Hikâye Serisi 5 — Aç Gözlü

AÇ GÖZLÜ

Kasabanın eski çarşısında, küçücük bir çorbacı vardı.
Kış akşamları kapısının önünden geçenler, içeriden sokağa taşan sıcak buharı görür; mercimeğin, nanenin ve kızgın tereyağının kokusunu duyunca adımlarını yavaşlatırlardı.
İçeride birkaç tahta masa, duvarda eski bir saat ve yılların sararttığı bir ayna vardı.
Çorbacı, insanları yıllardır aynı masalarda ağırlardı.
Kimisi cebinde bir avuç parayla gelir, kimisi cebinde hiçbir şey olmadan…
Fakat çorbacı zamanla tuhaf bir şey öğrenmişti:
Bazı insanların cebinin boşluğu yüzünde görünür; bazı insanların gönlünün boşluğu ise gözlerinde.
Bir akşam kapı açıldı.
İçeri varlıklı bir adam girdi.
Üzerindeki pahalı giysiler, dükkânın mütevazı duvarlarında yabancı bir gölge gibi duruyordu.
Masaya oturdu.
Önüne sıcak bir tas çorba kondu.
Kaşığı eline aldı, birkaç yudum içti.
Sonra yüzünü buruşturdu.
“Bu kadar mı?”
Çorbacı cevap vermedi.
Adam:
“Daha fazlası yok mu?”
“Var,” dedi çorbacı.
“Ne kadar isterseniz o kadar…”
Adam memnuniyetle gülümsedi.
Ama çorbacı içinden geçirdi:
“Mesele tasın ne kadar büyük olduğu değil; insanın ne kadarını yeterli gördüğüdür.”
Ertesi gün kapıdan yaşlı bir adam girdi.
Üzerinde eski bir ceket, ayağında yıpranmış ayakkabılar vardı.
Sessizce bir köşeye oturdu.
“Bir tas çorba yeter,” dedi.
Çorba geldi.
Adam önce ellerini tasın etrafında tuttu.
Buhar yüzüne vurdu.
Sanki soğuktan değil, yıllardır özlediği bir sıcaklıktan ısınıyordu.
Yavaş yavaş içti.
Tası bitirdi.
Sonra başını kaldırıp:
“Çok şükür,” dedi.
Çorbacı sordu:
“Doydun mu?”
Yaşlı adam gülümsedi.
“Allah bugün de karnımızı doyurdu.”
Çorbacı o an anladı:
Açlık bazen midede değil, şükretmeyi unutan gözlerdedir.
Günler geçti.
Varlıklı adamın sofraları büyüdü.
Evleri çoğaldı.
Tarlaları genişledi.
Kasabanın bir köşesindeki yetimin hakkına göz dikti.
“Nasıl olsa küçücük bir yer,” dedi.
Bir başka gün, insanların ortak kullandığı bir araziye el uzattı.
“Kim fark edecek?” diye düşündü.
Sonra bir başkasının emeği…
Bir başkasının alın teri…
Bir başkasının hakkı…
Her aldığı şey cebini doldurdu ama içindeki boşluğu büyüttü.
Çünkü hırsın garip bir kanunu vardır:
Aldıkça azalmazsın; daha fazlasını istemeye başlarsın.
Bir tas çorba ile doyan insanın midesi küçüktür belki.
Ama kul hakkıyla beslenen bir hırsın midesi yoktur.
Ne kadar verirsen ver, daha fazlasını ister.
Bir gece yine çorbacının kapısı açıldı.
İçeri aynı varlıklı adam girdi.
Ama bu kez eski ihtişamından eser yoktu.
Yüzünde yılların yorgunluğu vardı.
Sessizce oturdu.
Önüne bir tas çorba geldi.
Uzun süre tası seyretti.
Sonra:
“İnsan neden doymaz?” diye sordu.
Çorbacı:
“Karnı açsa yemek ister,” dedi.
“Ya karnı tok olduğu hâlde hâlâ istiyorsa?”
Çorbacı bir süre sustu.
Sonra pencerenin buğusuna baktı.
“İşte o zaman,” dedi,
“aç olan karnı değildir.”
Adam başını kaldırdı.
“Ya nedir?”
Çorbacı yavaşça cevap verdi:
“Gözü…”
Bir an sustu.
“Sonra hırsı…”
Bir an daha sustu.
“Ve sonunda gönlü…”
Dışarıda kar yağıyordu.
Sokak sessizdi.
Çorbacı tası işaret etti.
“Bir insan bir tas çorbayla doyabiliyorsa zengin sayılır. Çünkü bilir ki nimet, çokluğuyla değil, şükrüyle bereketlenir.”
Sonra karşısındaki adama baktı.
“Fakat insan yetimin hakkını, kulun hakkını, toplumun hakkını yiyor ve hâlâ daha fazlasını istiyorsa…”
Cümlesini tamamlamadı.
Gerek de yoktu.
Çünkü bazı gerçekler söylendiğinde değil, insanın vicdanında yankılandığında anlaşılır.
O gece varlıklı adam dışarı çıktı.
Kar, ayak izlerini yavaş yavaş siliyordu.
Bir süre yürüdü.
Sonra durdu.
Arkasına baktı.
Çorbacının ışığı hâlâ yanıyordu.
İçeride yaşlı adam, önündeki son ekmek parçasını çorbasına banıyordu.
Bir tas çorbayla doymuştu.
O ise koskoca bir ömrü dolduracak kadar servete rağmen hâlâ açtı.
O an anladı:
Yoksulluk, sofrada eksik olan yemek değildir.
Asıl yoksulluk, önündeki nimetlerin hiçbirini yeterli bulmamaktır.
Ve bazı insanların karnı değil;
gözü açtır.
Gözü aç olanın ise dünyayı önüne serseniz bile,
sofrası değil, hırsı büyür.

NEGATİF SELEKSİYON

NEGATİF SELEKSİYON

Seleksiyon nedir?

En basit ifadeyle;
seçmek,
ayıklamak,
seçilim…

Uygun ve üstün özelliklere sahip olanların seçilmesi,
uygun olmayanların ise elenmesi şeklinde yer bulur sözlüklerde …

Peki ya negatif seleksiyon…?

Bir toplum,
iyiyi
doğruyu,
güzeli
seçmek yerine
kötüyü,
yanlışı,
seçmeye başlarsa…?

Ya da;
Dürüstün
yolu kesilir,
çalışkan bekletilir,
bilgili susturulur,
liyakatli saf dışı bırakılırsa…?

Yalakanın,
fırsatçının,
çıkarcının
güçün
önü açılırsa?/açılıyorsa?

Değişen insan mı olur sadece?
bozulur toplumun seçim mekanizması …

Sahi bir toplumun ahlakını ne bozar?
Nasıl bozulur?

Cehalet mi?…
Yoksulluk mu?

Yoksa ;
sessiz,
derin,
görünmez bir şey mi?

Negatif seleksiyon…

İyiyi cezalandırmak,
kötüyü ödüllendirmek…

Yalnızca anlatılanla/söylenenle mi öğrenir insan..?
Ya gördüğü,
duyduğu…

Dürüstün kaybettiğini,
yalanın kazandığını görürse…

Kime inanır?
Neye inanır?

Çalışmanın yerine torpil,
bilginin yerini yakınlık,
liyakatin yerine sadakat alırsa…

Haklı susar,
güçlü konuşursa…

Yara alırsa adalet, başlar değişmeye
toplumun
değer yargıları…

Utananılacak şeyler
övünç olmaya başlarsa…?

Ayıp,
uyanıklık …
Yalakalık,
sadakat…
Fırsatçılık,
işini bilmek…
Suskunluk,
Uyum …
Torpil,
referans olarak görülmeye başlarsa….

Değiştikçe kelimeler,
kaybolur anlamlar…
kısılır vicdanların sesi…

Sahi toplumlar nasıl bozulur?
bir anda mı ..?
Yoksa zaman içinde mi?

Cevabı tabi ki hayır…

Susulur…
görmezden gelinir…
bana ne denir…
ya da herkes böyle yapıyor…

Denmeye başlanır,
yanlış,
normalleşir…
Sıradanlaşır…
kanıksanır…

İşte
o gün
ahlaki çöküş başlamış demektir…

Nedir asıl tehlike ?

kötülerin çoğalması mı?
Yoksa ,iyilerin vazgeçmesi mi?…

Dürüst kaybeder,
çalışkan karşılık görmez,
liyakat anlamını yitirirse
yozlaşma başlamış demektir…

Kötülük nasıl artar…? kötüler artınca mı ?
yoksa iyiler susunca mı…?

Bir toplumun gerçek zenginliği nedir..?
Sadece ekonomi midir?
ya da sadece ekonomi olabilir mi?

Ekonomi olduğu kadar,
doğru insanı doğru yerde istihdam etme,
emeği ödüllendrme…

Yani liyakati esas alma,
adaleti eşit uygulayabilmektir gerçek zenginliği toplumun…

Liyakat varsa umut,
adalet varsa güven,
dürüstlük varsa
gelecek vardır…

Kötünün ödüllendirilmesi,
iyinin cezalandırılması bozar toplum ahlakını …

Gelecek ellerimizde…
Karar senin….
Karar benim…
Karar hepimizin….

BEYAZIN SESSİZ HALİ

Beyaz;
temizlik…
masumiyet…
gelinlik…
yeni sayfa…
yeni umut…
özdeşleştirilir beyazla…
Her insan üç hayat yaşar;
Beklediği, 
yaşadığı 
ve geriye bıraktığı…
Bir beyaz daha vardır;
sessiz…
soğuk…
vicdanla baş başa kalınan yer…
ölüm döşeği…
Kırmızının tutkusu…
yeşilin huzuru…
mavinin sonsuzluğu…
altının ihtişamı…
cezbeder insanoğlunu…
Hayat ise;
tüm renklerden örülmüş uzun bir yolculuk…
Yol biter,
Renkler solar…
 beyaz kalır geriye sadece…
Ölüm döşeği…
unvan,
makam,
servet,
alkış,
tezahüratın hiçbir anlamının olmadığı yer…
Hayatı boyunca duvar örer bazıları…
Gün gelir, bütün duvarlar geride kalır…
Gerçekteki kendisiyle karşılaşır ilk kez…
Aynada gördüğü yüz, toplumun baktığı yüz müdür?
Yoksa vicdanın tanıdığı yüz mü?
“Nasıl yaşamalıyım?” sorusuna cevap arar insan…
Sokrates ne güzel ifade etmiştir;
Sorgulanmamış bir hayat, yaşanmaya değmez…
Mesele, ölümün kendisi kadar nasıl bir hayat yaşandığıdır.
İnsanı hakikate yaklaştıran iki şey vardır:
ölüm ve hızla tükenen ömür…
Yaşamın düşmanı mıdır ölüm?
Yoksa en dürüst öğretmeni mi?
“Keşke…” diyeceğin bir hayat yaşama.
Sevdiğini zamanında söyle, erteleme.
Affet, kin tutma.
Haklı değil, insan ol…
Demektedir anlayana ölüm döşeği…
Son nefes…
Sahip olduklarının bir anlamı var mıdır?
Önemli olan sahip olmak değil,
paylaşmak…
paylaşabilmektir…
İnsan, ölümsüzmüş gibi plan yapar;
aldığı nefesin bile kendisine ait olup olmadığını bilmez…
Ne kadar garip, değil mi?..
Ölüm, yaşama değer katar…
Sonlu olan her şey kıymetlidir…
Yaşam gibi…
Ölüm döşeğinin beyazlığı…
hayatın en sade ama en güçlü cümlesi…
Konuşmaz…
Bağırmaz…
Çağırmaz…
Yargılamaz…
Sadece bekler…
Ne bıraktın geride?
Yaşamaya değer bir hayatın izi mi?
Yoksa…
Gerçek miras;
bankadaki hesap,
tapular
ya da makam değildir…
Ardından edilen samimi bir dua…
Gözyaşıyla hatırlanan bir iyilik…
Ve unutulmayan güzel bir isim…
Gün gelecek, herkes, hepimiz aynı beyazlığın misafiri olacak…
Önemli olan, üzerimizi örten beyaz kefenin vicdanımızın da aynası olacağını unutmamaktır…
Ölüm döşeğinin beyazlığı, hayatın bittiği yer midir?
Yoksa insanın kendisi hakkında söyleyebileceği son hakikat midir?
Ona göre;
dinle,
düşün,
anla,
ağla…
ya da gül…
Çünkü;
Ölüm döşeği insanın vicdanına verdiği son hesaptır…

GÖRÜNMEZ MAHKEME

İnsan  nedir?
Kimdir ?
neye inanır?
Neye inanmaz…?
Doğruya, 
gerçeğe mi inanır , yoksa en çok duyduğuna mı?
İlginçtir…
İnsan/
Kalabalıklar en çok bağıranı duyar…
En çok tekrarlanan sözü hatırlar…
En çok paylaşılan görüntüye inanır…
Peki ya hakikat/gerçek…?
Sessizdir, 
Bağırmaz,
Kendini pazarlamaz…
Bir yalan….
Defalarca tekrar…
Sonuç?…
Yalan 
Gerçeğe dönüşür mü?/dönüşebilir mi?
Michael Jackson…
Billie Jean Şarkısı…
Dil…
Algı…
Masumiyet …
Fakülte yıllarında, psikoloji dersinde hocamızın anlattığı bir örnek hala zihnimde…
Bir insan aynı yalanı önce ön sıradakilere anlatır. 
Sonra orta sıralara… Sonra en arka sıraya… En sonunda kendisi de dönüp o en arka sıraya oturur….
Artık o yalanı o kadar çok tekrar etmiştir ki, bir süre sonra kendisi de ona inanmaya başlar…
O yıllarda benim için etkileyici bir benzetmeydi…
Yıllar geçti..
Ben de  anladım…
Yalnızca yalan söylemek değildi mesele…
Zihninin tekrarla kurduğu ilişki….
Yalan başkalarından önce sahibini esir alır.
Çamur at, izi kalsın diyerek noktayı koymuş atalarımız…
Bu atasözü…
Psikolojinin
toplumsal hafızanı kısa bir özeti adeta…
Bir iftira…
Bir söylenti…
Bir iddia…
Tek başına bir anlam ifade eder mi?/edebilir mi?
Tek başına bir anlam ifade etmese de;
Tekrar edildikçe….
Kulaktan kulağa dolaştıkça…
Manşet oldukça…
Paylaşıldıkça…
kök salar,
gerçek gibi algılanmaya başlar/başlanabilir…
Gün gelir
bu kadar konuşuluyorsa mutlaka doğrudur…noktasına gelir/gelebilir…
Pekala gerçek/hakikat, tekrarla değişir mi?
Değişebilir mi?
Psikolojide   Yanılsama, Doğruluk Etkisi olarak yer bulur bu husus….
1977 yılı…
yapılan deneyler…
Katılımcılara doğru ve yanlış birçok ifadeyi defalarca sunarlar…
Sonuç şaşırtıcıdır…
İnsanlar, yalnızca daha önce duydukları için yanlış bilgileri bile daha doğru kabul etme eğilimi gösterdiği gözlenir.
Tekrar, gerçeği değiştirmesede
gerçeğe olan inancı değiştirebildiği tespit edilmiştir..
Propaganda nedir?
Nerede başlar?…
Austin, kelimelerin bilgi kadar zamanda bir eylem gerçekleştirdiğini söyler..
Bazı sözler  vardır ki;
Hüküm verir.
Etiket yapıştırır.
İtibar kazandırır 
ya da itibar yok eder…
Bir insana sürekli; suçlu…
yalancı…
ya da hain…
denilirse kelimeler harf olmaktan çıkar,toplumun zihninde görünmez bir mahkemeye dönüşür…
Çoğu zaman deliller değil, tekrarlar konuşulur.
Umberto Eco’nun
İnsanlar çoğu zaman gerçeği değil, gerçeği temsil eden işaretleri algılar sözü günümüzün fotoğrafı gibidir adeta…
Fotoğraf…
Manşet…
Kısa video…
Sosyal medya paylaşımı…
Tek başına gerçek midir?/gerçek olabilir mi?
Ya defalarca tekrarlanır?
Defalarca paylaşılırsa?
Michael Jackson… 
Yıl 1982 
‘Billie Jean’ şarkısı… 
Şarkının derinlikleri…
Masumiyetini  korumaya çalışan bir 
Bir sessiz  direniş…
Bir kadın
Bir  iddia…
Dinleyen kalabalık 
Büyüten medya,
çoğalan söylentiler…
Michael Jackson ;
The kid is not my son
“O çocuk benim oğlum değil.”
Yalnızca  babalık reddi midir bu? 
Algıya karşı hakikatin itirazıdır aynı zamanda …
Mark Twain’in ‘
Yalan, ayakkabılarını giyene kadar gerçek dünyanın yarısını dolaşmış olur ‘sözü çok ilginç değil midir?
Sormak sorgulamak gerekmez mi?
Günümüz 
dijital çağ…
Bir paylaşım…
Bir etiket…
Montaj görüntü…
Yapay zeka..
Binlerce yorum…
Başlamadan mahkeme  hükmünü açıklayan insanlar…
Şarkı hala güncel değil mi?
Yalan, ne kadar tekrar edilirse edilsin gerçeğe dönüşür mü?
Dönüşebilir mi?
Sade tekrarlandıkça insanların zihninde gerçek gibi algılanabir…
Sadece o kadar…
Asıl tehlike bu değil midir?
Yalanın  yaşayabilmesi için sürekli tekrar edilmeye ihtiyacı vardır…
Mevlananın dediği gibi Güneş balçıkla sıvanmaz…
Hakikatin üzeri bir süre örtülebilir.
Unutulmasın ki/Unutulmamalıdır ki;
Gerçeğin er geç ortaya çıkma gibi bir huyu vardır..

OLTA & BALIK & YEM

OLTA • YEM • BALIK
Hayat…
Kimi zaman masmavi bir deniz….
Kimi zaman görünmeyen akıntılarla dolu derin bir okyanus…
Kimi zaman da sessizce kurulmuş bir olta…
Ve insan…
Bazen ;
oltayı atan,
yemi hazırlayan,
Bazen de farkına varmadan oltaya yaklaşan bir balık…
Sahi…
Yem ne zaman değerlidir?
Balık oltaya gelmeden önce mi?
Yoksa balık iğneye takıldıktan sonra mı?
Balık yakalandıktan sonra yemin bir anlamı var mıdır?
Hiç düşündünüz mü?
Yem…
Neden parlaktır?
Neden dikkat çeker?
Neden caziptir?
Neden iştah kabartır?
Balığı doyurmak için mi?
Onu mutlu etmek için mi?
Özgür bırakmak için mi?
sorular, sorular…
Yoksa…
Onu kendine yaklaştırmak için mi?
Balık yemi yuttuğu an…
Aslında neyi yutmuştur?
Bir lokmayı mı?
Yoksa özgürlüğünü mü?
Yem,
Bir nimeti mi?
Yoksa görünmeyen bir esareti mi?
İğne damağına saplandığında…
Artık seçim hakkı kalır mı?
Yönünü kendi belirleyebilir mi?
İstediği yere yüzebilir mi?
Cevap belli
Tabi ki hayır…
Hayır…
Peki…
Hayat,
İnsan ilişkileri,
İş hayatı farklı mıdır?
Siyaset,
Ticaret,
Reklamlar,
Makamlar farklı mıdır?
Şöhret…
Para…
Menfaat…
Hepsi bir yem olabir mi?
İlgi ilk zamanlar neden büyüktür?
vaatler,
Sen bizim için çok değerlisin sözleri…
Kapılar ardına kadar neden/niçin  açılır?
Peki sonra…
Ne değişir?
İnsan mı değişir?
Amaç  nedir?
İnsanı kendine bağımlı hâle getirmek  olabilir mi?
Amaç dostluk, sevmek midir?
Yoksa vazgeçilmez görünmek midir?
Ne zaman ki insan…
Onsuz yapamam  demeye başlar…
İşte o gün…
Yem görevini yapmıştır…
İlgi azalır,
vaatler unutulur.
güler yüz kaybolur…
Sebep aslında açıktır 
Oltadaki balığa yem verilmez…
Hiç düşündünüz mü?
Neden bazı insanlar sizi sadece ihtiyaç duyduklarında arar?
Neden bazı kapılar işiniz bitince kapanır?
Neden alkışlar menfaat bitince susar?
Neden dost görünenler, çıkar bittiğinde yabancılaşır?
Cevap basittir…
Bazı ilişkiler sevgiyle değil,
ihtiyaçla,menfaatle  kurulmuştur…
Akıllı insan sadece görünene mi bakar/bakmalıdır…
Cevabını bildiği, inanmak istemediği sorular başlar, 
Neden ben?
Bu kadar ilgi niçin?
Bu cömertlik neden?
Karşılıksız görünen şeyler  gerçekten karşılıksız olabilir mi?
Yarın benden ne istenecek?
Her parlayan şey altın mıdır?
Her gülümseme samimiyet,
Her alkış takdir,
Her ikram iyilik değildir…
Bi gerçeği de gözden kaçırmamak gerekir…
Her yem tuzak,
Her vaat yalan değildir.
Uzatılan her el de art niyetli değildir..
Ancak;
Hayat tedbirli olmayı gerektirir…
En büyük tuzaklar,
en güzel sözlerin arkasına,
en derin hesaplar,en sıcak tebessümlerin içine gizlidir…
Gerçek özgürlük nedir?
İğneye takıldıktan sonra çırpınmak mı?…
Gerçek bilgelik nedir?
Güç mü?
Sorgulayabilmek mi?
Balığı yakalayan iğne midir?
Yoksa İğneyi saklayan  yem mi?…
 
İnsan neyi hatırlar?
İğneyi mi? aldatan yemi mi?
Cevap ortadadır…
Ama,oltadaki balığa yem verilmez…
Unutulmamalıdır ki;
Yem,
özgürlüğün önündeki en büyük düşmandır…

ZİRVE Gölge X (final)Tehlikeli Sessizlik

ZİRVE 

Gölge X (final)
Tehlikeli Sessizlik
Zirve
Bir zirve daha sona erdi.
Ev sahipliğimizde.
Hemde Başkent Ankara’da…
Her zirvenin olduğu gibi bu zirvenin de bir fotoğrafı…
her fotoğrafın da görünmeyen bir gölgesi…
Tarih…
Meydanlarda atılan sloganlarla mı yazılır her zaman…
Ya makam odalarında tercih edilen sessizlik…
Bir yalanı ayakta tutan, onu söyleyenler kadar ,gerçeği bildiği halde susmayı tercih edenlerdir…
Bazıları 
 korkudan,
Bazıları 
makamını kaybetmemek için,
Bazıları ise konforunu korumak için susar/susabilir…
Bazıları ise şimdi sırası değil diyerek…
Verilen pozlar,
sıkılan eller,
kameralara yansıyan tebessümler…
Tarihte bir kare olarak kalır…
Ya kayda geçenler…
Söylenmeyen sözler…
Sorulmayan sorular…
Savunulmayan mazlumlar…
Görülmek istenmeyen gölgeler…
Adalet susarsa güç ,
hakikat susarsa propaganda ,
Vicdan susarsa çıkar,
İnsan susarsa tarih konuşur…
Gün gelir her şey geride kalır…
Gölgeler gelecek nesillere tek bir soru bırakır;
O gün siz neredeydiniz?
Ne yaptınız?
Elinizden gelenin en iyisini yaptınız mı?…
Unutulmamalıdır ki;
Tarih zulmedenleri yazdığı gibi,zulüm karşısında sessiz kalmayı tercih edenleri de yazar…

ZİRVE Gölge 9

ZİRVE

Gölge – ı×
Başkent…
Ankara…
Zirvenin en dikkat çeken anlarından biri…
Karşılama töreni…
Mehter…
Tarihî kıyafetler…
Devlet geleneği… Semboller…
Yüzyılların hafızası…
Günümüze taşınan güçlü bir atmosfer…
Türkiye’nin tarihi ve kültürel mirası… Uluslararası misafirler…
Başarılı bir organizasyon…
Milletler…
Tarihleriyle…
Kültürleriyle…
Ve devlet gelenekleriyle…
saygı görürler.
Mehter sadece bir müzik değildir…
Geçmişten günümüze uzanan bir hafıza…
Bir devlet geleneği…
Bir medeniyet sembolü…
Takdir edilmesi gereken bir ayrıntı…
Ancak…
Tarihi güçlü şekilde temsil etmek/ettirmek
tek başına yeterli midir?
Geçmişin hatırlatmak güzel…
Ya 
bugünün sorunları…
Sorunları çözebilmek
..
 Aynı derecede önemli değil midir?
Tarih tekerrürden ibarettir…
Ama ders almak önemli…
Mehter gurur verir…
Ancak;
Adalet…
Hukuk…
Refah…
Bilim…
Üretim…
vee güçlü kurumlarla desteklenirse anlam kazanır…
Aksi takdirde güzel bir tören olarak hafızalarda kalır…
Gerçek devlet geleneği;
Geçmişini saygıyla bakmak,
geleceği de aynı kararlılıkla inşa edebilmektir…
Zirvenin en anlamlı mesajı;
Geçmişini unutmayan bir Türkiye…
Aynı başarı
Ekonomi…
Hukuk…
Eğitim…
Bilim…
Toplumsal huzur….
sağlanabilir/se 
geçmişiyle değil,
geleceğiyle de örnek bir ülke haline gelir/gelmiş demektir..
Medeniyet geçmişten miras olduğu kadar, geleceği yeniden inşa etmek demektir…

ZİRVE Gölge VIII

ZİRVE
Gölge – VIII
Başkent…
Ankara…
Dünya liderleri bir kez daha aynı karede buluştu.
Tokalaşmalar…
Gülümsemeler…
Ortak fotoğraflar…
Diplomatik nezaket…
Devletler arası ilişkilerin doğal bir parçası…
Buraya kadar her şey normal.
Ancak verilen bu fotoğraf, akıllara başka soruları da getirmiyor mu?
Yıllardır…
Ekonomide yaşanan sıkıntılar…
Siyasi krizler…
Toplumsal gerilimler…
Hatta kimi zaman doğal afetlerin ardından yaşanan aksaklıklar bile…
Dış güçler söylemiyle açıklanmadı mı?
Toplumun önüne sürekli aynı gerekçe konulmadı mı?
Peki…
Bütün sorunların kaynağı olarak gösterilen bu dış güçler nasıl oldu da bugün aynı masada buluştu?
Aynı aktörler…
Aynı masa…
Aynı fotoğraf…
O hâlde bu kareyi nasıl okumalıyız?
Elbette devletler/liderler konuşacaktır.
Diplomasi, konuşabilme sanatıdır.
Bir ülke dünyadan kopuk yaşayabilir mi?
Diyalog, uluslararası ilişkilerin vazgeçilmez unsuru…
Bu durumda vatandaşın da şu soruları sormaya hakkı yok mudur?
Dün dış güç denilenler…
Bugün stratejik ortak mı oldu?
Dün bütün olumsuzlukların sorumlusu olarak gösterilenler…
Bugün dostluk fotoğrafının içinde neden yer alıyor?
Demek ki devlet yönetiminde…
Sloganlardan çok gerçekler belirleyici…
Uluslararası ilişkiler…
Meydanlarda kurulan cümlelerle değil,
Masalarda yürütülen diplomasiyle şekilleniyor…
İç siyasette kullanılan dil…
Dış politikada izlenen uygulamalar…
Vatandaş fotoğrafları görür,
konuşmaları dinler…
Söylemlerle eylemler karşılaştırır.
Sonunda kendi hükmünü verir…
Devlet yönetimi ciddiyet ister.
Günübirlik söylemler değil…
Tutarlılık önemlidir…
Güven
Söylemlerle eylemlerin  birbirini doğrulamasıyla oluşur…
Zirvenin en büyük gölgesi…
Aynı karede verilen fotoğraf mıdır?
Asıl gölge…
Yıllardır anlatılan söylemlerle, bugün ortaya çıkan eylemlere ait  görüntü’dür…
Değişen gerçekten dış güçler mi?
Yoksa onlara dair anlatılan hikâyeler midir?

ZİRVE Gölge – IV

ZİRVE
Gölge – IV
Her zirvenin bir manzarası vardır…
Görünen yüzü
güzeldir…
Bir de görünmeyen yüzü vardır?
Görünen yüz ekrana yansır…
Dalgalanan bayraklar…
Tokalaşan liderler…
Art arda yapılan görüşmeler…
Yayınlanan ortak bildiriler…
Özenle hazırlanan salonlar…
Ve dünyaya verilen güçlü fotoğraflar…
Peki ya görünmeyen yüzü?
Kapanan yollar…
Değişen güzergâhlar…
Saatlerce trafikte bekleyen insanlar…
Ertelenen işler…
Sessizleşen gökyüzü…
Hayatın yükünü omuzlayan vatandaş…
Uluslararası bir zirveye ev sahipliği…
Diplomasi için bir fırsat…
Konuşulan konular…
Masaya yatırılan sorunlar…
Kurulan temaslar…
Aralanan iş birliği kapıları…
Yok sayılabilir mi?
Her organizasyonun bir bedeli vardır.
Ne var ki o bedeli çoğu zaman vatandaş öder.
Bekleyen esnaf…
Şoför…
İşçi…
Memur…
Ve şehir…
Yapılan yollar…
Yenilenen kaldırımlar…
Düzenlenen parklar…
Boyanan duvarlar…
Kim bunlara itiraz edebilir?
Elbette kimse…
Asıl soru şudur?
Bu eksikler neden zirve yaklaşınca hatırlanır?
Bir gecede brandalarla örtülen görüntüler…
Birkaç günde makyajlanan sorunlar…
Görüntü değişiyor…
Peki ya hayat?
Brandanın arkasındaki duvar gerçekten değişti mi?
Yoksa sadece görüntü mü değişti?
Sorunlar üzeri örtülünce çözülmüş olur mu?
Toz, halının altına süpürülünce ev temizlenmiş sayılır mı?
Mesele yalnızca zirve yapmak mıdır?
Asıl mesele…
Dünyaya gösterilen özeni…
Kendi insanından da esirgememektir.
İtibar yalnızca yabancı misafirlerin gözünde mi yükselir?
Kendi vatandaşının devlete duyduğu güven…
Uluslararası ilişkiler 
Milli güvenlik,
Diplomasi önemlidir 
Ama…
İnsanın huzuru…
Adalet duygusu…
Geçim kaygısı…
Emeklinin maaşı…
İşçinin alın teri…
Çiftçinin emeği…
Gençlerin umudu…
Belki de asıl sorulması gereken soru?
Zirve  bittikten sonra…
Hayatımızda ne değişti?
Ne değişiyor?
Misafirler uğurlanunca…
Brandalar söküldüğünde…
Konvoylar dağıldığında…
Vatandaşın derdi azaldı mı/azalıyor mu?
Yoksa geriye yine aynı yollar…
Aynı geçim mücadelesi…
Aynı bekleyiş mi kalıyor?
Geriye sadece güzel fotoğraflar…
Kapanan yollar…
Ve geçici bir vitrin kalıyorsa/kalacaksa …
Gölge, ışıktan daha uzun sürüyor demektir….
Çünkü vitrin…
Uzaktan bakanı,
gerçek ise…
Perdenin arkasında yaşayanların hayatını değiştirir…
İşte zirve…
İşte gölge…
Gerçek başarı, dünyaya verilen/verilecek fotoğrafla değil,kendi insanına yaşattığı hayatla anlaşılır/anlaşılabilir..

ZİRVE Gölge-3

ZİRVE
Gölge – III
Gökyüzünün Sessizliği
Şehirler sadece sokaklarından mı ibarettir…?
Ya gökyüzü?..
Kuşların bildiği…
Rüzgarın ezbere dolaştığı…
Bulutların hiçbir pasaport sormadan geçtiği…
Sonsuz bir mavi…
Ankara…
Başkent…
Etimesgut semaları…
Yıllardır gökyüzüne bakanlar…
Kimi zaman bir eğitim uçağının kanadında umut…
Kimi zaman genç bir pilotun hayali…
Kimi zaman da göğe bırakılan bir selam…
Gökyüzü Etimesgut için;
Emek…
Disiplin…
Sabır…
Ve vatana duyulan sessiz bir bağlılıktır.
Bugün ise…
Susan alışılmış sesler…
Görünmeyen bir iznin eşiğinde duran kanatlar…
Devlet ciddiyetine bürünen bir gökyüzü…
Adeta nöbet tutan görünmez olan mavilikler..
Bir tarafta hazırlanan başkent…
Yıkanan yollar…
Süslenen caddeler…
Rüzgârla konuşan bayraklar…
Diğer tarafta ise gökyüzü…
Sessiz…
sessizliğin sesi hakim adeta….
Etimesgut semalarında…
 derin sessizlik…
Sanki mavilikler de bekliyordu…
İnecek uçakları…
Geçecek konvoyları…
Başlayacak zirveyi…
Oysa gökyüzünün amacı beklemek midir?
Kanatlara yol olmak…
Ufuklara umut taşımak…
Özgürlüğü hatırlatmaktır.
Alışkanlıklar insanın hafızası…
Her gün duyulan bir motor sesi…
Uzakta süzülen bir eğitim uçağı…
Gökyüzünü yaran bembeyaz bir iz…
Zirve yaklaşırken yalnızca yollar mı  değişti?
Gökyüzü …
Başka türlü nefes…
Misafirlerini ağırlamak için kendi ritmini yavaşlatan şehir…
Keşke…
Bu kadar özen…
Bu kadar titizlik…
Bu kadar ince hesap…
Bir gün de bu şehrin insanı için yapılabilseydi…
Keşke…
Vatandaşın huzuru da…
Emeklinin geçimi de…
İşçinin alın teri de…
Çiftçinin emeği de…
En az bir zirve  kadar önemsenebilseydi.
Belki o zaman…
Gökyüzündeki sessizlik yalnızca güvenliğin değil,
Huzurun da sesi olurdu.
Bir ülkenin en yüksek zirvesi…
Toplantı salonlarının kurulduğu binalar mıdır?
Yoksa insanın kendini değerli hissettiği yer midir?
Bir devlet…
Sadece sınırlarını koruyabildiği kadar mı güçlüdür?
Yoksa vatandaşının hayallerine de kanat olabildiği kadar mı?
Ve en derin gölge…
Bulutların yere düşürdüğü karanlık mıdır sadece?
Yoksa kendi insanının üzerine çöken unutulmuşluk duygusu mu?
Gökyüzü yine mavi kalacak…
Rüzgâr yine esecek…
Uçaklar yine kanat çırpacak.
Zirveler kurulacak…
Konvoylar geçecek…
Bayraklar dalgalanacak…
Ama bazı sessizlikler vardır ki…
Yalnızca kulakla değil,
Vicdanla duyulur.
İşte zirve…
İşte gölge…
Bazen bir şehrin gökyüzü konuşmaz…
Ama susarak,
Yeryüzünün söyleyemediklerini anlatır.