HİKAYE SERİSİ 108

 

 

 

 

 

 

 

AHI
VAR

Kasabanın
üzerinde yıllardır görünmeyen bir mahkeme kuruluydu.

Ne
duvarları vardı ne kapısı…

Ne
hâkimi görünürdü ne de kürsüsü.

Fakat
o mahkemenin varlığını herkes, hayatının bir yerinde hissederdi.

Adına
vicdan
denirdi.

Bazıları
onu para ile susturur, bazıları makamla, bazıları güçle bastırırdı. Kimi de
yaptığı kötülüğü kendisine defalarca anlattığı yalanlarla örter, sonunda kendi
yalanına inanırdı.

Fakat
vicdan susmazdı.

Sadece
beklerdi.

Ve
insanın unuttuğu her şeyi, sessizce kaydederdi.

Kasabanın
tepesinde, yüksek taş duvarların ardında büyük bir konak yükseliyordu. Mermer
basamakları güneşte parlar, geceleri geniş pencerelerinden sızan ışıklar
aşağıdaki evlerin karanlığına uzanırdı.

Konakta
oturanların bir imzası, bir mührü, bazen tek bir telefon konuşması insanların
hayatını değiştirmeye yeterdi.

Bir
kapı açılırdı.

Bir
kapı kapanırdı.

Birinin
yıllarca beklediği hak birkaç dakikada yok olur, başka birinin önüne hiç hak
etmediği hâlde görünmez bir yol serilirdi.

Onlar
buna düzen derlerdi.

Kasabanın
yoksul sokaklarında yaşayanlar ise başka bir isim koymuştu:

Haksızlık.

Kasabanın
gençlerinden biri, yıllarca okuyarak aldığı diploma ile kapı kapı dolaşıyordu.

Diplomasında
yalnızca bir okulun adı yazmıyordu.

Uykusuz
geceler vardı.

Sınav
salonları vardı.

Ailesinin
fedakârlığı vardı.

Bir
annenin duası, bir babanın alnından süzülen ter vardı.

Ve
bütün bunların üzerinde, geleceğe dair tertemiz bir umut…

Fakat
bazı kapıların anahtarı bilgi değildi.

Genç
bunu kısa zamanda öğrendi.

Her
kapının ardında başka bir bahane vardı.

“Kadromuz
dolu.”

“Başka
birini tercih ettik.”

“Biraz
daha beklesin.”

Oysa
bazıları daha kapıya varmadan içeri alınmıştı.

Diplomaları
belki yoktu.

Ama
başka anahtarları vardı.

Genç,
bir akşam eve döndüğünde diplomasını uzun süre elinde tuttu.

Sonra
onu katlayıp çekmeceye koydu.

Kâğıt
hafifti.

Fakat
taşıdığı hayal kırıklığı ağırdı.

O
gece bir şey anlamıştı:

Emeğin
adaletten koparıldığı yerde yalnızca iş kaybedilmez; geleceğin kendisi de
elinden alınır.


Kasabanın
başka bir sokağında bir baba, çocuğunun dizleri yırtılmış pantolonunu elinde
tutuyordu.

Yeni
bir pantolon alacak parası yoktu.

Eskisini
onartacak parası da.

Çocuk
bunu anlamıştı.

Bu
yüzden hiçbir şey istemiyordu.

İşte
yoksulluğun en acı hâli buydu:

Bir
çocuğun, babasından bir şey istemeye utanması.

Baba
gece boyunca tavana baktı.

Kendi
açlığını düşünmedi.

Çocuğunun
gözlerindeki mahcubiyeti düşündü.

İnsan
bazen ekmeğin yokluğundan değil, evladına ekmek verememenin ağırlığından
çökerdi.

Aynı
kasabada başka bir çocuk, annesinin dizine başını koymuştu.

Mutfakta
yiyecek azdı.

Çocuk
bir süre sustuktan sonra annesine sordu:

“Cennette
yemek var mı?”

Anne
cevap veremedi.

Çocuk,
çocukluğunun taşıyamayacağı kadar ağır bir cümle daha söyledi:

“Varsa
oraya gidelim.”

Anne
başını eğdi.

O
cümle, bir çocuğun ağzından çıkmıştı.

Ama
aslında bütün kasabanın yüzüne tutulmuş bir aynaydı.

Çünkü
bazı aynalar yüzü değil, insanlığın utancını gösterirdi.


Kasabanın
dışındaki maden ocağında bir gün yer yarıldı.

Toprak,
yerin yüzlerce metre altında çalışan adamlardan birini karanlığın içine aldı.

Yukarıda
bir çocuk bekliyordu.

Çocuk
ölümün ne olduğunu bilmiyordu.

O
yalnızca babasının eve dönüş saatini biliyordu.

Saat
ilerledi.

Baba
çıkmadı.

Akşam
oldu.

Çıkmadı.

Gece
çöktü.

Yine
çıkmadı.

Maden
ocağının ağzında bekleyen çocuğun gözleri karanlığa saplandı.

Toprak,
insanı içine aldığında yalnızca bir bedeni gömmüyordu.

Bazen
bir evin direğini…

Bazen
bir çocuğun geleceğini…

Bazen
bir ailenin bütün umudunu da beraberinde götürüyordu.

O
gece bir evde sandalye boş kaldı.

Ve
bazı boşlukların üzerine ne zaman ne de başka bir insan oturabilirdi.


Kasabanın
başka bir evinde ise bir anne, evladının uğradığı kötülüğün ağırlığı altında
sessizce ağlıyordu.

Bazı
acıların adı konulamazdı.

Bazı
yaralara kelime değmezdi.

Bir
çocuğun masumiyeti kirletildiğinde yalnızca bir aile değil, insanlığın kendisi
sınanırdı.

Anne
gecenin karanlığında çocuğuna baktı.

Dünyanın
bütün kelimeleri yetersizdi.

O
anda kasabanın bütün makamlarından, bütün yasalarından, bütün yüksek
duvarlarından daha ağır bir soru yükseldi:

Bir
çocuğu koruyamayan bir düzen, kendisine nasıl adalet diyebilirdi?


Fakat
tepede, mermer duvarların ardında hayat başka türlü akıyordu.

İnsanların
acıları dosyalara dönüşüyordu.

Bir
dosyada yetim vardı.

Birinde
emekçi.

Birinde
işsiz genç.

Birinde
yoksul emekli.

Bir
diğerinde hakkı elinden alınmış bir aile…

Kâğıtların
üzerinde isimler vardı.

Fakat
isimlerin arkasındaki hayatları görmek istemiyorlardı.

Çünkü
insanı dosyaya dönüştürdüğünüzde, vicdanın yükünü taşımak kolaylaşırdı.

Bir
gün yaşlı bir adam, elindeki dosyayı masanın üzerine bıraktı.

İçeridekilerden
biri dosyaya baktı.

“Bunun
içinde ne var?” diye sordu.

Yaşlı
adam sakince cevap verdi:

“Bir
insanın ömrü.”

Masadakiler
güldü.

Yaşlı
adam dosyayı geri aldı.

Kapıya
yöneldi.

Tam
çıkarken durdu.

“Bir
gün,” dedi, “kâğıda değil, içindeki insanın gözlerine bakmak zorunda
kalacaksınız.”

Kapı
kapandı.

Cümle
içeride kaldı.

Bazı
cümleler insanın kulağında değil, vicdanında yankılanırdı.


Yıllar
geçtikçe kasabanın başka bir yüzü daha değişmeye başladı.

Ağaçlar
kesildi.

Dereler
sustu.

Meralar
bölündü.

Kuşların
yuvaları bozuldu.

Bir
zamanlar baharda lalelerin, sümbüllerin koktuğu tepelerde beton yükseldi.

Birileri
buna kalkınma dedi.

Birileri
yatırım.

Birileri
kazanç.

Toprak
ise sustu.

Çünkü
toprak konuşsaydı, insanın yüzüne bakamayacağı kadar çok şey anlatacaktı.

Kökünden
sökülen her ağaç yalnızca bir ağaç değildi.

Bir
kuşun yuvasıydı.

Bir
çocuğun gölgesiydi.

Bir
toprağın hafızasıydı.

Henüz
doğmamış bir çocuğun hakkıydı.

İnsan,
kendisine emanet edilen dünyayı kendi malı sandıkça geleceğinden biraz daha
çalıyordu.

Ve
farkında olmadan en büyük hırsızlığı yapıyordu:

Henüz
doğmamışların hayatından çalıyordu.


Kasabanın
yaşlı çınarı bütün bunları görüyordu.

Gövdesinde
yılların yaraları vardı.

Bazı
dalları kurumuştu.

Ama
kökleri derindeydi.

Bir
sabah küçük bir çocuk ağacın altında duran yaşlı adama sordu:

“Bu
ağaç neden hâlâ ayakta?”

Yaşlı
adam çınarın gövdesine baktı.

“Çünkü
kökleri derinde.”

Çocuk
bir süre düşündü.

“İnsanların
da kökleri var mı?”

Yaşlı
adam çocuğun göğsünü işaret etti.

“Var.”

“Nerede?”

“Vicdanında.”

Çocuk
merakla sordu:

“Vicdan
ölürse ne olur?”

Yaşlı
adamın yüzündeki tebessüm kayboldu.

“İnsan
yaşamaya devam eder,” dedi.

“Fakat
insanlığını kaybeder.”

Çınarın
dalları rüzgârla ağır ağır sallandı.

Bir
yaprak koptu.

Toprağın
üzerine düştü.

Yaşlı
adam yaprağı yerden aldı.

“İnsan
da sonunda toprağa döner.”

Sonra
yaprağı yeniden toprağa bıraktı.

“Geriye
ne bıraktığına bakılır.”


O
gece kasabanın bütün saatleri aynı anda durdu.

Gece
yarısıydı.

Rüzgâr
kesildi.

Kuşlar
sustu.

Sokak
lambalarının altında hiçbir yaprak kıpırdamadı.

Sanki
zaman, akıp gitmekten vazgeçmişti.

Sonra
herkes aynı sesi duydu.

Önce
uzaktan gelen bir çocuk ağlamasıydı.

Ardından
bir annenin feryadı…

Bir
madencinin karanlıkta kalan nefesi…

Bir
emekçinin yorgunluğu…

Bir
gencin buruşturulmuş diploması…

Bir
emeklinin boş cüzdanı…

Bir
yetimin sessizliği…

Bir
şehidin yarım kalmış hayatı…

Bir
ağacın kırılan dalı…

Bir
kuşun boş kalan yuvası…

Sesler
birbirine karıştı.

Sonra
hepsi sustu.

Ve
o sessizliğin içinden tek bir kelime yükseldi:

Ah.

O
anda kasabadakiler anladı.

Ah,
yalnızca bir beddua değildi.

Ah,
adalet geciktiğinde geride kalan hafızaydı.

Hakkı
yenilenin dünyada bıraktığı izdi.

Mazlumun
söyleyemediği cümleydi.

Yetimin
suskunluğu, annenin gözyaşı, emekçinin alın teri, şehidin emaneti, çocuğun
açlığıydı.

Ve
en önemlisi…

Vicdanın
açtığı dosyaydı.


Sabah
olduğunda kasaba yine aynıydı.

Fakat
bazı insanlar aynaya bakamadı.

Bazıları
çocuklarının yüzünden kaçtı.

Bazıları
yıllardır sahip oldukları makamların aslında ne kadar geçici olduğunu ilk kez
düşündü.

Bazıları
ise hiçbir şey anlamadı.

Çünkü
insanın en büyük felaketi kötülük yapmak değildi.

Kötülüğü
normalleştirmekti.

Haksızlığı
düzen sanmak…

Emeği
küçük bir ayrıntı görmek…

Yoksulluğu
kader diye geçiştirmek…

Bir
çocuğun acısını rakama çevirmek…

Bir
insanı dosya numarasına indirgemek…

Bir
ağacı yalnızca kereste görmek…

Bunların
hepsi aynı çürümenin farklı yüzleriydi.

Ve
vicdanın öldüğü yerde kötülük artık suç gibi görünmezdi.

Düzen
gibi görünürdü.

İşte
en korkunç olan buydu.


Yıllar
sonra kasabada bir söz dolaşmaya başladı:

“Her
gözyaşının şahidi, her hakkın sahibi, her ahın zamanı vardır.”

Çünkü
hayat birçok şeyi geciktirebilirdi.

Fakat
hiçbir şeyi sonsuza kadar saklayamazdı.

Bir
gün kapılar kapanırdı.

Makamlar
biterdi.

Servet
tükenirdi.

Kalabalıklar
dağılırdı.

İnsan
bütün mazeretlerinden soyunurdu.

Ve
geriye yalnızca kendisi kalırdı.

Tam
o anda, hayatı boyunca kaçtığı o görünmeyen mahkemenin kapısı açılırdı.

Vicdanın
mahkemesi.

Orada
para geçmezdi.

Makam
geçmezdi.

Nüfuz
geçmezdi.

Bahane
geçmezdi.

Çünkü
o mahkemede insan hem sanıktı hem şahitti.

Kendi
hayatının deliliydi.

Kendi
geçmişinin tanığıydı.

Ve
kararını başka hiç kimse değiştiremezdi.

Karar
defterinde tek bir cümle yazılıydı:

“Ahı
var.”

Bazı
hükümler yüksek sesle okunmazdı.

Mühürlenmezdi.

Bir
mahkeme salonuna girmezdi.

Ama
insan onları ömrünün sonuna kadar taşırdı.

Çünkü
gerçek adalet bazen gecikirdi.

Bazen
susturulurdu.

Bazen
insan eliyle eğilirdi.

Fakat
unutmazdı.

Ve
gün gelirdi…

Toprağın
altında kalanların sessizliği konuşurdu.

Yetimin
hakkı hatırlanırdı.

Emeğin
hesabı sorulurdu.

Çocuğun
gözyaşı şahitlik ederdi.

Kesilen
ağacın gölgesi geri dönerdi.

İnsan,
başkasına yaptığının aslında kendi ruhuna yazıldığını anlardı.

O
zaman kasabanın yaşlıları yine çınarın altında toplanırdı.

Kimse
uzun konuşmazdı.

Çünkü
bazı gerçekler anlatılmayacak kadar ağırdı.

İçlerinden
biri başını kaldırıp gökyüzüne bakardı.

Sonra
yalnızca üç cümle söylerdi:

Hükmü
vicdan verir.

Kaydı
zaman tutar.

Şahidi
topraktır.

Ve
çınarın dalları rüzgârla ağır ağır sallanırken, kasabanın üzerinden görünmeyen
o mahkemenin sesi yeniden yükselirdi:

Ahı
var.

 

TAŞIN HAFIZASI

TAŞIN HAFIZASI

Bir
adam vardı.

Adını
kimse bilmiyordu.

Belki
bozkırın rüzgârıyla büyümüş bir çocuktu; belki Anadolu’nun tozlu bir köyünde,
kerpiç bir evin gölgesinde dünyaya gelmişti.

Nerede
doğduğu önemli değildi.

Çünkü
omuzlarında taşıdığı yol, kendi ömründen çok daha eskiydi.

Bir
sabah, güneş henüz ufkun ardındaki uykusundan uyanmamışken, rüzgârın taşlara
eski hikâyeler anlattığı ıssız bir yerde durdu.

Karşısında
büyük, suskun bir taş vardı.

Yaklaştı.

Elini
taşın üzerine koydu.

Taş
soğuktu.

Ama
o soğukluğun altında, binlerce yılın sıcaklığını hissediyordu.

Gözlerini
kapattı.

Zaman
geri çekildi.

Bozkırın
uzaklarından atların nal sesleri geldi. Kopuzun ince telleri rüzgâra karıştı.
Gece ateşlerinin çıtırtısı karanlığı deldi.

Bir
başka çağın insanları yürüyordu.

Bumin
Kağan’ın gölgesi ufuktan geçti.

Bilge
Kağan’ın sesi rüzgâra karıştı.

Kül
Tigin’in atının yelesi bozkırda dalgalandı.

Tonyukuk’un
sözü taşın derinliklerinden yükseldi.

Adam
gözlerini açmadı.

Artık
yalnızca bir taşı değil, bir milletin hafızasını dinliyordu.

Sonra
bozkır hareketlendi.

Bir
at kişnedi.

Yüzlerce
nal toprağa vurdu.

Oğuz’un
yolu açılıyordu.

Boylar
yola düşmüş, kervanlar dağları aşmış, çocuklar deve gölgelerinde uyumuş,
kadınlar gecenin karanlığına türküler bırakmıştı.

Bozkır
geride kaldı.

Ufuk
Anadolu’ya yaklaştı.

Yol
uzundu.

Çünkü
bazı yollar toprak üzerinde değil, kaderin içinden geçer.

Anadolu
onları yalnız kılıçlarla karşılamadı.

Bir
derviş gönül kapısını açtı.

Bir
ahi, alın terinin değerini anlattı.

Bir
ozan, sazının tellerine insanın acısını ve sevincini bıraktı.

Bir
ana, ekmeğinin yarısını yabancıya uzattı.

Adam
anladı:

Bir
vatan önce gönüllerde kurulur.

Sonra
çağlar geçti.

Şehirler
büyüdü, saraylar yükseldi, çarşılar kalabalıklaştı.

Adam
kimi zaman altın işlemeli duvarların önünde, kimi zaman tandırında ekmek
bekleyen yoksul bir evin kapısında durdu.

Bir
tarafta ihtişam vardı.

Öte
tarafta boş bir sofra…

O
zaman tarihin başka bir yüzünü gördü.

Tarih
yalnız tahtlarda oturanların hikâyesi değildi.

Bir
annenin gözyaşında, köylünün nasırlı elinde, işçinin alnındaki terde, askerin
siperinde ve çocuğun yetim bakışında da saklıydı.

Sonra
Çanakkale’nin rüzgârı esti.

Deniz
sustu.

Toprak
konuştu.

Bir
Mehmet elindeki ekmeği başka bir Mehmet’le böldü.

Biri
Karadeniz’den, biri Kırşehir’den, biri Diyarbakır’dan, biri Rumeli’den
gelmişti.

Aynı
siperde aynı gökyüzüne baktılar.

Aynı
toprağa düştüler.

Ölüm,
aralarındaki bütün mesafeleri susturdu.

Çünkü
toprak insanın memleketini sormazdı.

Herkesi
aynı sessizlikle bağrına basardı.

Sonra
memleketin üzerine karanlık çöktü.

Şehirler
işgal edildi.

İstanbul’un
taşları ürperdi.

İzmir’in
denizi karardı.

Fakat
Anadolu’nun derinliklerinde, küllerin altında sönmeyen bir kor vardı.

Ve
bir gün Samsun’da bir ışık yandı.

Amasya’da
büyüdü.

Erzurum’da
yankılandı.

Sivas’ta
çoğaldı.

Ankara’da
bir milletin ortak nefesine dönüştü.

Anadolu
ayağa kalktı.

Kağnılar
yürüdü.

Atlar
yürüdü.

İnsanlar
yürüdü.

Sakarya’nın
suları, bir nehirden fazlasını taşıdı; bir milletin sabrını taşıdı.

Kocatepe’nin
gecesi yarıldı.

Ufuk
aydınlandı.

İzmir’in
üzerinde güneş yeniden doğdu.

Adam
o an anladı:

Bazı
sabahlar yalnız güneşin doğuşu değildir.

Bazı
sabahlar bir milletin yeniden ayağa kalkışıdır.

Sonra
Cumhuriyet doğdu.

Savaşın
yorgunluğundan, kayıpların acısından, küllerin arasından…

Bir
çocuğun gözlerine gelecek düştü.

Okullar
açıldı.

Trenler
yürüdü.

Yollar
uzandı.

Yeni
harflerle yeni umutlar yazıldı.

Bir
millet yaralarını sararak geleceğe baktı.

Fakat
adam biliyordu:

Tarih
geçmişte bırakılmış bir mezar değildi.

Geçmişten
geleceğe uzatılan bir emanetti.

Adam
yeniden o eski taşın karşısına geldi.

Akşam
oluyordu.

Gökyüzünde
turnalar süzülüyor, rüzgâr taşın üzerinden geçiyordu.

Elini
yeniden taşa koydu.

Bu
kez taşın içinden bir ses yükseldi.

Sessiz…

Derin…

Eski…

“Beni
unutma.”

Adam
sustu.

Arkasına
baktı.

Bozkırı
gördü.

Orhun’un
taşlarını…

Anadolu’nun
dağlarını…

Çanakkale’nin
siperlerini…

Sakarya’nın
suyunu…

Kocatepe’nin
ufkunu…

İzmir’in
güneşini…

Sonra
önüne döndü.

Gelecek
oradaydı.

Henüz
yazılmamıştı.

Henüz
hiçbir taşın üzerine kazınmamış, hiçbir türküde söylenmemişti.

O
zaman anladı:

İnsan
yalnız geçmişten gelen biri değildi.

Kendisinden
önce söylenmiş büyük bir türkünün devamıydı.

Geçmiş
mirastı.

Gelecek
emanetti.

Adam
yürümeye başladı.

Arkasında
binlerce yıl, önünde henüz doğmamış günler vardı.

Yüreğinde
ise taşlardan daha eski bir hafıza…

Ne
geçmişin gölgesinde kayboldu, ne geleceğin karanlığında durdu.

Çünkü;

Bazı
yollar bitmez.

Bazı
emanetler tükenmez.

Bazı
türküler susmaz.

Ve
bazı hafızalar, taşlardan daha uzun yaşar.

Rüzgâr
taşların üzerinden geçti.

Güneş
yeniden doğdu.

Adam
bir adım daha attı.

Yol
hâlâ uzundu.

Ve
yürüyüş devam ediyordu….

 

 

 

 

  

Karakter erezyonu yalakalık

KARAKTER EROZYONU
Yalakalık…
Gereğinden 
fazla övmek, 
olduğundan fazla 
büyük göstermek, 
yanlışı bile bile alkışlamak…
İnsanın, dilini,
 duruşunu ve 
karakterini sessizce aşındıran 
bir erozyon
yalakalık...
Övgü…
Hak etmediği bir sıfat..
Yanlışa alkış…
Çıkar uğruna doğrudan ödün…
Farkına 
bile varmadan kendi 
değerlerinden uzaklaşma…

Başarıyı takdir etmek, 
güzel söz söylemek,
emeğe saygı göstermek
 insan olmanın gereğidir.
Sorun;
 hak etmeyeni 
çıkar uğruna göklere çıkarmaktır.
Yalakalığın en basit hali,
“Bakarsın ileride işimiz düşer.”sözüdür. 
Bir makam…
İş…
Yakınlık…
Telefon…
İmza…
yada bir kapının açılması…
Karakterden verilen 
küçük küçük  ödünler…
Gerçek kayıp nedir?
Sadece başkasının gözünden düşmek midir?
Yoksa insanın kendi gözünde küçülmesi mi…?
Bazıları gücün yanında olmayı tercih eder… 
Dün yanlış dediğine bugün doğru der, 
Dün eleştirdiğini bugün alkışlar.
Dün kara dediğine bugün ak der…
Neden…?
Cevap basit:
Menfaat…
Pusula çıkara bağlanırsa doğruyu 
gösterir mi?
Gösterebilir mi…?
Pusula şaşarsa sadec  yönşaşmaz,
zamanla kendisini de kaybeder insan
Bulunduğu kabın şeklini alan sıvı gibi olur.
Dün yerdiğini bugün över, dün övdüğünü bugün yerer.
Doğruya göre değil, güce ve menfaate göre şekil değiştirir,
rüzgâr hangi yönden eserse yüzünü döner…
Gün gelir;
geride ne makam kalır,
ne para,
ne güç,
ne de şöhret…
Geride sadece,
insanlık, 
vicdan 
ve bırakılan iz kalır…
Dün el öpmek için sıraya girenler,
 bugün başka kapılarda yer bulabilir…
Uğur Mumcu’nun sözleriyle:
“Haklıdan yana değil, güçlüden yana olanlar korkak ve kaypak olurlar. Güç merkezi değiştikçe dönerler; fırıldak olurlar.”
Hayat gerçekten böyledir.
Sevgi de, 
ilgi de, 
alkış da 
çoğu zaman
şartlara bağlı olabilir…
Hayatta çoğu şeylerin telafiis olabilir…
Pekal ,insanın kendi vicdanında küçülmesinin  telafisi var nıdır?
Kötüye bir anda mı dönüşür insan…?.
Yavaş yavaş …
Önce susar…
Sonra görmezden gelir
,alkışlar…

kötülüklere sessiz bir tanık ,
Derken yanlışlara ortak,…

Karekterli olmak;
Yanlışı görmezden gelmemek,
kötülüğü alkışlamamak, 
hak etmeyeni övmemek,
Bana dokunmayan yılan bin yaşasın dememeyi gerektirir…
Herkes kendi çıkarına sustukça,
kötülükler artar,toplumsal çürüme de böyle böyle başlar.
Bir toplumda liyakatin yerini yalakalık alırsa 
yalnızca insanlar değil, ölçüler de bozulur…
Yaranan, 
yakın olan, 
hoş görünen öne çıkarılır;
Dürüst insana “saf”,
haksızlığa itiraz edene “sorunlu”,
her kapının önünde eğilene ise “akıllı” denmeye başlanır…
Tersine dönmeye başlarsa değerler
yanlışlar normalleşir, doğru insanlar 
yalnızlaşır…
Yalakalık yalnızca yalakayı mı bozar,
tabiki hayır…
yalakalıktan besleneni de bozar.
Sürekli övülen  zamanla kendisini kusursuz sanır…Eleştirenleri düşman, salkışlayanları dost zanneder.
Çıkarı için eğileni, egosu için yanından ayırmaz bazıları….
Biri yaranır, diğeri beslenir.
İkisi birbirini büyütür, bedelini ise toplum öder.
Kimsenin makamında, parasında, gücünde gözüm yok.
İtirazım, karakterini menfaate teslim edenlere…
Güçlü olmak başka, 
gücün karşısında kişiliğini kaybetmek başka…
Saygı başka, yalakalık başka…
Sevmek başka, sevdiğinin her yanlışını doğru kabul etmek başka…
Menfaatin bittiği yerde gerçek karekter  ortaya çıkar.
Ben insanın makamı yokken kim olduğuna,
 yalnızken nasıl yaşadığına, 
güçsüzün karşısında nasıl davrandığına bakarım.
Çünkü gerçek karakter, güç yokken gösterilen tavırda saklıdır.
Kimsenin görmediği yerde de aynı insan olabilmek…
Doğruyu söyleyebilmek…
Haksızlık karşısında susmamak…
Kalabalıktan uzaklaştıkça kendine yaklaşabilmek…
Asıl mesele budur…
İnsanın gerçek özgürlüğü, 
kimseye yaranmak zorunda olmadığını anladığı gün başlar.
O gün insanın omuzları doğrulur.
Sesi değişir.
Bakışı değişir.
Çünkü artık birilerinin vereceği değere muhtaç değildir.
Kendi değerini bilir.
İnsanın gerçek büyüklüğü, 
başkasının önünde ne kadar eğildiğinde değil, 
kimsenin önünde eğilmeden ne kadar insan kalabildiğinde ortaya çıkar…
Yalakalık basit bir davranış değildir.
Bir karakter meselesidir.
Bir vicdan meselesidir.
Hatta bir toplum meselesidir.
Bugün bir kişinin çıkarı için yapılan küçük bir yalakalık, 
yarın bir başkasının hakkının yenmesine  sebeb olabilir.
Hatta küçük bir alkış büyük bir yanlışa cesaret verebilir, küçük bir yalan, yarın büyük bir gerçeğin üzerini örtebilir…
Sonunda  herkes yanlışın farkındadır ama kimse ilk sözü söylemeye cesaret edemez…
Oysa bazen bir toplumun ihtiyacı tek bir insanın ayağa kalkıp;
“Bu doğru değil.”
“Ben buna alkış tutmayacağım.”
“Bana faydası var diye yanlışı doğru kabul etmeyeceğim.”diyebilmesidir…
Çoğunluğun söylediği şey her zaman hakikat  değildir…
Kimse söylemese bile doğru olan şeydir hakikat….
Günün sonunda vicdanıyla baş başa kalır insan…
Ne alkışlar ,
Ne makam…
Ne para…
Ne de peşinden koşanlar kalır…
Bırakalım bazıları bizi beğenmesin.
Bazı kapılar yüzümüze kapansın.
Bazı kalabalıkların dışında kalalım…
Yeter ki kendi vicdanımız rahat olsun…
Akşam yatağa başımızı koyduğumuzda rahaht uyuyalım…
İnsanın kaybedebileceği en büyük şey nedir ?
makamı, 
parası mı  
veya itibarı mı?
Kendisi….
Kendini kaybedenin kazandığı hiçbir şey gerçekten onun değildir…
Bu yüzden;
Çıkar karşısında vicdan,
güç karşısında karakter,
korku karşısında cesaret,
alkış karşısında hakikat  tercihim olmuştur…
Sahte yüzler, 
eğilmiş başlar, 
hesaplı gülümsemelr 
ve çıkar ilişkileri her yerde…
Kimsa  başkasının gölgesinde büyümez./Büyüyemez…
 ışığı kesilir.
 kendi ışığını bulann /keşfede  gerçekten büyür…
En büyük asalet;
Herkese yaranmak değil, kendine yabancılaşmadan yaşamaktır.

HİKAYE serisi 97 Ahirzaman

AHİRZAMAN

Şehrin üzerinde ağır bir akşam vardı.
Güneş, gökyüzünün kenarında kızıl bir yara gibi kanıyordu. Sokak lambaları birer birer yanıyor, kaldırımlarda yürüyen insanlar yüzlerini telefonlarının mavi ışığına teslim ediyordu.
Şehrin eski mahallesinde ise zaman başka türlü akardı.
Dar bir sokağın sonunda, duvarları yılların yağmuruyla kararmış küçük bir ev vardı. Penceresinin önünde her akşam aynı ihtiyar otururdu.
Saçları kar gibi beyaz, elleri titrek, bakışları uzak…
Mahalle çocukları ona “Dede” derdi.
O akşam kapının önünden geçen gençlerden biri durdu.
“Dede,” dedi, “neden hep böyle düşünüyorsun?”
İhtiyar gülümsedi.
“Zamanı dinliyorum.”
“Zaman konuşur mu?”
“Konuşur evlat. Hem de çok konuşur. Yeter ki insanın içinde onu duyacak kadar sessizlik olsun.”
Genç, ihtiyarın yanına oturdu.
Uzakta müzik sesleri yükseliyordu. Sokaktan geçen arabaların farları duvarlara kısa süreli gölgeler bırakıyordu.
İhtiyar gökyüzüne baktı.
“Eskiden,” dedi, “insanlar gecenin sessizliğinde kendini dinlerdi. Şimdi herkes gürültünün içinde kendinden kaçıyor.”
Genç sustu.
İhtiyar devam etti:
“Özgürlüğü, insanın kendi nefsine zincir vurabilmesi sanırlardı. Şimdi zinciri kırmayı özgürlük, zincire vurulmayı ise esaret zannediyorlar.”
Sokağın başından kahkahalar geldi.
İhtiyar başını çevirdi.
“Bak…”
“Ne görüyorsun?”
“Kalabalık.”
“Hayır evlat,” dedi ihtiyar. “Ben kalabalığın içinde yalnızlaşmış insanlar görüyorum.”
Bir süre sessiz kaldılar.
Sonra ihtiyar, karşıdaki eski çeşmeyi gösterdi.
“Şu çeşmeyi görüyor musun?”
“Evet.”
“Bir zamanlar insanlar susadığında oraya gelir, avuçlarını suyla doldururdu. Şimdi herkesin elinde şişe var ama kimse susuzluğunun ne olduğunu bilmiyor.”
Genç kaşlarını çattı.
“Ne demek istiyorsun?”
“İnsan bedeninin susuzluğunu su giderir. Gönlün susuzluğunu ise her şey gideremez.”
Rüzgâr hafifçe esti.
Çeşmenin taşlarına düşen kuru yapraklar, eski günlerden kalmış mektuplar gibi sağa sola savruldu.
İhtiyarın sesi biraz daha ağırlaştı:
“İnsanlar bilgiye ulaşmak için ömür harcardı. Şimdi bilgi bir parmak hareketi kadar yakın. Fakat bilginin arttığı yerde hikmet azalıyor.”
“Nasıl yani?”
“Çünkü bilmek başka, anlamak başka…”
“Görmek başka, görmekten ibret almak başka…”
“Konuşmak başka, hakikati söylemek başka…”
Genç başını önüne eğdi.
İhtiyar bastonunu yere vurdu.
“Eskiden insanın ayıbı yüzünü kızartırdı. Şimdi yüz kızarmasını ayıp sayanlar var.”
Sokağın ötesinde neon ışıkları yanıp sönüyordu.
Bir mağazanın camında kocaman harflerle:
DAHA FAZLASI!
yazıyordu.
İhtiyar o yazıya baktı.
“İşte zamanın yeni duası bu…”
“Daha fazla para.”
“Daha fazla gösteriş.”
“Daha fazla beğeni.”
“Daha fazla alkış.”
“Fakat daha az sabır…”
“Daha az şükür…”
“Daha az merhamet…”
Genç yavaşça sordu:
“Peki suç gençlerde mi?”
İhtiyar uzun süre sustu.
Sonra başını iki yana salladı.
“Hayır.”
“Bu yalnızca bir neslin hikâyesi değil.”
“Bu, her neslin kendi imtihanıdır.”
“Çocuklar gökten inmedi. Onları biz yetiştirdik.”
“Onlara ne verdiysek onu büyüttüler.”
“Biz sevgiyi başarıyla, değeri parayla, özgürlüğü sınırsızlıkla, mutluluğu tüketmekle anlattıysak; onların aynasında biraz da kendimizi görmeliyiz.”
Genç ilk defa ihtiyarın yüzüne dikkatle baktı.
Gözlerinin içinde yalnızca yaş değil, yılların hesabı vardı.
İhtiyar ayağa kalktı.
“Gel,” dedi.
“Nereye?”
“Mezarlığa.”
Gece iyice çökmüştü.
İki gölge, dar sokaktan ağır ağır uzaklaştı.
Mezarlığın kapısından girdiklerinde şehir geride kaldı. Gürültüler azaldı. Telefon ışıkları görünmez oldu. Yalnızca rüzgârın kuru otlarla konuşan sesi kaldı.
İhtiyar bir mezarın başında durdu.
“Burada,” dedi, “zengin de yatıyor fakir de…”
“Alim de…”
“Cahil de…”
“Güçlü de…”
“Güçsüz de…”
“Günün sonunda herkes aynı toprağın sessizliğine emanet.”
Sonra genç adama döndü:
“İnsan bunu unutunca dünyayı kendisine yurt sanıyor.”
“Hatırlayınca ise dünyanın yalnızca bir durak olduğunu anlıyor.”
Genç başını eğdi.
İhtiyar gökyüzüne baktı.
Bulutların arasından ince bir ay görünüyordu.
“Evlat,” dedi, “asıl mesele nasıl bir nesil olduğumuz değil.”
“Nasıl bir insan olduğumuzu unutmamamız.”
“Çünkü zaman değişir…”
“Moda değişir…”
“Şehirler değişir…”
“Diller değişir…”
“Fakat insanın içindeki iyilik ve kötülük arasındaki mücadele hiç değişmez.”
Bir süre ikisi de sustu.
Sonra ihtiyar, gecenin içine karışan son cümlesini söyledi:
“Her nesil kendi aynasına bakar.”
“Kimisi yüzünü görür…”
“Kimisi maskesini…”
“Kimisi de aynayı suçlar.”
Uzakta sabah ezanının ilk sesi duyuldu.
Şehrin ışıkları hâlâ yanıyordu.
Ama gecenin karanlığında bir başka ışık doğmaya başlamıştı.
Belki de zamanın değil…
İnsanın yeniden kendine dönmesinin ışığıydı.

kaybedilen gelecek beyin göçü

Kaybedilen Gelecek
                   Beyin göçü
“İnsanlar doğdukları yerde değil, doydukları yerde yaşarlar.”
                       Atasözü
Mesele yalnızca doymak mıdır?…
Geçim sıkıntısı,
değersizlik hissi 
umutsuzluk
adaletsizlik…
Yetişmiş, 
eğitimli, 
nitelikli insanların kendi ülkelerini terk ederek başka ülkelere gitmesi…
Doktorların… Mühendislerin… 
Bilim insanlarının… Yazılımcıların… Akademisyenlerin… Sanatçıların…
Toplumun geleceğinin sessiz vedası…
Bir milletin gerçek hazinesi insanıdır der Mustafa Kemal Atatürk
İnsan kolay mı yetişir?…
Bir doktorun yetişmesi yaklaşık çeyrek asır sürer.
Bir bilim insanının ortaya çıkması yılların emeğidir.
Aile fedakârlık yapar…
Öğretmen emek verir…
Devlet yatırım yapar…
Toplum umut bağlar…
Gün gelir yetişmiş insanlar, kendi ülkelerinde gelecek görememeye başlar.
Hayat şartlarının ağırlaşması, 
düşük ücretler
ve ekonomik belirsizlikler…
Gençlerin farklı seçenekler aramasını yol açar…
Geçim sıkıntısı, nice yeteneği susturur.
Bir bilim insanı yıllarca çalışıp emeğinin karşılığını alamıyorsa, başka ülkelerin sunduğu imkânlar daha cazip hâle gelir…
Bir toplumda bilgi yerine yakınlık, 
emek yerine
farklı bağlantılar ön plana çıkarsa, üretken insanlar zamanla umudunu kaybeder…
Liyakatin olmadığı yerde adalet duygusu zedelenir…
Çalışarak bir yere gelemeyenler, yükselemeyenler farklı alternatiflere yönelir,beyin göçü hızlanır..
Sorgulamanın baskılandığı, düşüncenin sınırlandığı toplumlarda bilimsel üretim zayıflar…
Voltaire’in şu sözü oldukça anlamlıdır:
“Düşüncelerine katılmıyorum ama onları ifade edebilmen için hayatımı veririm.”
Özgür düşünce olmayan yerde bilim de gelişmez.
İşsizlik korkusu… Mesleki belirsizlik… Yarın endişesi…
Gençlerin önemli bir kısmı başka ülkelerde yaşamayı çözüm olarak görmeye başladığında, toplumun geleceğe olan güveni de sarsılır…
Ağır çalışma koşulları, yoğun stres ve mesleklerin toplum içindeki değer kaybı  beyin göçünde önemli nedenler arasında yer alır …
İnsanlar   maaş kadar değer görmek için de çalışır…
Konfüçyüs’ün dediği gibi:
Üstün insan adalet peşindedir, küçük insan çıkar peşinde…
Araştırma merkezleri, laboratuvarlar, 
bilimsel destekler
ve teknoloji yatırımları da beyin göçünde belirleyici unsurlar arasındadır…
Bugün gelişmiş ülkeler  insanlarla birlikte fikirleri de transfer etmektedir…
Bilgi güçtür der
Francis Bacon…
Beyin göçü yalnızca insan kaybı değildir…
Aynı zamanda görünmeyen çok büyük bir ekonomik ve stratejik kayıptır…
Bir ülke yetişmiş insanınla birlikte yılların yatırımını da kaybeder…
Bir doktorun yetişmesi için devletin yaptığı eğitim harcamaları…
Bir mühendisin aldığı yıllarca eğitim… 
Bir bilim insanına sunulan burslar, laboratuvarlar, araştırma destekleri…
Bunların tamamı toplumun ortak emeğiyle oluşur..
Yılların emeğinden başka bir ülke sonuç alır,faydalanır, görünmeyen bir servet transferi olur…
Gelişmiş ülkeler nitelikli insanları kendi ekonomilerine kazandırarak büyük avantaj elde ettiği bir gerçektir…
Çağımızın en değerli sermayesi bilgidir…
Yazılımcının geliştirdiği teknoloji… bilim insanının yaptığı buluş… 
Doktorun ürettiği sağlık hizmeti… 
Akademisyenin yetiştirdiği öğrenciler
ekonomik değer üretir….
Beyin göçü artan ülkelerde ;
Üretim gücü azalır,
Bilimsel gelişim yavaşlar,
Teknolojik bağımlılık artar,
Sağlık sistemi zorlanır,
Üniversitelerin niteliği düşer,yenilikçi projeler azalır…
Beyin göçünün kısa ve uzun vadede sonuçları olur ve  bedelini de o ülkenin vatandaşları da öder. 
Özellikle sağlık sektöründe yetişmiş doktorların göçü, toplum üzerinde doğrudan etki oluşturur.
Bir doktorun eksikliği,
geciken tedavi,
 uzayan kuyruklar ve kaybedilen hayatlar anlamına gelir…
Benzer şekilde bir akademisyen kaybı  geleceğin bilim insanlarının yetişmesiyle doğrudan ilintilidir….
Beyin göçünün gençler üzerindeki psikolojik etkisi çok büyüktür..
Başarılı insanların ülkeyi terk etmesi toplumsal aidiyet duygusunu zayıflatır, üretim yerine tüketime yöneltir….
Düşünmeyen, üretmeyen ve yetişmiş insanını kaybeden toplumlar zamanla 
dışa bağımlı hâle gelir…
Peki çözüm nedir?
Sadece “Gitmeyin” demek çözüm olabilir mi?
Adalet güçlendirilmeli,
Liyakat esas alınmalı,
Bilime yatırım yapılmalı,
Gençlere umut verilmeli,
özgür düşünce ortamı korunmalı
üreten insanlar desteklenmelidir…
Bir ülkenin gerçek gücü yetişmiş insanlarıdır…
Ekonomik krizler aşılabilir, nitelikli insan gücünü yeniden yetiştirmek ise  bazen nesiller alır…
Çünkü ;
Beyin göçü sessizce gerçekleşen bir kayıp olup, bir ülkenin geleceğinin yavaş yavaş başka coğrafyalara taşınmasıdır…

Şiir serisi 1yörük oğluyum

YÖRÜK OĞLUYUM

Yayladan yaylaya göçer obamız,
Kıl çadır altında geçer sabahımız.
Keçidir yoldaşım, dağdır yuvamız,
Konar göçer bir Yörük oğluyum.

Yaylakta serinim, kışlakta sıcak,
Toroslar yurdumdur, dağlarım kucak.
Heybem omzumdadır, gönlümde ocak,
Sılasına sevdalı Yörük oğluyum.

Sarıkeçili’nin izinde yürürüm,
Teke’nin yaylasında türkü söylerim.
Muğla’dan Antalya’ya selam götürürüm,
Torosların bağrında Yörük oğluyum.

Isparta yaylası, Burdur ovası,
Mersin’in sıcağı, Adana havası.
Keçe serer anam, tüter obası,
Dumanı tüten bir Yörük oğluyum.

Davarı güderim, kavalım elimde,
Yayla yolu vardır her bir dilimde.
Türkmen’in töresi, Yörük’ün özünde,
Edeple yoğrulmuş Yörük oğluyum.

Obamda büyüdüm, törem baş tacı,
Büyük sözü dinler, bilirim duayı.
Misafir gelirse açarım kapıyı,
“Buyur” demeyi bilen Yörük oğluyum.

Bir yanım Toros’tur, bir yanım yayla,
Gönlümde sevdadır, dilimde türkü.
Azığım heybedir, suyum pınardır,
Dağ ile dost olan Yörük oğluyum.

Vatan toprağıdır benim en büyük ocağım,
Milletimin birliği gönlümde sönmeyen çırağım.
Bayrağım göklerdeyse dimdik durur başım,
Atamdan kalan emanet, yarına taşıdığım mirasım.
Bu yurda sevdam törem, milletime hizmet onurum,
Ay yıldızlı bayrağın altında şeref bulur ruhum.
Dağım, yaylam, obam kadar azizdir vatanım;
Sözümde törem, özümde milletim, yüreğimde bayrağım…
Vatanına, milletine gönülden bağlı Yörük oğluyum.

Gök kubbe otağım, yıldızlar kandil,
Toprak anam olmuş, rüzgârım mendil.
Ne malda gözüm var ne dünyada meyil,
Özü sözü bir olan Yörük oğluyum.

Yörük demek özgür, Yörük demek iz,
Yörük demek yayla, kışlak, alın teri.
Yörük demek töre, vefa, ekmek ve emek,
Atadan yadigâr bir temiz yürek.
Dağ bizim, yayla bizim, yol bizim;
Töre bizim, söz bizim, öz bizim…
Biz Yörük oğluyuz!

ASIL TEHLİKE

ASIL TEHLİKE
Bir toplumun başına gelen en büyük felaket nedir?
Savaş mı?
Binaların enkazı mı?
Yada ;
İnsanın değerlerinin sessizce yıkılması…?
Olaylar karşısında insan ;
Şaşırır…
Kızar…
Sorgular…
Susar…
Sonunda alışır….
Asıl tehlike tamda 
burada başlar…
Zamlar,
operasyonlar, satılanlar, 
alınanlar, 
suçlar, 
iftiralar, 
yalanlar, kanunsuzluklar, adaletsizlikler, ahlaksızlıklar…
Her gün yenileri yer alıyor hafızamızda …
Dün  vicdanımızı sızlatan bir olay, bugün birkaç saniyelik bir haber haber haline gelebiliyor…
Sürekli karşılaştığı şeye alışıyor insan…
Sorun masum bir unutkanlık  mıdır
Yoksa yanlışın normalleşmesi mi?
Gün geliyor ‘
Herkes böyle yapıyor…
Hayat bu…
Zaman değişti 
Nasıl olsa unutuluyor
Ne yapalım deniyor/dönebiliyor…
 Zamanla vicdanından biraz daha uzaklaşıyor insan…
Ancak;
Zaman değişse de;
adalete,
merhamete
ve dürüstlüğe 
olan ihtiyacı değişir mi?
Değişebilir mi?
Günümüzde en büyük yanılgı;
her şeyi bir fiyat üzerinden değerlendirilmeye başlanılması,
İnsanın değerinin parayla, makamıyla veya sahip olduklarıyla ölçülür hale gelmesidir.. 
En nankör insan ise bir şeyin fiyatını bilen ama değerini bilmeyen kişilik tipidir…
Herşey parayla satın alınabilir mi?
Vicdan,
 onur, 
güven, 
merhamet, 
sadakat 
ve insanlık…
Para ;
Ev satın alır  ama yuva satın alamaz.
Makam satın alabili ama saygınlık satın alamaz.
Alkış şatafat satın alabilir ama gerçek dostluk satın alamaz.
Vicdan mahkemesinde;
Ne para geçer
ne makam…
Bazıları ;
Servet kazanır, 
huzur kaybeder, 
makam kazanır, karakter  kaybeder.
Bir toplumun çöküşü bir den bire mi olur?
Önce utanma duygusu zayıflar…
Sonra 
yanlışın sınırları genişler.
Ayıp sayılan  sıradanlaşır… 
Sıradanlaşan şeyler  yarınlara  miras kalır…
İnandığı gibi yaşamayanlar,yaşadıklarımı gibi inanmaya başlar…
Adaleti anlatıp haksızlığın yanında duranlar  gücün üstünlüğünü öğretir…
Dürüstlüğü anlatıp yalan söyleyenler  çelişkiyi miras bırakır…
Asıl sorulması gereken soru ‘onlara nasıl bir dünya bıraktık?,
‘ sorusu değil midir?
Mesele yalnızca ekonomik sıkıntılar, zamlar, 
suçlar
veya günlük tartışmalar  mıdır?
 Asıl mesele, insanı,insanlığı  kaybetmemektir…
Çünkü insan kaybedilirse;
para…
makam…
güç…
şöhret…
hiçbir şey ifade etmez….
Toplumun gerçek zenginliği  insanlarının birbirine duyduğu güven,
gerçek medeniyet yükselen ahlak,
gerçek özgürlük ise , yanlış yapabilecek güce sahipken  yapmamayı seçebilmektir…
Sormak gerekmez mi?
Neye alıştık?
Hangi yanlışı normal kabul ettik?
Hangi haksızlığın karşısında sustuk?
Asıl tehlike, yanlışın artık bizi rahatsız etmemesidir…
İhtiyacımız olan;
vicdan,
merhamet,
adalet  ve
hakikatin yanında duracak  cesarettir…
Önemli olan yanlışa yanlış doğruya doğru diyebilmektir…

Hikâye Serisi 5 — Aç Gözlü

AÇ GÖZLÜ

Kasabanın eski çarşısında, küçücük bir çorbacı vardı.
Kış akşamları kapısının önünden geçenler, içeriden sokağa taşan sıcak buharı görür; mercimeğin, nanenin ve kızgın tereyağının kokusunu duyunca adımlarını yavaşlatırlardı.
İçeride birkaç tahta masa, duvarda eski bir saat ve yılların sararttığı bir ayna vardı.
Çorbacı, insanları yıllardır aynı masalarda ağırlardı.
Kimisi cebinde bir avuç parayla gelir, kimisi cebinde hiçbir şey olmadan…
Fakat çorbacı zamanla tuhaf bir şey öğrenmişti:
Bazı insanların cebinin boşluğu yüzünde görünür; bazı insanların gönlünün boşluğu ise gözlerinde.
Bir akşam kapı açıldı.
İçeri varlıklı bir adam girdi.
Üzerindeki pahalı giysiler, dükkânın mütevazı duvarlarında yabancı bir gölge gibi duruyordu.
Masaya oturdu.
Önüne sıcak bir tas çorba kondu.
Kaşığı eline aldı, birkaç yudum içti.
Sonra yüzünü buruşturdu.
“Bu kadar mı?”
Çorbacı cevap vermedi.
Adam:
“Daha fazlası yok mu?”
“Var,” dedi çorbacı.
“Ne kadar isterseniz o kadar…”
Adam memnuniyetle gülümsedi.
Ama çorbacı içinden geçirdi:
“Mesele tasın ne kadar büyük olduğu değil; insanın ne kadarını yeterli gördüğüdür.”
—
Ertesi gün kapıdan yaşlı bir adam girdi.
Üzerinde eski bir ceket, ayağında yıpranmış ayakkabılar vardı.
Sessizce bir köşeye oturdu.
“Bir tas çorba yeter,” dedi.
Çorba geldi.
Adam önce ellerini tasın etrafında tuttu.
Buhar yüzüne vurdu.
Sanki soğuktan değil, yıllardır özlediği bir sıcaklıktan ısınıyordu.
Yavaş yavaş içti.
Tası bitirdi.
Sonra başını kaldırıp:
“Çok şükür,” dedi.
Çorbacı sordu:
“Doydun mu?”
Yaşlı adam gülümsedi.
“Allah bugün de karnımızı doyurdu.”
Çorbacı o an anladı:
Açlık bazen midede değil, şükretmeyi unutan gözlerdedir.
—
Günler geçti.
Varlıklı adamın sofraları büyüdü.
Evleri çoğaldı.
Tarlaları genişledi.
Kasabanın bir köşesindeki yetimin hakkına göz dikti.
“Nasıl olsa küçücük bir yer,” dedi.
Bir başka gün, insanların ortak kullandığı bir araziye el uzattı.
“Kim fark edecek?” diye düşündü.
Sonra bir başkasının emeği…
Bir başkasının alın teri…
Bir başkasının hakkı…
Her aldığı şey cebini doldurdu ama içindeki boşluğu büyüttü.
Çünkü hırsın garip bir kanunu vardır:
Aldıkça azalmazsın; daha fazlasını istemeye başlarsın.
Bir tas çorba ile doyan insanın midesi küçüktür belki.
Ama kul hakkıyla beslenen bir hırsın midesi yoktur.
Ne kadar verirsen ver, daha fazlasını ister.
—
Bir gece yine çorbacının kapısı açıldı.
İçeri aynı varlıklı adam girdi.
Ama bu kez eski ihtişamından eser yoktu.
Yüzünde yılların yorgunluğu vardı.
Sessizce oturdu.
Önüne bir tas çorba geldi.
Uzun süre tası seyretti.
Sonra:
“İnsan neden doymaz?” diye sordu.
Çorbacı:
“Karnı açsa yemek ister,” dedi.
“Ya karnı tok olduğu hâlde hâlâ istiyorsa?”
Çorbacı bir süre sustu.
Sonra pencerenin buğusuna baktı.
“İşte o zaman,” dedi,
“aç olan karnı değildir.”
Adam başını kaldırdı.
“Ya nedir?”
Çorbacı yavaşça cevap verdi:
“Gözü…”
Bir an sustu.
“Sonra hırsı…”
Bir an daha sustu.
“Ve sonunda gönlü…”
Dışarıda kar yağıyordu.
Sokak sessizdi.
Çorbacı tası işaret etti.
“Bir insan bir tas çorbayla doyabiliyorsa zengin sayılır. Çünkü bilir ki nimet, çokluğuyla değil, şükrüyle bereketlenir.”
Sonra karşısındaki adama baktı.
“Fakat insan yetimin hakkını, kulun hakkını, toplumun hakkını yiyor ve hâlâ daha fazlasını istiyorsa…”
Cümlesini tamamlamadı.
Gerek de yoktu.
Çünkü bazı gerçekler söylendiğinde değil, insanın vicdanında yankılandığında anlaşılır.
—
O gece varlıklı adam dışarı çıktı.
Kar, ayak izlerini yavaş yavaş siliyordu.
Bir süre yürüdü.
Sonra durdu.
Arkasına baktı.
Çorbacının ışığı hâlâ yanıyordu.
İçeride yaşlı adam, önündeki son ekmek parçasını çorbasına banıyordu.
Bir tas çorbayla doymuştu.
O ise koskoca bir ömrü dolduracak kadar servete rağmen hâlâ açtı.
O an anladı:
Yoksulluk, sofrada eksik olan yemek değildir.
Asıl yoksulluk, önündeki nimetlerin hiçbirini yeterli bulmamaktır.
Ve bazı insanların karnı değil;
gözü açtır.
Gözü aç olanın ise dünyayı önüne serseniz bile,
sofrası değil, hırsı büyür.

NEGATİF SELEKSİYON

NEGATİF SELEKSİYON

Seleksiyon nedir?

En basit ifadeyle;
seçmek,
ayıklamak,
seçilim…

Uygun ve üstün özelliklere sahip olanların seçilmesi,
uygun olmayanların ise elenmesi şeklinde yer bulur sözlüklerde …

Peki ya negatif seleksiyon…?

Bir toplum,
iyiyi
doğruyu,
güzeli
seçmek yerine
kötüyü,
yanlışı,
seçmeye başlarsa…?

Ya da;
Dürüstün
yolu kesilir,
çalışkan bekletilir,
bilgili susturulur,
liyakatli saf dışı bırakılırsa…?

Yalakanın,
fırsatçının,
çıkarcının
güçün
önü açılırsa?/açılıyorsa?

Değişen insan mı olur sadece?
bozulur toplumun seçim mekanizması …

Sahi bir toplumun ahlakını ne bozar?
Nasıl bozulur?

Cehalet mi?…
Yoksulluk mu?

Yoksa ;
sessiz,
derin,
görünmez bir şey mi?

Negatif seleksiyon…

İyiyi cezalandırmak,
kötüyü ödüllendirmek…

Yalnızca anlatılanla/söylenenle mi öğrenir insan..?
Ya gördüğü,
duyduğu…

Dürüstün kaybettiğini,
yalanın kazandığını görürse…

Kime inanır?
Neye inanır?

Çalışmanın yerine torpil,
bilginin yerini yakınlık,
liyakatin yerine sadakat alırsa…

Haklı susar,
güçlü konuşursa…

Yara alırsa adalet, başlar değişmeye
toplumun
değer yargıları…

Utananılacak şeyler
övünç olmaya başlarsa…?

Ayıp,
uyanıklık …
Yalakalık,
sadakat…
Fırsatçılık,
işini bilmek…
Suskunluk,
Uyum …
Torpil,
referans olarak görülmeye başlarsa….

Değiştikçe kelimeler,
kaybolur anlamlar…
kısılır vicdanların sesi…

Sahi toplumlar nasıl bozulur?
bir anda mı ..?
Yoksa zaman içinde mi?

Cevabı tabi ki hayır…

Susulur…
görmezden gelinir…
bana ne denir…
ya da herkes böyle yapıyor…

Denmeye başlanır,
yanlış,
normalleşir…
Sıradanlaşır…
kanıksanır…

İşte
o gün
ahlaki çöküş başlamış demektir…

Nedir asıl tehlike ?

kötülerin çoğalması mı?
Yoksa ,iyilerin vazgeçmesi mi?…

Dürüst kaybeder,
çalışkan karşılık görmez,
liyakat anlamını yitirirse
yozlaşma başlamış demektir…

Kötülük nasıl artar…? kötüler artınca mı ?
yoksa iyiler susunca mı…?

Bir toplumun gerçek zenginliği nedir..?
Sadece ekonomi midir?
ya da sadece ekonomi olabilir mi?

Ekonomi olduğu kadar,
doğru insanı doğru yerde istihdam etme,
emeği ödüllendrme…

Yani liyakati esas alma,
adaleti eşit uygulayabilmektir gerçek zenginliği toplumun…

Liyakat varsa umut,
adalet varsa güven,
dürüstlük varsa
gelecek vardır…

Kötünün ödüllendirilmesi,
iyinin cezalandırılması bozar toplum ahlakını …

Gelecek ellerimizde…
Karar senin….
Karar benim…
Karar hepimizin….

BEYAZIN SESSİZ HALİ

Beyaz;
temizlik…
masumiyet…
gelinlik…
yeni sayfa…
yeni umut…
özdeşleştirilir beyazla…
Her insan üç hayat yaşar;
Beklediği, 
yaşadığı 
ve geriye bıraktığı…
Bir beyaz daha vardır;
sessiz…
soğuk…
vicdanla baş başa kalınan yer…
ölüm döşeği…
Kırmızının tutkusu…
yeşilin huzuru…
mavinin sonsuzluğu…
altının ihtişamı…
cezbeder insanoğlunu…
Hayat ise;
tüm renklerden örülmüş uzun bir yolculuk…
Yol biter,
Renkler solar…
 beyaz kalır geriye sadece…
Ölüm döşeği…
unvan,
makam,
servet,
alkış,
tezahüratın hiçbir anlamının olmadığı yer…
Hayatı boyunca duvar örer bazıları…
Gün gelir, bütün duvarlar geride kalır…
Gerçekteki kendisiyle karşılaşır ilk kez…
Aynada gördüğü yüz, toplumun baktığı yüz müdür?
Yoksa vicdanın tanıdığı yüz mü?
“Nasıl yaşamalıyım?” sorusuna cevap arar insan…
Sokrates ne güzel ifade etmiştir;
Sorgulanmamış bir hayat, yaşanmaya değmez…
Mesele, ölümün kendisi kadar nasıl bir hayat yaşandığıdır.
İnsanı hakikate yaklaştıran iki şey vardır:
ölüm ve hızla tükenen ömür…
Yaşamın düşmanı mıdır ölüm?
Yoksa en dürüst öğretmeni mi?
“Keşke…” diyeceğin bir hayat yaşama.
Sevdiğini zamanında söyle, erteleme.
Affet, kin tutma.
Haklı değil, insan ol…
Demektedir anlayana ölüm döşeği…
Son nefes…
Sahip olduklarının bir anlamı var mıdır?
Önemli olan sahip olmak değil,
paylaşmak…
paylaşabilmektir…
İnsan, ölümsüzmüş gibi plan yapar;
aldığı nefesin bile kendisine ait olup olmadığını bilmez…
Ne kadar garip, değil mi?..
Ölüm, yaşama değer katar…
Sonlu olan her şey kıymetlidir…
Yaşam gibi…
Ölüm döşeğinin beyazlığı…
hayatın en sade ama en güçlü cümlesi…
Konuşmaz…
Bağırmaz…
Çağırmaz…
Yargılamaz…
Sadece bekler…
Ne bıraktın geride?
Yaşamaya değer bir hayatın izi mi?
Yoksa…
Gerçek miras;
bankadaki hesap,
tapular
ya da makam değildir…
Ardından edilen samimi bir dua…
Gözyaşıyla hatırlanan bir iyilik…
Ve unutulmayan güzel bir isim…
Gün gelecek, herkes, hepimiz aynı beyazlığın misafiri olacak…
Önemli olan, üzerimizi örten beyaz kefenin vicdanımızın da aynası olacağını unutmamaktır…
Ölüm döşeğinin beyazlığı, hayatın bittiği yer midir?
Yoksa insanın kendisi hakkında söyleyebileceği son hakikat midir?
Ona göre;
dinle,
düşün,
anla,
ağla…
ya da gül…
Çünkü;
Ölüm döşeği insanın vicdanına verdiği son hesaptır…