AHI
VAR
Kasabanın
üzerinde yıllardır görünmeyen bir mahkeme kuruluydu.
Ne
duvarları vardı ne kapısı…
Ne
hâkimi görünürdü ne de kürsüsü.
Fakat
o mahkemenin varlığını herkes, hayatının bir yerinde hissederdi.
Adına
vicdan
denirdi.
Bazıları
onu para ile susturur, bazıları makamla, bazıları güçle bastırırdı. Kimi de
yaptığı kötülüğü kendisine defalarca anlattığı yalanlarla örter, sonunda kendi
yalanına inanırdı.
Fakat
vicdan susmazdı.
Sadece
beklerdi.
Ve
insanın unuttuğu her şeyi, sessizce kaydederdi.
Kasabanın
tepesinde, yüksek taş duvarların ardında büyük bir konak yükseliyordu. Mermer
basamakları güneşte parlar, geceleri geniş pencerelerinden sızan ışıklar
aşağıdaki evlerin karanlığına uzanırdı.
Konakta
oturanların bir imzası, bir mührü, bazen tek bir telefon konuşması insanların
hayatını değiştirmeye yeterdi.
Bir
kapı açılırdı.
Bir
kapı kapanırdı.
Birinin
yıllarca beklediği hak birkaç dakikada yok olur, başka birinin önüne hiç hak
etmediği hâlde görünmez bir yol serilirdi.
Onlar
buna düzen derlerdi.
Kasabanın
yoksul sokaklarında yaşayanlar ise başka bir isim koymuştu:
Haksızlık.
Kasabanın
gençlerinden biri, yıllarca okuyarak aldığı diploma ile kapı kapı dolaşıyordu.
Diplomasında
yalnızca bir okulun adı yazmıyordu.
Uykusuz
geceler vardı.
Sınav
salonları vardı.
Ailesinin
fedakârlığı vardı.
Bir
annenin duası, bir babanın alnından süzülen ter vardı.
Ve
bütün bunların üzerinde, geleceğe dair tertemiz bir umut…
Fakat
bazı kapıların anahtarı bilgi değildi.
Genç
bunu kısa zamanda öğrendi.
Her
kapının ardında başka bir bahane vardı.
“Kadromuz
dolu.”
“Başka
birini tercih ettik.”
“Biraz
daha beklesin.”
Oysa
bazıları daha kapıya varmadan içeri alınmıştı.
Diplomaları
belki yoktu.
Ama
başka anahtarları vardı.
Genç,
bir akşam eve döndüğünde diplomasını uzun süre elinde tuttu.
Sonra
onu katlayıp çekmeceye koydu.
Kâğıt
hafifti.
Fakat
taşıdığı hayal kırıklığı ağırdı.
O
gece bir şey anlamıştı:
Emeğin
adaletten koparıldığı yerde yalnızca iş kaybedilmez; geleceğin kendisi de
elinden alınır.
Kasabanın
başka bir sokağında bir baba, çocuğunun dizleri yırtılmış pantolonunu elinde
tutuyordu.
Yeni
bir pantolon alacak parası yoktu.
Eskisini
onartacak parası da.
Çocuk
bunu anlamıştı.
Bu
yüzden hiçbir şey istemiyordu.
İşte
yoksulluğun en acı hâli buydu:
Bir
çocuğun, babasından bir şey istemeye utanması.
Baba
gece boyunca tavana baktı.
Kendi
açlığını düşünmedi.
Çocuğunun
gözlerindeki mahcubiyeti düşündü.
İnsan
bazen ekmeğin yokluğundan değil, evladına ekmek verememenin ağırlığından
çökerdi.
Aynı
kasabada başka bir çocuk, annesinin dizine başını koymuştu.
Mutfakta
yiyecek azdı.
Çocuk
bir süre sustuktan sonra annesine sordu:
“Cennette
yemek var mı?”
Anne
cevap veremedi.
Çocuk,
çocukluğunun taşıyamayacağı kadar ağır bir cümle daha söyledi:
“Varsa
oraya gidelim.”
Anne
başını eğdi.
O
cümle, bir çocuğun ağzından çıkmıştı.
Ama
aslında bütün kasabanın yüzüne tutulmuş bir aynaydı.
Çünkü
bazı aynalar yüzü değil, insanlığın utancını gösterirdi.
Kasabanın
dışındaki maden ocağında bir gün yer yarıldı.
Toprak,
yerin yüzlerce metre altında çalışan adamlardan birini karanlığın içine aldı.
Yukarıda
bir çocuk bekliyordu.
Çocuk
ölümün ne olduğunu bilmiyordu.
O
yalnızca babasının eve dönüş saatini biliyordu.
Saat
ilerledi.
Baba
çıkmadı.
Akşam
oldu.
Çıkmadı.
Gece
çöktü.
Yine
çıkmadı.
Maden
ocağının ağzında bekleyen çocuğun gözleri karanlığa saplandı.
Toprak,
insanı içine aldığında yalnızca bir bedeni gömmüyordu.
Bazen
bir evin direğini…
Bazen
bir çocuğun geleceğini…
Bazen
bir ailenin bütün umudunu da beraberinde götürüyordu.
O
gece bir evde sandalye boş kaldı.
Ve
bazı boşlukların üzerine ne zaman ne de başka bir insan oturabilirdi.
Kasabanın
başka bir evinde ise bir anne, evladının uğradığı kötülüğün ağırlığı altında
sessizce ağlıyordu.
Bazı
acıların adı konulamazdı.
Bazı
yaralara kelime değmezdi.
Bir
çocuğun masumiyeti kirletildiğinde yalnızca bir aile değil, insanlığın kendisi
sınanırdı.
Anne
gecenin karanlığında çocuğuna baktı.
Dünyanın
bütün kelimeleri yetersizdi.
O
anda kasabanın bütün makamlarından, bütün yasalarından, bütün yüksek
duvarlarından daha ağır bir soru yükseldi:
Bir
çocuğu koruyamayan bir düzen, kendisine nasıl adalet diyebilirdi?
Fakat
tepede, mermer duvarların ardında hayat başka türlü akıyordu.
İnsanların
acıları dosyalara dönüşüyordu.
Bir
dosyada yetim vardı.
Birinde
emekçi.
Birinde
işsiz genç.
Birinde
yoksul emekli.
Bir
diğerinde hakkı elinden alınmış bir aile…
Kâğıtların
üzerinde isimler vardı.
Fakat
isimlerin arkasındaki hayatları görmek istemiyorlardı.
Çünkü
insanı dosyaya dönüştürdüğünüzde, vicdanın yükünü taşımak kolaylaşırdı.
Bir
gün yaşlı bir adam, elindeki dosyayı masanın üzerine bıraktı.
İçeridekilerden
biri dosyaya baktı.
“Bunun
içinde ne var?” diye sordu.
Yaşlı
adam sakince cevap verdi:
“Bir
insanın ömrü.”
Masadakiler
güldü.
Yaşlı
adam dosyayı geri aldı.
Kapıya
yöneldi.
Tam
çıkarken durdu.
“Bir
gün,” dedi, “kâğıda değil, içindeki insanın gözlerine bakmak zorunda
kalacaksınız.”
Kapı
kapandı.
Cümle
içeride kaldı.
Bazı
cümleler insanın kulağında değil, vicdanında yankılanırdı.
Yıllar
geçtikçe kasabanın başka bir yüzü daha değişmeye başladı.
Ağaçlar
kesildi.
Dereler
sustu.
Meralar
bölündü.
Kuşların
yuvaları bozuldu.
Bir
zamanlar baharda lalelerin, sümbüllerin koktuğu tepelerde beton yükseldi.
Birileri
buna kalkınma dedi.
Birileri
yatırım.
Birileri
kazanç.
Toprak
ise sustu.
Çünkü
toprak konuşsaydı, insanın yüzüne bakamayacağı kadar çok şey anlatacaktı.
Kökünden
sökülen her ağaç yalnızca bir ağaç değildi.
Bir
kuşun yuvasıydı.
Bir
çocuğun gölgesiydi.
Bir
toprağın hafızasıydı.
Henüz
doğmamış bir çocuğun hakkıydı.
İnsan,
kendisine emanet edilen dünyayı kendi malı sandıkça geleceğinden biraz daha
çalıyordu.
Ve
farkında olmadan en büyük hırsızlığı yapıyordu:
Henüz
doğmamışların hayatından çalıyordu.
Kasabanın
yaşlı çınarı bütün bunları görüyordu.
Gövdesinde
yılların yaraları vardı.
Bazı
dalları kurumuştu.
Ama
kökleri derindeydi.
Bir
sabah küçük bir çocuk ağacın altında duran yaşlı adama sordu:
“Bu
ağaç neden hâlâ ayakta?”
Yaşlı
adam çınarın gövdesine baktı.
“Çünkü
kökleri derinde.”
Çocuk
bir süre düşündü.
“İnsanların
da kökleri var mı?”
Yaşlı
adam çocuğun göğsünü işaret etti.
“Var.”
“Nerede?”
“Vicdanında.”
Çocuk
merakla sordu:
“Vicdan
ölürse ne olur?”
Yaşlı
adamın yüzündeki tebessüm kayboldu.
“İnsan
yaşamaya devam eder,” dedi.
“Fakat
insanlığını kaybeder.”
Çınarın
dalları rüzgârla ağır ağır sallandı.
Bir
yaprak koptu.
Toprağın
üzerine düştü.
Yaşlı
adam yaprağı yerden aldı.
“İnsan
da sonunda toprağa döner.”
Sonra
yaprağı yeniden toprağa bıraktı.
“Geriye
ne bıraktığına bakılır.”
O
gece kasabanın bütün saatleri aynı anda durdu.
Gece
yarısıydı.
Rüzgâr
kesildi.
Kuşlar
sustu.
Sokak
lambalarının altında hiçbir yaprak kıpırdamadı.
Sanki
zaman, akıp gitmekten vazgeçmişti.
Sonra
herkes aynı sesi duydu.
Önce
uzaktan gelen bir çocuk ağlamasıydı.
Ardından
bir annenin feryadı…
Bir
madencinin karanlıkta kalan nefesi…
Bir
emekçinin yorgunluğu…
Bir
gencin buruşturulmuş diploması…
Bir
emeklinin boş cüzdanı…
Bir
yetimin sessizliği…
Bir
şehidin yarım kalmış hayatı…
Bir
ağacın kırılan dalı…
Bir
kuşun boş kalan yuvası…
Sesler
birbirine karıştı.
Sonra
hepsi sustu.
Ve
o sessizliğin içinden tek bir kelime yükseldi:
Ah.
O
anda kasabadakiler anladı.
Ah,
yalnızca bir beddua değildi.
Ah,
adalet geciktiğinde geride kalan hafızaydı.
Hakkı
yenilenin dünyada bıraktığı izdi.
Mazlumun
söyleyemediği cümleydi.
Yetimin
suskunluğu, annenin gözyaşı, emekçinin alın teri, şehidin emaneti, çocuğun
açlığıydı.
Ve
en önemlisi…
Vicdanın
açtığı dosyaydı.
Sabah
olduğunda kasaba yine aynıydı.
Fakat
bazı insanlar aynaya bakamadı.
Bazıları
çocuklarının yüzünden kaçtı.
Bazıları
yıllardır sahip oldukları makamların aslında ne kadar geçici olduğunu ilk kez
düşündü.
Bazıları
ise hiçbir şey anlamadı.
Çünkü
insanın en büyük felaketi kötülük yapmak değildi.
Kötülüğü
normalleştirmekti.
Haksızlığı
düzen sanmak…
Emeği
küçük bir ayrıntı görmek…
Yoksulluğu
kader diye geçiştirmek…
Bir
çocuğun acısını rakama çevirmek…
Bir
insanı dosya numarasına indirgemek…
Bir
ağacı yalnızca kereste görmek…
Bunların
hepsi aynı çürümenin farklı yüzleriydi.
Ve
vicdanın öldüğü yerde kötülük artık suç gibi görünmezdi.
Düzen
gibi görünürdü.
İşte
en korkunç olan buydu.
Yıllar
sonra kasabada bir söz dolaşmaya başladı:
“Her
gözyaşının şahidi, her hakkın sahibi, her ahın zamanı vardır.”
Çünkü
hayat birçok şeyi geciktirebilirdi.
Fakat
hiçbir şeyi sonsuza kadar saklayamazdı.
Bir
gün kapılar kapanırdı.
Makamlar
biterdi.
Servet
tükenirdi.
Kalabalıklar
dağılırdı.
İnsan
bütün mazeretlerinden soyunurdu.
Ve
geriye yalnızca kendisi kalırdı.
Tam
o anda, hayatı boyunca kaçtığı o görünmeyen mahkemenin kapısı açılırdı.
Vicdanın
mahkemesi.
Orada
para geçmezdi.
Makam
geçmezdi.
Nüfuz
geçmezdi.
Bahane
geçmezdi.
Çünkü
o mahkemede insan hem sanıktı hem şahitti.
Kendi
hayatının deliliydi.
Kendi
geçmişinin tanığıydı.
Ve
kararını başka hiç kimse değiştiremezdi.
Karar
defterinde tek bir cümle yazılıydı:
“Ahı
var.”
Bazı
hükümler yüksek sesle okunmazdı.
Mühürlenmezdi.
Bir
mahkeme salonuna girmezdi.
Ama
insan onları ömrünün sonuna kadar taşırdı.
Çünkü
gerçek adalet bazen gecikirdi.
Bazen
susturulurdu.
Bazen
insan eliyle eğilirdi.
Fakat
unutmazdı.
Ve
gün gelirdi…
Toprağın
altında kalanların sessizliği konuşurdu.
Yetimin
hakkı hatırlanırdı.
Emeğin
hesabı sorulurdu.
Çocuğun
gözyaşı şahitlik ederdi.
Kesilen
ağacın gölgesi geri dönerdi.
İnsan,
başkasına yaptığının aslında kendi ruhuna yazıldığını anlardı.
O
zaman kasabanın yaşlıları yine çınarın altında toplanırdı.
Kimse
uzun konuşmazdı.
Çünkü
bazı gerçekler anlatılmayacak kadar ağırdı.
İçlerinden
biri başını kaldırıp gökyüzüne bakardı.
Sonra
yalnızca üç cümle söylerdi:
Hükmü
vicdan verir.
Kaydı
zaman tutar.
Şahidi
topraktır.
Ve
çınarın dalları rüzgârla ağır ağır sallanırken, kasabanın üzerinden görünmeyen
o mahkemenin sesi yeniden yükselirdi:
Ahı
var.