MESLEK ANILARI Tanımaz mıyım

1993 yılıydı…

Isparta Merkez Karakolu’nda grup amiri olarak görev yapıyordum. 

Meslekte henüz yolun başındaydım. Üniformanın omuzlarımdaki ağırlığına alışmaya çalışırken, beraberinde taşıdığı sorumluluğu da her geçen gün biraz daha derinden hissediyordum.

O yıllarda karakollar yalnızca suç ve olayların kayıt altına alındığı yerler değildi. Her gün hayatın başka bir yüzüyle karşılaşırdınız.

Kimi zaman bir aile kavgasının ortasında kalır, kimi zaman iki insanın yıllardır biriktirdiği öfkenin birkaç dakikada nasıl patladığına şahit olurdunuz.

İnsanları dinlerken aslında yalnızca söylediklerini değil, söylemediklerini de anlamaya çalışırdınız.

O gün de karakola bir kavga olayına karıştıkları gerekçesiyle bir grup şahıs getirildi.

Karakolun o kendine has havası vardı.

Koridorlarda gidip gelen ayak sesleri, masaların üzerinde duran evraklar, duvarlara sinmiş günün yorgunluğu ve insanların birbirine karışan sesleri…

Herkes bir şey anlatıyordu.

Ama herkesin anlattığı hikâyenin, kendisine göre başka bir tarafı vardı.

Grup amiri olarak şahısları tek tek dinlemeye başladım.

Sıra erkeklerden birine geldi.

Şahıs oldukça rahat görünüyordu. Sanki karakola ifade vermeye değil de eski bir tanıdığının yanına uğramış gibiydi.

Bir süre konuştuktan sonra bana dönerek:

“Çarşı Karakolu’ndan Merkez Karakolu’na tayin olan Şükrü Komiser beni iyi tanır.” dedi.

Bir an durdum.

Söylediği cümlede öyle bir özgüven vardı ki, sanki geçmişten gelen bir tanışıklığın arkasına sığınıp kendisine görünmez bir güven duvarı örmüştü.

Kendisine baktım.

“Sen gerçekten tanıyor musun? Görsen tanır mı?” diye sordum.

Hiç düşünmeden cevap verdi:

“Tanımaz mıyım abi?”

İşte o “abi” kelimesi dikkatimi çekti.

Biraz daha dikkatli baktım yüzüne.

Sonra:

“Bana bak,” dedim. “Ben, şu Çarşı Karakolu’ndan Merkez Karakolu’na tayin olan Şükrü Komiserim. Bana bir bak bakalım… Beni gerçekten tanıyor musun?”

Bir anda yüzündeki ifade değişti.

Az önce kendinden emin konuşan adamın sesi kısılmış, bakışları sağa sola kaçmaya başlamıştı.

Sanki biraz önce üzerine giydiği cesaret gömleği bir anda sırtından çekilip alınmıştı.

“Yani komiserim… şey… ben…”

Cümleler yarım kaldı.

Az önceki:

“Tanımaz mıyım abi?”

sözünden geriye yalnızca mahcup bir sessizlik kalmıştı.

Ben de fazla üstelemedim.

Çünkü o gün, küçücük bir olayın içinde insan davranışlarına dair büyük bir gerçeği yeniden görmüştüm.

Bazı insanlar sizi gerçekten tanıdığı için değil, tanıyormuş gibi görünmenin kendilerine bir fayda sağlayacağını düşündükleri için “tanırım” derler.

Kimi zaman bir isim, kimi zaman bir makam, kimi zaman da bir tanışıklık…

İnsanın kendisine açılacağını sandığı bir kapının anahtarı oluverir.

Oysa insan bazen elindeki anahtarın hangi kapıya ait olduğunu bile bilmez.

Benim içinse o gün yaşananlar, sıradan bir kavga olayının içinde saklı kalmış küçük ama anlamlı bir meslek hatırasına dönüştü.

Yıllar geçti.

Görev yerleri değişti, insanlar değişti, üniformalar eskidi, makamlar geride kaldı.

Fakat o günkü cümle hafızamın bir köşesinde kaldı:

“Şükrü Komiser beni iyi tanır.”

İnsan yıllar sonra dönüp geçmişine baktığında bazı olayların neden hafızasında kaldığını daha iyi anlıyor.

Çünkü meslek yalnızca tutanak tutmak, ifade almak, olay çözmek ya da kanun maddelerini uygulamak değilmiş.

Meslek aynı zamanda insanı tanımayı öğrenmekmiş.

Kimin gerçekten tanıdığını…

Kimin tanıyormuş gibi yaptığını…

Kimin makamın gölgesine sığındığını…

Kimin ise hiçbir makamı olmadan, yalnızca insanlığıyla kendisine yer bulduğunu…

Bunları zaman öğretiyor.

Benim 1993 yılında, Isparta Merkez Karakolu’nda grup amiri olarak görev yaptığım dönemde yaşadığım bu küçük hadise de meslek hayatımın içinde tebessümle hatırladığım anılardan biri olarak kaldı.

Çünkü bazen küçücük bir cümle, insanın zihninde yıllarca yankılanan büyük bir ders bırakıyor.

Ve insan anlıyor ki;

Bazıları sizi gerçekten tanımaz…

Sadece tanıyormuş gibi görünür.

Ta ki siz, gözlerinin içine bakıp o basit ama etkili soruyu sorana kadar:

“Beni gerçekten tanıyor musun?”

Leave a Reply