca bulundu.
Araçtaki isimlerden biri Enver Tatlı,
sakin görünmeye çalışıyordu.
Ama bir başkası vardı ki dikkatleri
üzerine çekiyordu: Ahmet Tatlı…
Gözleri telaşlı, hareketleri
kontrolsüzdü.
Bir şeylerin ağırlığını taşıdığı
belliydi.
Buna rağmen Enver bir adım öne çıktı:
“Ben yaptım,” dedi.
Ama bazen itiraf, gerçeğin kendisi
değildir…
Bazen sadece bir anın paniğidir.
O an İbrahim Tatlıses’in sözleri
kulaklarımda kaldı:
“Ben vurun demedim… durun dedim…”
Cümleler eksikti.
Anlamlar parçalıydı.
Ve olay hâlâ karanlıktı.
Olay bölgesinin karmaşıklığı nedeniyle
soruşturma, Asayiş Şube Müdürlüğü ile olay yeri ekipleri tarafından birlikte
yürütüldü.
O yıllarda ne kamera vardı ne de bugünkü
teknik imkânlar…
Gerçek çoğu zaman yalnızca ifadelerin ve
hafızaların arasına sıkışırdı.
Deliller, ifadeler ve birbirini tutmayan
anlatımlar…
Ve sonunda İbrahim Tatlıses hakkında
beraat kararı verildi.
Dosya kapandı.
Ama bazı dosyalar kapanmaz…
Çünkü bazı geceler vardır; telsizler
susar, raporlar yazılır, sayfalar kapanır…
fakat insanın zihninde hiçbir zaman
kapanmaz.
Bu da öyle bir geceydi…
Dosya resmî olarak kapanmıştı…
Ama bazı dosyalar kâğıtta kapanır,
hafızada açık kalır.
Yıllar geçse de o gece; telsiz sesleri,
karakolun o telaşlı koridorları ve yüzlerdeki o belirsiz ifade insanın zihninde
silinmez bir iz gibi kalır.
Meslek, bazen sadece görev değildir…
Bazen bir anın içine sıkışmış gerçeği,
tüm eksik parçalarına rağmen taşımaktır…
Da