KUŞLARIN ARKASINDAKİ YAZI
Bir zamanlar kasabanın yollarında dört kuş dolaşırdı.
Doğan…
Şahin…
Serçe…
Kartal…
Elbette bunlar kuş değildi.
Dönemin otomobilleriydi.
Ama kasaba halkı onları sanki gerçekten gökyüzünden inmiş dört ayrı kuş gibi bilirdi. Kiminin kaportası güneşten solmuş, kiminin motoru sabahları birkaç kez öksürmeden çalışmaz, kimi dar sokaklarda zorlanır, kimi de arka bagajında bir ailenin bütün yükünü taşırdı.
Doğan vardı mesela.
Şahin vardı.
Serçe vardı.
Kartal vardı.
Ve onların arka camlarında bazen tek bir cümle bulunurdu:
HUZUR İSLAM’DA.
O yıllarda bu söz, bugünkü gibi yalnızca bir yazı değildi.
Bir adam arabasına o cümleyi yapıştırdığında, farkında olsun ya da olmasın, kendisine de bir söz vermiş olurdu.
Çünkü o sözün arkasında yalnızca inanç yoktu.
Bir emanet vardı.
Bir sorumluluk vardı.
Bir ölçü vardı.
İnsanın, kimse görmediğinde de insan kalabilmesi vardı.
Kasabanın eski insanları bunu fazla konuşmazdı.
Çünkü bazı şeyler konuşularak değil, yaşanarak öğrenilirdi.
Fırıncı, borcunu ödeyemeyen adamı kapısından çevirmeden ekmeğini verirdi.
Bakkal, veresiye defterindeki bazı isimlerin üzerini sessizce çizerdi.
Komşu, cenazesi olanın kapısını çalmadan önce sofraya bir tabak fazla koyardı.
Kimse bunları büyütmezdi.
İyilik, o zamanlar haber değeri taşımazdı.
İnsanlar birbirine yardım eder, sonra hayatlarına devam ederdi.
Kasabanın yaşlı adamı da o günleri böyle hatırlardı.
Bir de otomobilleri…
Sabahları sokaklardan geçen Doğanları…
Dar yollarda kıvrılan Serçeleri…
Motor sesi uzaktan duyulan Şahinleri…
Bagajına türlü türlü yükler doldurulmuş Kartalları…
Yıllar sonra o otomobillerin neden bu kadar aklında kaldığını kendisi de anlayamazdı.
Belki de onların eski oluşunda bir samimiyet vardı.
Belki insanın elindekiyle yetinmeye daha yakın olduğu zamanlardı.
Sonra kasabanın üzerine başka bir zaman çöktü.
Önce binalar yükseldi.
Sonra caddeler genişledi.
Ardından otomobiller büyüdü.
Doğanlar azaldı.
Şahinler seyrekleşti.
Serçeler neredeyse tamamen kayboldu.
Kartallar garajların kuytu köşelerinde kaldı.
Bir gün kasabanın meydanından büyük bir dört çeker geçti.
İnsanlar dönüp baktı.
Aracın gövdesi yüksekti.
Motoru güçlüydü.
Camları koyu renkti.
İçeride kimlerin oturduğu görünmüyordu.
Yaşlı adam da baktı.
Ama diğerleri gibi aracın fiyatını merak etmedi.
Sadece arka camına baktı.
Boştu.
Çocuklardan biri yanına sokuldu.
“Amca,” dedi, “arkasında neden yazı yok?”
Yaşlı adam gülümsedi.
“Belki de artık yazıya ihtiyaç duymuyorlar.”
Çocuk anlamadı.
“Niçin?”
Yaşlı adam gözlerini araçtan ayırmadan cevap verdi:
“Çünkü bazı insanlar neye inandıklarının değil, neye sahip olduklarının görünmesini ister.”
Dört çeker meydanın sonundan dönüp kayboldu.
Yaşlı adam bir süre daha arkasından baktı.
Sonra eski günlerden birini hatırladı.
Bir Doğan…
Arka camında aynı cümle:
HUZUR İSLAM’DA.
O zamanlar arabalar küçüktü.
Ama insanın arzuları da bugünkü kadar büyümemişti.
Bir ev yeterdi.
Bir araba yeterdi.
Bir sofra yeterdi.
Bir makamın sınırı vardı.
Bir insanın “yeter” diyebildiği yerde huzur başlardı.
Sonra “daha fazlası” kelimesi kasabanın en çok kullanılan sözü oldu.
Daha büyük ev…
Daha pahalı araba…
Daha yüksek makam…
Daha kalın cüzdan…
Daha geniş çevre…
Daha fazla güç…
Fakat garip olan şuydu:
İnsan sahip olduklarını artırdıkça huzuru bulacağını sanıyor, huzur uzaklaştıkça daha fazlasına sarılıyordu.
Bir gün meydanda birkaç adamın konuşmasına kulak misafiri oldu yaşlı adam.
Biri:
“Adalet lazım,” diyordu.
Diğeri:
“Hz. Ömer gibi adalet…”
Üçüncüsü başını sallıyordu.
Yaşlı adam onları dinledi.
Sonra önündeki çaydan bir yudum aldı.
İçinden şu soru geçti:
İnsanlar gerçekten adaleti mi istiyordu, yoksa adaletli görünmeyi mi?
Sorunun cevabını yıllar gösterecekti.
Çünkü insanın karakteri, rahat zamanlarda değil; menfaatiyle vicdanı karşı karşıya geldiğinde ortaya çıkardı.
Bir gün haksızlığa uğrayan birinin kapısı çalındı.
Adamın elinde belgeleri vardı.
Hakkını anlatıyordu.
Karşısındaki onu dinledi.
Sonra dosyayı kapattı.
“Yapacak bir şey yok,” dedi.
Oysa yapılacak bir şey vardı.
Sadece o şey, birilerinin işine gelmiyordu.
Adam kapıdan çıkarken başını eğdi.
Dışarıda bir Şahin duruyordu.
Arka camında silinmeye yüz tutmuş birkaç harf vardı.
Yaşlı adam uzaktan baktı.
Yazının tamamı okunmuyordu.
Ama ne olduğu belliydi.
HUZUR İSLAM’DA.
Bir başka gün, yıllardır aynı madende çalışan bir işçi evine dönemedi.
Kasaba sabah uyandığında haber çoktan yayılmıştı.
Bir kadın kapının önünde bekliyordu.
Çocuk, babasının geleceğine inanıyordu.
Akşam oldu.
Baba gelmedi.
Ertesi gün de gelmedi.
Kasaba birkaç gün konuştu.
Sonra hayat yeniden devam etti.
Ama bir evde zaman durmuştu.
Yaşlı adam o evin önünden geçerken, insanın başkasının acısına alışmasının ne korkunç bir şey olduğunu düşündü.
Bir süre sonra başka acılar geldi.
İş bulamayan gençler…
Hakkı yenilen insanlar…
Sofrasında eksik olan aileler…
Makamların kapısında bekleyenler…
Kendisinden daha az hak ettiği hâlde bir başkasının önüne geçirilenler…
Her biri kasabanın bir yerinde sessizce çoğaldı.
Kimse kötü olduğunu söylemiyordu.
Herkes kendince haklıydı.
Asıl korkunç olan da buydu.
Kötülük bazen kendisini kötülük olarak göstermezdi.
Bazen bir imza olurdu.
Bazen bir telefon.
Bazen bir “bizden biri” sözü.
Bazen de başkasının hakkını görüp sessiz kalmak…
Kasaba değiştikçe insanlar da değişti.
Eskiden komşunun derdi kapıyı çaldığında içeri alınırdı.
Şimdi bazı kapılar daha büyük, daha ağır ve daha uzaktı.
Eskiden insanlar birbirlerinin yüzünü tanırdı.
Şimdi bazıları birbirini yalnızca makamından tanıyordu.
Eskiden arka camlarda sözler vardı.
Şimdi koyu camların arkasında insanlar vardı.
Fakat kim oldukları görünmüyordu.
Yıllar böyle geçti.
Bir akşam yaşlı adam, eski mescidin avlusunda tek başına oturuyordu.
Minareden akşam ezanı yükseldi.
Ses, taş duvarlara çarpıp sokaklara dağıldı.
Yaşlı adam başını kaldırdı.
Bir zamanlar Doğanların arkasında gördüğü o cümleyi düşündü.
Sonra ilk kez onu bir otomobilin üzerinde değil, insanın hayatında aradı.
Huzur gerçekten nerede başlıyordu?
Belki de bir arabanın arka camında değil…
Bir makam odasının kapısında değil…
Bir servetin içinde hiç değil…
Belki huzur, insanın başkasının hakkına el uzatabileceği hâlde uzatmadığı yerde başlıyordu.
Belki iman, dilin söylediği kadar elin yapmasıydı.
Belki adalet, insanın kendi yakınına da başkasına davrandığı gibi davranabilmesiydi.
Belki insanın gerçek yüzü, kalabalıkların önünde değil, kimsenin görmediği yerde ortaya çıkıyordu.
Yaşlı adam bunları düşünürken meydanın ucunda eski bir Doğan belirdi.
Ağır ağır ilerliyordu.
Kaportası yorgundu.
Motoru yaşlıydı.
Ama arka camındaki yazı hâlâ okunuyordu:
HUZUR İSLAM’DA.
Araba yanından geçip gitti.
Yaşlı adam uzun süre arkasından baktı.
Sonra ayağa kalktı.
Eve giderken aynaya bakacağı bir an geldi aklına.
İnsan yaşlandıkça geçmişinden kaçamıyordu.
Bir zamanlar önem verdiği şeyler…
Peşinden koştuğu şeyler…
Kırdığı insanlar…
Sessiz kaldığı haksızlıklar…
Yapabilecekken yapmadıkları…
Hepsi bir gün insanın karşısına çıkıyordu.
O gece eve girdi.
Lambayı yakmadı.
Karanlıkta aynanın karşısında durdu.
Kendi yüzüne baktı.
Yıllar önceki yüz değildi artık.
Saçları ağarmıştı.
Gözlerinin kenarında derin çizgiler vardı.
Ama onu asıl yaşlandıran aynadaki yüzü değildi.
Hatırladıklarıydı.
Gözlerini kapattı.
Çocukluğundan beri gördüğü otomobiller birer birer geçti zihninden.
Doğan…
Şahin…
Serçe…
Kartal…
Sonra büyük araçlar…
Daha büyük evler…
Daha yüksek makamlar…
Daha koyu camlar…
Her şey gelip geçti.
Geriye yalnızca tek bir soru kaldı:
“İnsan bütün ömrünü neyi büyütmek için harcamıştı?”
Cevabı kendisinden başka kimse bilmiyordu.
Belki insan dünyayı kandırabilirdi.
Bir yazıyla kendisini dindar gösterebilirdi.
Bir makamla saygın görünebilirdi.
Bir servetle güçlü sanılabilirdi.
Koyu camların arkasında yüzünü gizleyebilirdi.
Ama insanın kendi vicdanının önünde perde yoktu.
Bir gün bütün yollar biterdi.
Bütün motorlar susardı.
Bütün kapılar kapanırdı.
Ve insan, hayatı boyunca taşıdığı bütün unvanları geride bırakıp yalnız kalırdı.
O zaman kimse arka camına bakmazdı.
Kimse arabasının markasını sormazdı.
Kimse makamını merak etmezdi.
İnsanın yanında yalnızca yaptığı iyilikler, işlediği haksızlıklar ve bıraktığı iz kalırdı.
Yaşlı adam gözlerini açtı.
Aynadaki yüzüne baktı.
Sonra çok hafif bir sesle, sanki yıllardır cevabını aradığı bir soruyu ilk kez soruyormuş gibi konuştu:
“Peki…”
“Arkasında ne bıraktı?”
Cevap yine gelmedi.
Karanlık odada yalnızca saat işliyordu.
Dışarıdan bir otomobil sesi duyuldu.
Yaşlı adam perdeyi araladı.
Sokağın ucunda bir Doğan geçiyordu.
Arka camında o eski cümle vardı.
HUZUR İSLAM’DA.
Araç karanlığın içinde yavaşça kayboldu.
Yaşlı adam perdeyi bıraktı.
Ve o gece kasabanın üzerinde ilk kez, yazının kendisinden daha ağır bir anlam asılı kaldı:
İnsan hayatı boyunca arkasına birçok şey yazabilirdi.
Ama sonunda kendi hayatı, onun hakkında tek bir cümle yazardı.
O cümleyi ne insan seçebilirdi ne de başkası değiştirebilirdi.
Çünkü son durakta ne Doğan vardı…
Ne Şahin…
Ne Serçe…
Ne Kartal…
Ne de dört çeker.
Yol bitmişti.
Motor susmuştu.
Cam kararmıştı.
Ve geriye yalnızca insan kalmıştı.
Kendi hayatının karşısında…
Kendi vicdanının önünde…
Ve kendi yazdığı hükmün altında.
İnsan, arkasında ne yazdığını değil; arkasında ne bıraktığını götüremez.
Ama dünya, onu hep bununla hatırlar.