KARAKTER EROZYONU
Yalakalık…
Gereğinden
fazla övmek,
olduğundan fazla
büyük göstermek,
yanlışı bile bile alkışlamak…
İnsanın, dilini,
duruşunu ve
karakterini sessizce aşındıran
bir erozyon
yalakalık...
Övgü…
Hak etmediği bir sıfat..
Yanlışa alkış…
Çıkar uğruna doğrudan ödün…
Farkına
bile varmadan kendi
değerlerinden uzaklaşma…
Başarıyı takdir etmek,
güzel söz söylemek,
emeğe saygı göstermek
insan olmanın gereğidir.
Sorun;
hak etmeyeni
çıkar uğruna göklere çıkarmaktır.
Yalakalığın en basit hali,
“Bakarsın ileride işimiz düşer.”sözüdür.
Bir makam…
İş…
Yakınlık…
Telefon…
İmza…
yada bir kapının açılması…
Karakterden verilen
küçük küçük ödünler…
Gerçek kayıp nedir?
Sadece başkasının gözünden düşmek midir?
Yoksa insanın kendi gözünde küçülmesi mi…?
Bazıları gücün yanında olmayı tercih eder…
Dün yanlış dediğine bugün doğru der,
Dün eleştirdiğini bugün alkışlar.
Dün kara dediğine bugün ak der…
Neden…?
Cevap basit:
Menfaat…
Pusula çıkara bağlanırsa doğruyu
gösterir mi?
Gösterebilir mi…?
Pusula şaşarsa sadec yönşaşmaz,
zamanla kendisini de kaybeder insan
Bulunduğu kabın şeklini alan sıvı gibi olur.
Dün yerdiğini bugün över, dün övdüğünü bugün yerer.
Doğruya göre değil, güce ve menfaate göre şekil değiştirir,
rüzgâr hangi yönden eserse yüzünü döner…
Gün gelir;
geride ne makam kalır,
ne para,
ne güç,
ne de şöhret…
Geride sadece,
insanlık,
vicdan
ve bırakılan iz kalır…
Dün el öpmek için sıraya girenler,
bugün başka kapılarda yer bulabilir…
Uğur Mumcu’nun sözleriyle:
“Haklıdan yana değil, güçlüden yana olanlar korkak ve kaypak olurlar. Güç merkezi değiştikçe dönerler; fırıldak olurlar.”
Hayat gerçekten böyledir.
Sevgi de,
ilgi de,
alkış da
çoğu zaman
şartlara bağlı olabilir…
Hayatta çoğu şeylerin telafiis olabilir…
Pekal ,insanın kendi vicdanında küçülmesinin telafisi var nıdır?
Kötüye bir anda mı dönüşür insan…?.
Yavaş yavaş …
Önce susar…
Sonra görmezden gelir
,alkışlar…
kötülüklere sessiz bir tanık ,
Derken yanlışlara ortak,…
Karekterli olmak;
Yanlışı görmezden gelmemek,
kötülüğü alkışlamamak,
hak etmeyeni övmemek,
Bana dokunmayan yılan bin yaşasın dememeyi gerektirir…
Herkes kendi çıkarına sustukça,
kötülükler artar,toplumsal çürüme de böyle böyle başlar.
Bir toplumda liyakatin yerini yalakalık alırsa
yalnızca insanlar değil, ölçüler de bozulur…
Yaranan,
yakın olan,
hoş görünen öne çıkarılır;
Dürüst insana “saf”,
haksızlığa itiraz edene “sorunlu”,
her kapının önünde eğilene ise “akıllı” denmeye başlanır…
Tersine dönmeye başlarsa değerler
yanlışlar normalleşir, doğru insanlar
yalnızlaşır…
Yalakalık yalnızca yalakayı mı bozar,
tabiki hayır…
yalakalıktan besleneni de bozar.
Sürekli övülen zamanla kendisini kusursuz sanır…Eleştirenleri düşman, salkışlayanları dost zanneder.
Çıkarı için eğileni, egosu için yanından ayırmaz bazıları….
Biri yaranır, diğeri beslenir.
İkisi birbirini büyütür, bedelini ise toplum öder.
Kimsenin makamında, parasında, gücünde gözüm yok.
İtirazım, karakterini menfaate teslim edenlere…
Güçlü olmak başka,
gücün karşısında kişiliğini kaybetmek başka…
Saygı başka, yalakalık başka…
Sevmek başka, sevdiğinin her yanlışını doğru kabul etmek başka…
Menfaatin bittiği yerde gerçek karekter ortaya çıkar.
Ben insanın makamı yokken kim olduğuna,
yalnızken nasıl yaşadığına,
güçsüzün karşısında nasıl davrandığına bakarım.
Çünkü gerçek karakter, güç yokken gösterilen tavırda saklıdır.
Kimsenin görmediği yerde de aynı insan olabilmek…
Doğruyu söyleyebilmek…
Haksızlık karşısında susmamak…
Kalabalıktan uzaklaştıkça kendine yaklaşabilmek…
Asıl mesele budur…
İnsanın gerçek özgürlüğü,
kimseye yaranmak zorunda olmadığını anladığı gün başlar.
O gün insanın omuzları doğrulur.
Sesi değişir.
Bakışı değişir.
Çünkü artık birilerinin vereceği değere muhtaç değildir.
Kendi değerini bilir.
İnsanın gerçek büyüklüğü,
başkasının önünde ne kadar eğildiğinde değil,
kimsenin önünde eğilmeden ne kadar insan kalabildiğinde ortaya çıkar…
Yalakalık basit bir davranış değildir.
Bir karakter meselesidir.
Bir vicdan meselesidir.
Hatta bir toplum meselesidir.
Bugün bir kişinin çıkarı için yapılan küçük bir yalakalık,
yarın bir başkasının hakkının yenmesine sebeb olabilir.
Hatta küçük bir alkış büyük bir yanlışa cesaret verebilir, küçük bir yalan, yarın büyük bir gerçeğin üzerini örtebilir…
Sonunda herkes yanlışın farkındadır ama kimse ilk sözü söylemeye cesaret edemez…
Oysa bazen bir toplumun ihtiyacı tek bir insanın ayağa kalkıp;
“Bu doğru değil.”
“Ben buna alkış tutmayacağım.”
“Bana faydası var diye yanlışı doğru kabul etmeyeceğim.”diyebilmesidir…
Çoğunluğun söylediği şey her zaman hakikat değildir…
Kimse söylemese bile doğru olan şeydir hakikat….
Günün sonunda vicdanıyla baş başa kalır insan…
Ne alkışlar ,
Ne makam…
Ne para…
Ne de peşinden koşanlar kalır…
Bırakalım bazıları bizi beğenmesin.
Bazı kapılar yüzümüze kapansın.
Bazı kalabalıkların dışında kalalım…
Yeter ki kendi vicdanımız rahat olsun…
Akşam yatağa başımızı koyduğumuzda rahaht uyuyalım…
İnsanın kaybedebileceği en büyük şey nedir ?
makamı,
parası mı
veya itibarı mı?
Kendisi….
Kendini kaybedenin kazandığı hiçbir şey gerçekten onun değildir…
Bu yüzden;
Çıkar karşısında vicdan,
güç karşısında karakter,
korku karşısında cesaret,
alkış karşısında hakikat tercihim olmuştur…
Sahte yüzler,
eğilmiş başlar,
hesaplı gülümsemelr
ve çıkar ilişkileri her yerde…
Kimsa başkasının gölgesinde büyümez./Büyüyemez…
ışığı kesilir.
kendi ışığını bulann /keşfede gerçekten büyür…
En büyük asalet;
Herkese yaranmak değil, kendine yabancılaşmadan yaşamaktır.