MESLEK ANILARI
Misafir
Yıl 2001…
Yer, Şanlıurfa.
Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin oturumu sırasında Şanlıurfa Milletvekili merhum Mehmet Şeyhanlıoğlu vefat etmişti.
Acı haber kısa sürede bütün ülkeye yayılmış, cenaze töreni için devlet erkânı, siyasetçiler, bürokratlar ve çok sayıda vatandaş Şanlıurfa’ya gelmişti.
Cenaze merasimi Viranşehir’de yapılacaktı.
O gün Viranşehir’e uzanan yollar yalnızca araçlarla değil, hüzünle de doluydu.
İnsan seli ilçeye akıyor, her gelen kafileye yenileri ekleniyordu.
Kalabalık büyüdükçe güvenlik tedbirleri de artırılıyordu.
Biz de Güvenlik Şube Müdürlüğü personeli olarak görev almıştık.
Farklı birimlerden gelen görevlilerle birlikte oluşturulan ekipler devlet büyüklerinin güvenliğini sağlamakla sorumluydu.
Tören sona ermiş, dönüş hazırlıkları başlamıştı.
Tam o sırada, geçmiş yıllarda Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in koruma ekibinde görev yapmış, doğu görevinde birlikte çalıştığım bir personelim yanıma geldi.
Kalabalığın çok yoğun olduğunu, ülkenin önemli görevlerinde bulunmuş iki değerli misafirin otobüste ayakta seyahat ettiğini söyledi.
Eğer uygun görürsem onları yakın koruma aracımıza almak istediğini belirtti.
Memnuniyetle kabul ettim.
Böylece dönüş yolculuğuna, bir dönem Emniyet Genel Müdürlüğü görevinde bulunmuş deneyimli bir devlet adamı ile geçmişte Ekonomi ve Maliye Bakanlığı yapmış bir kadın bakanı da aracımıza alarak çıktık.
Viranşehir’den Şanlıurfa Havalimanı’na uzanan yol, o gün benim için sıradan bir dönüş güzergâhı olmaktan çıktı.
Bazen hayatın en ilginç dersleri kürsülerde değil, uzun yolculukların sessizliğinde verilir.
Araç ilerledikçe sohbet koyulaştı. Devlet yönetiminden, geçmiş yıllardan ve yaşanmış olaylardan söz ediliyordu.
Derken kadın bakanımız, hafızama kazınan bir hatırasını anlattı.
Söz dönüp dolaşıp terör örgütü elebaşının yakalanmasının ardından yaşanan gelişmelere geldi.
O dönemde Türkiye’yi ziyaret eden bazı Hollandalı yetkililerin şaşkınlığından söz etti.
Anlattığına göre Hollandalılar, Marmara Depremi’nin ardından yaşanan büyük yıkımı görünce şu değerlendirmeyi yapmışlardı:
“Bu kadar büyük bir felaketten sonra onun da ölmüş olabileceğini düşündük. Sonra hayatta olduğunu öğrendik. Açıkçası bunu anlamakta zorlandık.”
Bu sözler araç içerisindeki sohbetin sıradan bir cümlesi gibi söylenmişti belki…
Ama benim zihnimde farklı bir kapı açmıştı.
Çünkü o cümlede yalnızca bir kişiye ilişkin şaşkınlık yoktu.
Aslında o sözler, Türkiye’nin dayanıklılığına duyulan yabancı bir hayreti de anlatıyordu.
Bu topraklar tarih boyunca nice savaşlar, depremler, krizler ve acılar görmüştü.
Kimi zaman şehirler yıkılmış, kimi zaman umutlar enkaz altında kalmıştı.
Ama her defasında küllerin arasından yeniden hayat filizlenmişti.
Belki de anlamakta zorlandıkları şey buydu.
Çünkü bazı milletler sahip oldukları binalarla yükselir.
Bazıları ise sahip oldukları hafızayla ayakta kalır.
Bu ülke ise çoğu zaman yaralarını sararak yürümeyi öğrenmiştir.
O gün araç camından dışarı baktığımda Viranşehir ovası akşam güneşinin altında ağır ağır geride kalıyordu.
Ufukta kaybolan sarı topraklara bakarken şunu düşündüğümü hatırlıyorum:
İnsan bazen bir göreve gider, görevini yapar ve döner.
Ama bazı görevler dönüş yolunda başlar.
Çünkü geriye kalan yalnızca alınan güvenlik tedbirleri değildir.
Bazen bir yolculuk boyunca duyulan birkaç cümle, yıllarca insanın hafızasında yaşamaya devam eder.
Aradan yıllar geçti.
O gün havalimanına bıraktığımız misafirlerin yüzlerini bugün aynı netlikle hatırlamıyorum belki…
Ama o yolculukta duyduğum sözleri hâlâ unutmadım.
Çünkü bazı hatıralar yaşanan olaylardan değil, insanda bıraktığı düşünceden uzun ömürlüdür.
Ve bazı yolculuklar, varılan yerde değil; hafızada devam ettiği sürece sürer.