HİKAYE serisi 97 Ahirzaman

AHİRZAMAN

Şehrin üzerinde ağır bir akşam vardı.
Güneş, gökyüzünün kenarında kızıl bir yara gibi kanıyordu. Sokak lambaları birer birer yanıyor, kaldırımlarda yürüyen insanlar yüzlerini telefonlarının mavi ışığına teslim ediyordu.
Şehrin eski mahallesinde ise zaman başka türlü akardı.
Dar bir sokağın sonunda, duvarları yılların yağmuruyla kararmış küçük bir ev vardı. Penceresinin önünde her akşam aynı ihtiyar otururdu.
Saçları kar gibi beyaz, elleri titrek, bakışları uzak…
Mahalle çocukları ona “Dede” derdi.
O akşam kapının önünden geçen gençlerden biri durdu.
“Dede,” dedi, “neden hep böyle düşünüyorsun?”
İhtiyar gülümsedi.
“Zamanı dinliyorum.”
“Zaman konuşur mu?”
“Konuşur evlat. Hem de çok konuşur. Yeter ki insanın içinde onu duyacak kadar sessizlik olsun.”
Genç, ihtiyarın yanına oturdu.
Uzakta müzik sesleri yükseliyordu. Sokaktan geçen arabaların farları duvarlara kısa süreli gölgeler bırakıyordu.
İhtiyar gökyüzüne baktı.
“Eskiden,” dedi, “insanlar gecenin sessizliğinde kendini dinlerdi. Şimdi herkes gürültünün içinde kendinden kaçıyor.”
Genç sustu.
İhtiyar devam etti:
“Özgürlüğü, insanın kendi nefsine zincir vurabilmesi sanırlardı. Şimdi zinciri kırmayı özgürlük, zincire vurulmayı ise esaret zannediyorlar.”
Sokağın başından kahkahalar geldi.
İhtiyar başını çevirdi.
“Bak…”
“Ne görüyorsun?”
“Kalabalık.”
“Hayır evlat,” dedi ihtiyar. “Ben kalabalığın içinde yalnızlaşmış insanlar görüyorum.”
Bir süre sessiz kaldılar.
Sonra ihtiyar, karşıdaki eski çeşmeyi gösterdi.
“Şu çeşmeyi görüyor musun?”
“Evet.”
“Bir zamanlar insanlar susadığında oraya gelir, avuçlarını suyla doldururdu. Şimdi herkesin elinde şişe var ama kimse susuzluğunun ne olduğunu bilmiyor.”
Genç kaşlarını çattı.
“Ne demek istiyorsun?”
“İnsan bedeninin susuzluğunu su giderir. Gönlün susuzluğunu ise her şey gideremez.”
Rüzgâr hafifçe esti.
Çeşmenin taşlarına düşen kuru yapraklar, eski günlerden kalmış mektuplar gibi sağa sola savruldu.
İhtiyarın sesi biraz daha ağırlaştı:
“İnsanlar bilgiye ulaşmak için ömür harcardı. Şimdi bilgi bir parmak hareketi kadar yakın. Fakat bilginin arttığı yerde hikmet azalıyor.”
“Nasıl yani?”
“Çünkü bilmek başka, anlamak başka…”
“Görmek başka, görmekten ibret almak başka…”
“Konuşmak başka, hakikati söylemek başka…”
Genç başını önüne eğdi.
İhtiyar bastonunu yere vurdu.
“Eskiden insanın ayıbı yüzünü kızartırdı. Şimdi yüz kızarmasını ayıp sayanlar var.”
Sokağın ötesinde neon ışıkları yanıp sönüyordu.
Bir mağazanın camında kocaman harflerle:
DAHA FAZLASI!
yazıyordu.
İhtiyar o yazıya baktı.
“İşte zamanın yeni duası bu…”
“Daha fazla para.”
“Daha fazla gösteriş.”
“Daha fazla beğeni.”
“Daha fazla alkış.”
“Fakat daha az sabır…”
“Daha az şükür…”
“Daha az merhamet…”
Genç yavaşça sordu:
“Peki suç gençlerde mi?”
İhtiyar uzun süre sustu.
Sonra başını iki yana salladı.
“Hayır.”
“Bu yalnızca bir neslin hikâyesi değil.”
“Bu, her neslin kendi imtihanıdır.”
“Çocuklar gökten inmedi. Onları biz yetiştirdik.”
“Onlara ne verdiysek onu büyüttüler.”
“Biz sevgiyi başarıyla, değeri parayla, özgürlüğü sınırsızlıkla, mutluluğu tüketmekle anlattıysak; onların aynasında biraz da kendimizi görmeliyiz.”
Genç ilk defa ihtiyarın yüzüne dikkatle baktı.
Gözlerinin içinde yalnızca yaş değil, yılların hesabı vardı.
İhtiyar ayağa kalktı.
“Gel,” dedi.
“Nereye?”
“Mezarlığa.”
Gece iyice çökmüştü.
İki gölge, dar sokaktan ağır ağır uzaklaştı.
Mezarlığın kapısından girdiklerinde şehir geride kaldı. Gürültüler azaldı. Telefon ışıkları görünmez oldu. Yalnızca rüzgârın kuru otlarla konuşan sesi kaldı.
İhtiyar bir mezarın başında durdu.
“Burada,” dedi, “zengin de yatıyor fakir de…”
“Alim de…”
“Cahil de…”
“Güçlü de…”
“Güçsüz de…”
“Günün sonunda herkes aynı toprağın sessizliğine emanet.”
Sonra genç adama döndü:
“İnsan bunu unutunca dünyayı kendisine yurt sanıyor.”
“Hatırlayınca ise dünyanın yalnızca bir durak olduğunu anlıyor.”
Genç başını eğdi.
İhtiyar gökyüzüne baktı.
Bulutların arasından ince bir ay görünüyordu.
“Evlat,” dedi, “asıl mesele nasıl bir nesil olduğumuz değil.”
“Nasıl bir insan olduğumuzu unutmamamız.”
“Çünkü zaman değişir…”
“Moda değişir…”
“Şehirler değişir…”
“Diller değişir…”
“Fakat insanın içindeki iyilik ve kötülük arasındaki mücadele hiç değişmez.”
Bir süre ikisi de sustu.
Sonra ihtiyar, gecenin içine karışan son cümlesini söyledi:
“Her nesil kendi aynasına bakar.”
“Kimisi yüzünü görür…”
“Kimisi maskesini…”
“Kimisi de aynayı suçlar.”
Uzakta sabah ezanının ilk sesi duyuldu.
Şehrin ışıkları hâlâ yanıyordu.
Ama gecenin karanlığında bir başka ışık doğmaya başlamıştı.
Belki de zamanın değil…
İnsanın yeniden kendine dönmesinin ışığıydı.

Leave a Reply