GELDİKLERİ GİBİ GİDERLER
Konuyla ilgili ;
Geçmişte e yakın zamanda okuduğum romanlar,hikayeler,yazılardan esinlenerek hikaye haline getirilmiştir…
Anılarına saygı rahmet ve minnetle…
13 Kasım 1918…
İstanbul, o sabah başka türlü uyanmıştı.
Boğaz’ın suları her zamanki gibi akıyor, martılar gökyüzünde dönüyor, kıyılardaki evlerin pencerelerinden solgun ışıklar süzülüyordu…
Fakat şehrin üzerinde görünmeyen, ağır bir sessizlik vardı. Çünkü İstanbul’un ufkunda yabancı savaş gemileri demirlemişti…
Şehrin kalbine kadar uzanan bu çelik gövdeler, yalnızca denizin üzerinde duran gemiler değildi…
Bir milletin hürriyetine düşürülmüş kara bir gölge gibiydiler.
Haydarpaşa’dan Galata’ya doğru ilerleyen vapurun güvertesinde Mustafa Kemal Paşa, sessizce Boğaz’ı seyrediyordu.
Rüzgâr yüzüne vuruyor, denizin tuz kokusu havaya karışıyor, uzakta işgal donanmasının siluetleri ağır ağır belirginleşiyordu…
Yanındaki yaveri Cevat Abbas’a döndü.
Bir süre konuşmadı.
Belki de o birkaç saniyelik sessizlikte, koskoca bir milletin geçmişini ve geleceğini tarttı.
Sonra gözlerini ufuktaki gemilerden ayırmadan, sakin fakat kararlı bir sesle söyledi:
“Geldikleri gibi giderler.”
Bu söz, o gün yalnızca vapurun güvertesinde söylenmiş bir cümle değildi.
Bir milletin karanlığın karşısında yaktığı ilk kandillerden biriydi.
Çünkü bazı sözler ağızdan çıkar, rüzgâra karışır ve kaybolur.
Bazı sözler ise tarihin hafızasına yazılır.
Aradan aylar geçti.
Takvimler 4 Eylül 1919’u gösterdiğinde bu kez Anadolu’nun bağrında, Sivas’ta başka bir sabah doğuyordu.
Sivas’ın sokakları insanlarla doluydu.
Bir tarafta yorgunluk, diğer tarafta umut vardı. İnsanların yüzlerinde yılların acısı, gözlerinde ise henüz adı konmamış bir geleceğin ışığı görünüyordu.
Mustafa Kemal Paşa şehre geldiğinde halk onu tanıdı.
Çanakkale’den tanıyorlardı onu.
Anafartalar’dan…
Cepheden…
Barut kokusunun içinden.
Kalabalığın arasından bir ses yükseldi:
“Hoş geldiniz Paşamız!”
Bu yalnızca bir karşılama değildi.
Bir milletin kendi evladına uzattığı eldi.
Ardından Çanakkale gazisileri, askerî bir düzen içinde karşısında durdu…
Üniformaları eskimiş, yüzleri savaşın izleriyle çizilmişti. Fakat gözlerinde hâlâ Çanakkale’nin ateşi vardı.
Hepsi birden selam verdi.
Ve içlerinden yükselen ses, Anadolu’nun dört bir yanına yayılacak kadar güçlüydü:
“Emirlerinize hazırız Paşam!”
Mustafa Kemal Paşa’nın gözleri doldu.
Bir an için Sivas’ın sokakları kayboldu.
Zaman geriye döndü.
Çanakkale’nin dumanlı tepeleri yeniden gözlerinin önüne geldi. Siperler, top sesleri, yaralı askerler, vatan toprağına düşen genç bedenler…
Ve o günlerden geriye kalan yüzler…
Belki de insanın hafızası böyledir.
Bazı insanlar ölür ama yüzleri hafızadan silinmez.
Bazı günler geçer ama acısı eskimez.
Bazı vatanlar işgal edilebilir ama bir milletin ruhu işgal edilemez.
Mustafa Kemal Paşa ağır adımlarla telgrafhaneye girdi.
İçeride telgraf makinesinin mekanik sesi duyuluyordu. Şevki Efendi başında bekliyordu.
Mustafa Kemal Paşa birkaç saniye düşündü.
Sonra söyledi:
“Yazınız…”
Telgrafın başındaki kalem hareket etmeye başladı.
Kelimeler birer birer kâğıda döküldü:
“Millî sınırlar içinde vatan bölünmez bir bütündür.”
O cümle, küçük bir telgrafhanenin duvarları arasına sığmayacak kadar büyüktü.
Çünkü o gün yazılan yalnızca birkaç kelime değildi.
Bir milletin kaderiydi.
Bir iradeydi.
Bir yemin gibiydi.
Telgraf telleri üzerinden Anadolu’nun dört bir yanına yayılan o cümle, karanlığın içine bırakılmış bir kıvılcım oldu.
Sonra Mustafa Kemal Paşa telgrafhaneden çıktı.
Kapının önünde durdu.
Bir an geriye baktı.
Sanki yalnızca o binaya değil, tarihin kendisine bakıyordu.
Ve askerî bir ciddiyetle:
“Görev emri yerine getirilmiştir.”
dedi.
Ardından karşısında duran Çanakkale gazilerine yeniden selam verdi.
O selamda geçmiş vardı.
O selamda şehitler vardı.
O selamda Çanakkale vardı.
O selamda Sivas vardı.
Ve henüz yaşanmamış bir istikbal vardı.
Belki de tarih, bazen büyük orduların yürüyüşüyle değil; bir insanın karanlık bir ufka bakıp söylediği birkaç kelimeyle değişir.
13 Kasım’da Boğaz’ın üzerinde yükselen o cümle ile Sivas’ta telgraf tellerine işlenen o cümle, aslında aynı iradenin iki ayrı yankısıydı.
Biri işgal gemilerine bakıyordu:
“Geldikleri gibi giderler.”
Diğeri Anadolu’ya sesleniyordu:
“Millî sınırlar içinde vatan bölünmez bir bütündür.”
Aralarında aylar vardı.
Ama ikisinin arasında bir milletin kalbi atıyordu.
Çünkü vatan bazen toprağın adı değildir.
Vatan, uğruna susamadığın bir özlemdir.
Vatan, kaybettiğinde anlayacağın bir mülk değil; kaybetmemek için gerektiğinde her şeyini ortaya koyacağın bir emanettir.
Ve hürriyet…
O da yalnızca bayrağın gökyüzünde dalgalanması değildir.
Hürriyet, insanın kendi kaderine başkasının kalemini değdirmemesidir.
O gün İstanbul’un üzerine çöken karanlık, Anadolu’ya kadar uzanmıştı.
Fakat Anadolu’da bir şey uyanıyordu.
Bir milletin hafızası…
Bir milletin sabrı…
Bir milletin ayağa kalkma iradesi…
İşgal gemileri Boğaz’dan geçebilirdi.
Şehirleri kuşatabilirlerdi.
Sokaklara gölgelerini düşürebilirlerdi.
Fakat hiçbir donanma bir milletin yüreğine demir atamazdı.
Çünkü bazı toprakların sınırı haritalarla çizilmez.
Bazı vatanların sınırı, uğruna can verenlerin kanıyla çizilir.
Ve bazı cümleler yalnızca söylendiği günün değil, gelecek nesillerin de hafızasında yaşamaya devam eder.
“Geldikleri gibi giderler.”
Belki de bu yüzden bazı sözler zamanın karşısında eskimez.
Çünkü onları söyleyen yalnızca bir insan değildir.
Arkasında bir milletin inancı vardır.
Ve tarih bir kez daha göstermiştir:
Karanlık ne kadar uzun sürerse sürsün, bir millet kendi ışığını yakmaya karar verdiğinde hiçbir gölge sonsuza kadar kalamaz….