BURUN KOKUYA ALIŞTI
Genç kız şehrin içinde büyümüştü.
Apartmanların, asfalt yolların, vitrinlerin ve düzenli hayatın arasında…
Sabun kokusuna alışmıştı. Yeni yıkanmış çamaşırların ferahlığına, kolonya ve parfüm kokularına, sabahları demlenen kahvenin kokusuna…
Onun dünyasında kir, temizlenmesi gereken bir şeydi.
Koku ise çoğu zaman ortadan kaldırılması gereken bir rahatsızlık…
Köyü yalnızca uzaktan biliyordu. Toprağın çamurunu ayağında, ahırın kokusunu üzerinde, hayvanın sıcak nefesini yüzünde hiç hissetmemişti.
Sonra sevdiği adamla evlendi.
Ve bir gün, şehirden uzak, dağların arasında küçük bir köye gelin gitti.
Araba asfalt yoldan ayrılıp toprak yola girdiğinde şehir yavaş yavaş geride kaldı. Telefonun çekmediğini fark etti. Pencereden dışarı baktı.
Taş duvarlı evler, ahşap kapılar, çatılardan yükselen ince dumanlar, duvar diplerinde odunlar, bahçelerde kuruyan biberler…
Uzakta koyunlar…
Bir yerlerde horoz sesi…
Keçilerin boynundaki çanların ince tınısı…
Ve toprağın kendine özgü kokusu…
Araba evin önünde durdu.
Herkes onu güler yüzle karşıladı. Dualar edildi, sarılındı, hoş geldinler söylendi.
Fakat genç kız daha ilk gün fark etti:
Burada şehirde olmayan bir koku vardı.
Ahırdan yükselen hayvan kokusu, saman, toprak, yağmur ve tezek birbirine karışıyordu.
Farkında olmadan burnunu kapattı.
Kayınbabası bunu gördü ama bir şey söylemedi.
Akşam, yıldızların altında otururlarken genç kız dayanamadı:
“Baba,” dedi, “burada neden böyle ağır bir koku var?”
Yaşlı adam gülümsedi.
“Burası köy kızım.”
“Toprak var, hayvan var, ahır var… Hepsi birbirine karışmış.”
“Doğru.”
“Peki bu koku hep böyle mi olacak?”
Yaşlı adam çayından bir yudum aldı.
“Kolay kolay gitmez.”
Genç kız kararlı bir sesle:
“Ben temizlerim.”
Yaşlı adam ona baktı.
“Temizlik iyidir kızım. Temizle.”
Ertesi sabah genç kız erkenden kalktı.
Avluyu süpürdü.
Ahırı temizledi.
Samanları değiştirdi.
Yemlikleri yıkadı.
Duvarları temizledi.
Evin önünü yıkadı.
Bahçeyi düzenledi.
Gün boyunca çalıştı.
Akşam olduğunda avlu gerçekten değişmişti.
Temizdi.
Düzenliydi.
Genç kız gururla ellerini beline koyup etrafına baktı.
“Bakın,” dedi, “artık o koku da yok.”
Yaşlı adam yalnızca gülümsedi.
Günler geçti.
Genç kız her sabah temizledi.
Yağmur yağdı, çamur oldu; yine temizledi.
Kış geldi, bahar geçti.
Hayvanların sesleri artık kulağına yabancı gelmemeye başladı.
Bir zamanlar rahatsız olduğu horoz sesi, sabahın habercisi oldu.
Ahırın kokusu ise…
Gittikçe sıradanlaştı.
Bir sabah kapıyı açtığında yine o koku yüzüne vurdu.
Genç kız durdu.
Derin bir nefes aldı.
Burnunu kapatmadı.
Yüzünü buruşturmadı.
Sadece yoluna devam etti.
Kayınbabası uzaktan onu izliyordu.
Hiçbir şey söylemedi.
Çünkü bazı gerçekler anlatılmazdı.
İnsan, onları zamanla kendi içinde öğrenirdi.
Aylar sonra bir yaz sabahı genç kız avluyu baştan sona temizledi. Çiçekleri suladı, taşları yıkadı, ahırın çevresini düzenledi.
Sonra kapının önünde durup derin bir nefes aldı.
Güneş dağların ardından yükseliyor, sardunyalar rüzgârda hafifçe sallanıyordu.
Gülümsedi.
Kayınbabasının yanına oturdu.
“Baba,” dedi, “ilk geldiğim günü hatırlıyor musunuz?”
“Hatırlıyorum.”
“Her yer kötü kokuyor demiştim.”
“Demiştin.”
“Bu kokuyu bitireceğim demiştim.”
“Evet.”
Genç kız gururla çevresine baktı.
“Bakın şimdi… Her yer tertemiz. Mis gibi.”
Yaşlı adam başını salladı.
“Güzel olmuş kızım. Temiz olmuş. Düzenli olmuş.”
Sonra biraz sustu.
Gözlerini ahıra çevirdi.
“Ama değişen pek bir şey yok.”
Genç kız şaşırdı.
“Nasıl yani?”
“Toprak yine toprak.”
“Ahır yine ahır.”
“Hayvanlar yine hayvan.”
“Tezek de hâlâ tezek.”
Genç kız bir süre sustu.
Sonra gülerek sordu:
“Peki, o zaman neden artık bana kötü kokmuyor?”
Yaşlı adam ona uzun uzun baktı.
Yüzünde yılların sessiz bilgeliği vardı.
Ve yavaşça:
“Değişen köy değil kızım…” dedi.
Bir an durdu.
“Senin burnun kokuya alıştı.”
Genç kız sustu.
Çünkü o cümlede yalnızca bir köyün hikâyesi yoktu.
Hayatın kendisi vardı.
İnsan bazen bulunduğu yeri değiştirdiğini sanır.
Oysa zaman geçer…
Göz alışır.
Kulak alışır.
Kalp alışır.
Ve en sonunda…
Burun kokuya alışır.