ADAMINA GÖRE
Kasabanın en eski sokağında, yıllardır yerinden kıpırdamayan bir adalet terazisi vardı.
Kim koymuştu oraya, ne zamandan beri oradaydı, kimse tam olarak bilmiyordu.
Taş duvarın önünde duran paslı bir terazi…
Bir kefesinde insanın sözü, diğerinde yaptığı iş tartılırdı sanki.
Ama yıllar geçtikçe terazinin kefeleri eskimiş, taşları yosun tutmuş, ibresi de rüzgâr nereye eserse oraya dönmeye başlamıştı.
Kasabanın yaşlıları, eskiden bu terazinin şaşmadığını anlatırlardı.
“Bir insanın sözü varsa sözdü,” derlerdi.
“Verilen mühlet mühlet, edilen yemin yemin, yapılan haksızlık haksızlıktı.”
Sonra zaman değişti.
İnsanların dili aynı kaldı ama sözlerin ağırlığı azaldı.
Bir gün kasabanın meydanında iki adam karşı karşıya geldi.
Biri diğerinden borcunu istemişti.
Borçlu olan, başını eğip:
“Biraz mühlet,” dedi.
“Ne kadar?”
“Bir ay.”
Bir ay geçti.
“Biraz daha mühlet…”
Bir ay daha geçti.
Sonra yine…
Ve yine…
Mühlet uzadıkça uzadı.
Borçlu adamın dili uzuyor, verdiği söz kısalıyordu.
Sonunda karşısındaki adam dayanamadı.
“Bu mühletin ucu açık mı?” diye sordu.
Yaşlı bir adam, meydanın kenarındaki taş duvara yaslanmış, onları dinliyordu.
Yavaşça başını kaldırdı.
“Ucu açık mühlet,” dedi, “mühlet değildir evlat.”
“Peki nedir?”
“Adına başka bir şey bulmak gerekir. Çünkü müddetin sınırı yoksa, sözün de değeri kalmaz.”
Sonra paslı teraziye baktı.
“Adalet de böyledir.”
“Adama göre değişiyorsa adalet değildir.”
Meydan bir anda sessizleşti.
Çünkü herkes biliyordu…
Bazısının hatasına göz yumuluyor, bazısının küçücük kusuru büyütülüyordu.
Bazısına kapılar ardına kadar açılıyor, bazısına anahtar deliği kadar yer bırakılmıyordu.
Terazinin kefeleri aynıydı belki ama tartılan insanların ağırlığı değişiyordu.
Oysa adaletin terazisi, insanın kim olduğuna değil, ne yaptığına bakmalıydı.
Akşam olduğunda yaşlı adam evine doğru yürürken yol kenarında genç bir adam gördü.
Genç, elindeki ekmeği bir çocuğa uzatıyordu.
Çocuk ekmeği aldı.
Genç adam ise kendi payından vazgeçmişti.
Yaşlı adam durdu.
“Sen neden vermedin kendine?”
Genç gülümsedi.
“Çocuk daha aç.”
Yaşlı adam başını salladı.
“İşte mertlik budur.”
Sonra uzaklara baktı.
“İnsan bazen haramı eliyle değil, vicdanıyla yutar. Önce kendine küçük bir mazeret verir. Sonra bir yenisini… Derken günah, insanın hanesine sessizce çentik atmaya başlar.”
Genç adam sustu.
Yaşlı adam devam etti:
“İnsan, kendini kandırmaya başladığı gün başkasını kandırmasına gerek kalmaz.”
Ertesi gün kasabanın kahvesinde başka bir manzara vardı.
Masanın başında oturan varlıklı bir adam, sahip olduğu malları anlatıp duruyordu.
“Şu kadar tarlam var…”
“Şu kadar evim var…”
“Şu kadar param var…”
Söyledikçe göğsü kabarıyor, kahvedekiler dinledikçe küçülüyordu.
Yaşlı adam bir köşede sessizce çayını içiyordu.
Aradan birkaç yıl geçti.
Adamın işleri bozuldu.
Tarlaları satıldı.
Evleri gitti.
Parası azaldı.
Bir gün aynı kahveye geldi.
Bu kez masanın başında oturmuyordu.
Kapının kenarında sessizce duruyordu.
Kimseye bir şey anlatmıyordu.
Yaşlı adam onu görünce yanına çağırdı.
“Gel otur.”
Adam mahcup bir şekilde oturdu.
Yaşlı adam önüne bir parça ekmek koydu.
“Al.”
Adam ekmeğe baktı.
Gözleri doldu.
“Eskiden bu ekmeği küçümserdim,” dedi.
Yaşlı adam gülümsedi.
“İnsan bazen elindekinin kıymetini, elinden gidince anlar.”
Sonra ekmeği ikiye böldü.
“Zenginlik, cebindeki miktar değildir. Bir kuru ekmeği huzurla yiyebiliyorsan, sofran yine zengindir.”
O sırada kahvenin kapısından başka biri girdi.
Yıllardır dost bildiği bir adam…
Fakat selamı soğuktu.
Bakışı yabancıydı.
Eskiden omuz omuza yürüdüğü insanın yüzüne şimdi sanki ilk kez görüyormuş gibi bakıyordu.
Dostluk dediğin şeyin yerinde yalnızca kuru bir hatıra kalmıştı.
Yaşlı adam bunu görünce iç çekti.
“Akrep soktuğunda,” dedi, “insan yarasını sarar.”
“Ya dost sokarsa?”
Yaşlı adam başını eğdi.
“Onun yarası daha derindir. Çünkü akrebin zehrini beklersin; dostun zehrini beklemezsin.”
Sonra sustu.
“Akrabalık da böyledir. Kan aynı olabilir ama gönül uzaklaşmışsa insan insana yabancı olur.”
Günler böyle geçerken kasabanın eski bahçelerinde de başka bir değişiklik başladı.
Bir zamanlar mor güllerle dolu olan bahçeler soluyordu.
İnsanlar birbirine daha az selam veriyor, daha çok kuşkuyla bakıyordu.
Kelimeler çoğalıyor, sevgi azalıyordu.
Herkes haklıydı.
Kimse kusurlu değildi.
Herkes konuşuyordu.
Kimse dinlemiyordu.
Bir akşam yaşlı adam, yıllardır kapısının önünde duran mor gül ağacının kuruyan dallarını budarken genç adam yanına geldi.
“Güller neden soldu?” diye sordu.
Yaşlı adam elindeki makası bıraktı.
“Toprak yoruldu sanıyorsun.”
“Değil mi?”
“Hayır.”
“Peki neden?”
Yaşlı adam kurumuş bir gülü avucunun içine aldı.
“Sevgi azaldı.”
Genç adam şaşırdı.
“Gülün sevgiyle ne ilgisi var?”
Yaşlı adam gülü gösterdi.
“Her şeyin vardır evlat. İnsan sevgisiz kalınca nasıl solar, gül de öyle solar.”
Sonra kurumuş yaprakları yere bıraktı.
“Dünya değişti sanıyoruz. Belki de önce yürekler değişti.”
Gece çöktüğünde kasabanın ışıkları birer birer yanmaya başladı.
Ama yaşlı adamın penceresinden bakınca, ışıklardan çok karanlıklar görünüyordu.
İnsanların birbirine söylediği sözler…
Tutmadığı vaatler…
Adama göre değişen hükümler…
Parayla büyüyen gururlar…
Menfaatle küçülen dostluklar…
Kan bağı olup gönül bağı olmayan akrabalıklar…
Ve sevgiden mahrum kaldığı için sessizce kuruyan mor güller…
Yaşlı adam pencereyi kapattı.
Masanın üzerindeki eski teraziyi eline aldı.
İbresi kırılmıştı.
Bir süre ona baktı.
Sonra kendi kendine fısıldadı:
“İnsanları tartacak terazi kalmadı belki…”
“Fakat insanın içinde hâlâ bir terazi var.”
“Adı vicdan.”
O gece genç adam, yaşlı adamın son sözünü uzun süre düşündü.
“İnsanı tartan, cebindeki para değildir.”
“Üzerindeki elbise değildir.”
“Taşıdığı makam değildir.”
“Kalabalıkların alkışı hiç değildir.”
İnsan, dara düştüğünde belli olurdu.
Menfaat bittiğinde belli olurdu.
Güç elinden gittiğinde belli olurdu.
Kimse görmezken yaptığı iyilikte…
Hakkı eline geçtiğinde başkasının hakkına dokunmadığında…
Söz verdiğinde sözünün arkasında durduğunda…
Kendisine kötülük yapanın karşısında bile adaletten ayrılmadığında…
İşte o zaman…
İnsan gerçekten insan olurdu.
Yaşlı adam son kez eski terazinin ibresine baktı.
İbre hâlâ kıpırdamıyordu.
Gülümsedi.
“Demek mesele terazide değilmiş,” dedi.
“İnsanı tartacak olan terazi değil, içindeki ağırlıktır.”
Ve belki de hayatın en acı tarafı şuydu:
Bazı insanları tartarsın… Adam etmez.
Çünkü insanın boyu değil,
sözü;
cebindeki değil,
vicdanındaki zenginliği;
makamı değil,
karakteri;
ve kalabalığı değil,
adamlığıdır asıl ölçü.