GÖRÜNMEZ MAHKEME

İnsan  nedir?
Kimdir ?
neye inanır?
Neye inanmaz…?
Doğruya, 
gerçeğe mi inanır , yoksa en çok duyduğuna mı?
İlginçtir…
İnsan/
Kalabalıklar en çok bağıranı duyar…
En çok tekrarlanan sözü hatırlar…
En çok paylaşılan görüntüye inanır…
Peki ya hakikat/gerçek…?
Sessizdir, 
Bağırmaz,
Kendini pazarlamaz…
Bir yalan….
Defalarca tekrar…
Sonuç?…
Yalan 
Gerçeğe dönüşür mü?/dönüşebilir mi?
Michael Jackson…
Billie Jean Şarkısı…
Dil…
Algı…
Masumiyet …
Fakülte yıllarında, psikoloji dersinde hocamızın anlattığı bir örnek hala zihnimde…
Bir insan aynı yalanı önce ön sıradakilere anlatır. 
Sonra orta sıralara… Sonra en arka sıraya… En sonunda kendisi de dönüp o en arka sıraya oturur….
Artık o yalanı o kadar çok tekrar etmiştir ki, bir süre sonra kendisi de ona inanmaya başlar…
O yıllarda benim için etkileyici bir benzetmeydi…
Yıllar geçti..
Ben de  anladım…
Yalnızca yalan söylemek değildi mesele…
Zihninin tekrarla kurduğu ilişki….
Yalan başkalarından önce sahibini esir alır.
Çamur at, izi kalsın diyerek noktayı koymuş atalarımız…
Bu atasözü…
Psikolojinin
toplumsal hafızanı kısa bir özeti adeta…
Bir iftira…
Bir söylenti…
Bir iddia…
Tek başına bir anlam ifade eder mi?/edebilir mi?
Tek başına bir anlam ifade etmese de;
Tekrar edildikçe….
Kulaktan kulağa dolaştıkça…
Manşet oldukça…
Paylaşıldıkça…
kök salar,
gerçek gibi algılanmaya başlar/başlanabilir…
Gün gelir
bu kadar konuşuluyorsa mutlaka doğrudur…noktasına gelir/gelebilir…
Pekala gerçek/hakikat, tekrarla değişir mi?
Değişebilir mi?
Psikolojide   Yanılsama, Doğruluk Etkisi olarak yer bulur bu husus….
1977 yılı…
yapılan deneyler…
Katılımcılara doğru ve yanlış birçok ifadeyi defalarca sunarlar…
Sonuç şaşırtıcıdır…
İnsanlar, yalnızca daha önce duydukları için yanlış bilgileri bile daha doğru kabul etme eğilimi gösterdiği gözlenir.
Tekrar, gerçeği değiştirmesede
gerçeğe olan inancı değiştirebildiği tespit edilmiştir..
Propaganda nedir?
Nerede başlar?…
Austin, kelimelerin bilgi kadar zamanda bir eylem gerçekleştirdiğini söyler..
Bazı sözler  vardır ki;
Hüküm verir.
Etiket yapıştırır.
İtibar kazandırır 
ya da itibar yok eder…
Bir insana sürekli; suçlu…
yalancı…
ya da hain…
denilirse kelimeler harf olmaktan çıkar,toplumun zihninde görünmez bir mahkemeye dönüşür…
Çoğu zaman deliller değil, tekrarlar konuşulur.
Umberto Eco’nun
İnsanlar çoğu zaman gerçeği değil, gerçeği temsil eden işaretleri algılar sözü günümüzün fotoğrafı gibidir adeta…
Fotoğraf…
Manşet…
Kısa video…
Sosyal medya paylaşımı…
Tek başına gerçek midir?/gerçek olabilir mi?
Ya defalarca tekrarlanır?
Defalarca paylaşılırsa?
Michael Jackson… 
Yıl 1982 
‘Billie Jean’ şarkısı… 
Şarkının derinlikleri…
Masumiyetini  korumaya çalışan bir 
Bir sessiz  direniş…
Bir kadın
Bir  iddia…
Dinleyen kalabalık 
Büyüten medya,
çoğalan söylentiler…
Michael Jackson ;
The kid is not my son
“O çocuk benim oğlum değil.”
Yalnızca  babalık reddi midir bu? 
Algıya karşı hakikatin itirazıdır aynı zamanda …
Mark Twain’in ‘
Yalan, ayakkabılarını giyene kadar gerçek dünyanın yarısını dolaşmış olur ‘sözü çok ilginç değil midir?
Sormak sorgulamak gerekmez mi?
Günümüz 
dijital çağ…
Bir paylaşım…
Bir etiket…
Montaj görüntü…
Yapay zeka..
Binlerce yorum…
Başlamadan mahkeme  hükmünü açıklayan insanlar…
Şarkı hala güncel değil mi?
Yalan, ne kadar tekrar edilirse edilsin gerçeğe dönüşür mü?
Dönüşebilir mi?
Sade tekrarlandıkça insanların zihninde gerçek gibi algılanabir…
Sadece o kadar…
Asıl tehlike bu değil midir?
Yalanın  yaşayabilmesi için sürekli tekrar edilmeye ihtiyacı vardır…
Mevlananın dediği gibi Güneş balçıkla sıvanmaz…
Hakikatin üzeri bir süre örtülebilir.
Unutulmasın ki/Unutulmamalıdır ki;
Gerçeğin er geç ortaya çıkma gibi bir huyu vardır..

OLTA & BALIK & YEM

OLTA • YEM • BALIK
Hayat…
Kimi zaman masmavi bir deniz….
Kimi zaman görünmeyen akıntılarla dolu derin bir okyanus…
Kimi zaman da sessizce kurulmuş bir olta…
Ve insan…
Bazen ;
oltayı atan,
yemi hazırlayan,
Bazen de farkına varmadan oltaya yaklaşan bir balık…
Sahi…
Yem ne zaman değerlidir?
Balık oltaya gelmeden önce mi?
Yoksa balık iğneye takıldıktan sonra mı?
Balık yakalandıktan sonra yemin bir anlamı var mıdır?
Hiç düşündünüz mü?
Yem…
Neden parlaktır?
Neden dikkat çeker?
Neden caziptir?
Neden iştah kabartır?
Balığı doyurmak için mi?
Onu mutlu etmek için mi?
Özgür bırakmak için mi?
sorular, sorular…
Yoksa…
Onu kendine yaklaştırmak için mi?
Balık yemi yuttuğu an…
Aslında neyi yutmuştur?
Bir lokmayı mı?
Yoksa özgürlüğünü mü?
Yem,
Bir nimeti mi?
Yoksa görünmeyen bir esareti mi?
İğne damağına saplandığında…
Artık seçim hakkı kalır mı?
Yönünü kendi belirleyebilir mi?
İstediği yere yüzebilir mi?
Cevap belli
Tabi ki hayır…
Hayır…
Peki…
Hayat,
İnsan ilişkileri,
İş hayatı farklı mıdır?
Siyaset,
Ticaret,
Reklamlar,
Makamlar farklı mıdır?
Şöhret…
Para…
Menfaat…
Hepsi bir yem olabir mi?
İlgi ilk zamanlar neden büyüktür?
vaatler,
Sen bizim için çok değerlisin sözleri…
Kapılar ardına kadar neden/niçin  açılır?
Peki sonra…
Ne değişir?
İnsan mı değişir?
Amaç  nedir?
İnsanı kendine bağımlı hâle getirmek  olabilir mi?
Amaç dostluk, sevmek midir?
Yoksa vazgeçilmez görünmek midir?
Ne zaman ki insan…
Onsuz yapamam  demeye başlar…
İşte o gün…
Yem görevini yapmıştır…
İlgi azalır,
vaatler unutulur.
güler yüz kaybolur…
Sebep aslında açıktır 
Oltadaki balığa yem verilmez…
Hiç düşündünüz mü?
Neden bazı insanlar sizi sadece ihtiyaç duyduklarında arar?
Neden bazı kapılar işiniz bitince kapanır?
Neden alkışlar menfaat bitince susar?
Neden dost görünenler, çıkar bittiğinde yabancılaşır?
Cevap basittir…
Bazı ilişkiler sevgiyle değil,
ihtiyaçla,menfaatle  kurulmuştur…
Akıllı insan sadece görünene mi bakar/bakmalıdır…
Cevabını bildiği, inanmak istemediği sorular başlar, 
Neden ben?
Bu kadar ilgi niçin?
Bu cömertlik neden?
Karşılıksız görünen şeyler  gerçekten karşılıksız olabilir mi?
Yarın benden ne istenecek?
Her parlayan şey altın mıdır?
Her gülümseme samimiyet,
Her alkış takdir,
Her ikram iyilik değildir…
Bi gerçeği de gözden kaçırmamak gerekir…
Her yem tuzak,
Her vaat yalan değildir.
Uzatılan her el de art niyetli değildir..
Ancak;
Hayat tedbirli olmayı gerektirir…
En büyük tuzaklar,
en güzel sözlerin arkasına,
en derin hesaplar,en sıcak tebessümlerin içine gizlidir…
Gerçek özgürlük nedir?
İğneye takıldıktan sonra çırpınmak mı?…
Gerçek bilgelik nedir?
Güç mü?
Sorgulayabilmek mi?
Balığı yakalayan iğne midir?
Yoksa İğneyi saklayan  yem mi?…
 
İnsan neyi hatırlar?
İğneyi mi? aldatan yemi mi?
Cevap ortadadır…
Ama,oltadaki balığa yem verilmez…
Unutulmamalıdır ki;
Yem,
özgürlüğün önündeki en büyük düşmandır…

ZİRVE Gölge X (final)Tehlikeli Sessizlik

ZİRVE 

Gölge X (final)
Tehlikeli Sessizlik
Zirve
Bir zirve daha sona erdi.
Ev sahipliğimizde.
Hemde Başkent Ankara’da…
Her zirvenin olduğu gibi bu zirvenin de bir fotoğrafı…
her fotoğrafın da görünmeyen bir gölgesi…
Tarih…
Meydanlarda atılan sloganlarla mı yazılır her zaman…
Ya makam odalarında tercih edilen sessizlik…
Bir yalanı ayakta tutan, onu söyleyenler kadar ,gerçeği bildiği halde susmayı tercih edenlerdir…
Bazıları 
 korkudan,
Bazıları 
makamını kaybetmemek için,
Bazıları ise konforunu korumak için susar/susabilir…
Bazıları ise şimdi sırası değil diyerek…
Verilen pozlar,
sıkılan eller,
kameralara yansıyan tebessümler…
Tarihte bir kare olarak kalır…
Ya kayda geçenler…
Söylenmeyen sözler…
Sorulmayan sorular…
Savunulmayan mazlumlar…
Görülmek istenmeyen gölgeler…
Adalet susarsa güç ,
hakikat susarsa propaganda ,
Vicdan susarsa çıkar,
İnsan susarsa tarih konuşur…
Gün gelir her şey geride kalır…
Gölgeler gelecek nesillere tek bir soru bırakır;
O gün siz neredeydiniz?
Ne yaptınız?
Elinizden gelenin en iyisini yaptınız mı?…
Unutulmamalıdır ki;
Tarih zulmedenleri yazdığı gibi,zulüm karşısında sessiz kalmayı tercih edenleri de yazar…

ZİRVE Gölge 9

ZİRVE

Gölge – ı×
Başkent…
Ankara…
Zirvenin en dikkat çeken anlarından biri…
Karşılama töreni…
Mehter…
Tarihî kıyafetler…
Devlet geleneği… Semboller…
Yüzyılların hafızası…
Günümüze taşınan güçlü bir atmosfer…
Türkiye’nin tarihi ve kültürel mirası… Uluslararası misafirler…
Başarılı bir organizasyon…
Milletler…
Tarihleriyle…
Kültürleriyle…
Ve devlet gelenekleriyle…
saygı görürler.
Mehter sadece bir müzik değildir…
Geçmişten günümüze uzanan bir hafıza…
Bir devlet geleneği…
Bir medeniyet sembolü…
Takdir edilmesi gereken bir ayrıntı…
Ancak…
Tarihi güçlü şekilde temsil etmek/ettirmek
tek başına yeterli midir?
Geçmişin hatırlatmak güzel…
Ya 
bugünün sorunları…
Sorunları çözebilmek
..
 Aynı derecede önemli değil midir?
Tarih tekerrürden ibarettir…
Ama ders almak önemli…
Mehter gurur verir…
Ancak;
Adalet…
Hukuk…
Refah…
Bilim…
Üretim…
vee güçlü kurumlarla desteklenirse anlam kazanır…
Aksi takdirde güzel bir tören olarak hafızalarda kalır…
Gerçek devlet geleneği;
Geçmişini saygıyla bakmak,
geleceği de aynı kararlılıkla inşa edebilmektir…
Zirvenin en anlamlı mesajı;
Geçmişini unutmayan bir Türkiye…
Aynı başarı
Ekonomi…
Hukuk…
Eğitim…
Bilim…
Toplumsal huzur….
sağlanabilir/se 
geçmişiyle değil,
geleceğiyle de örnek bir ülke haline gelir/gelmiş demektir..
Medeniyet geçmişten miras olduğu kadar, geleceği yeniden inşa etmek demektir…

ZİRVE Gölge VIII

ZİRVE
Gölge – VIII
Başkent…
Ankara…
Dünya liderleri bir kez daha aynı karede buluştu.
Tokalaşmalar…
Gülümsemeler…
Ortak fotoğraflar…
Diplomatik nezaket…
Devletler arası ilişkilerin doğal bir parçası…
Buraya kadar her şey normal.
Ancak verilen bu fotoğraf, akıllara başka soruları da getirmiyor mu?
Yıllardır…
Ekonomide yaşanan sıkıntılar…
Siyasi krizler…
Toplumsal gerilimler…
Hatta kimi zaman doğal afetlerin ardından yaşanan aksaklıklar bile…
Dış güçler söylemiyle açıklanmadı mı?
Toplumun önüne sürekli aynı gerekçe konulmadı mı?
Peki…
Bütün sorunların kaynağı olarak gösterilen bu dış güçler nasıl oldu da bugün aynı masada buluştu?
Aynı aktörler…
Aynı masa…
Aynı fotoğraf…
O hâlde bu kareyi nasıl okumalıyız?
Elbette devletler/liderler konuşacaktır.
Diplomasi, konuşabilme sanatıdır.
Bir ülke dünyadan kopuk yaşayabilir mi?
Diyalog, uluslararası ilişkilerin vazgeçilmez unsuru…
Bu durumda vatandaşın da şu soruları sormaya hakkı yok mudur?
Dün dış güç denilenler…
Bugün stratejik ortak mı oldu?
Dün bütün olumsuzlukların sorumlusu olarak gösterilenler…
Bugün dostluk fotoğrafının içinde neden yer alıyor?
Demek ki devlet yönetiminde…
Sloganlardan çok gerçekler belirleyici…
Uluslararası ilişkiler…
Meydanlarda kurulan cümlelerle değil,
Masalarda yürütülen diplomasiyle şekilleniyor…
İç siyasette kullanılan dil…
Dış politikada izlenen uygulamalar…
Vatandaş fotoğrafları görür,
konuşmaları dinler…
Söylemlerle eylemler karşılaştırır.
Sonunda kendi hükmünü verir…
Devlet yönetimi ciddiyet ister.
Günübirlik söylemler değil…
Tutarlılık önemlidir…
Güven
Söylemlerle eylemlerin  birbirini doğrulamasıyla oluşur…
Zirvenin en büyük gölgesi…
Aynı karede verilen fotoğraf mıdır?
Asıl gölge…
Yıllardır anlatılan söylemlerle, bugün ortaya çıkan eylemlere ait  görüntü’dür…
Değişen gerçekten dış güçler mi?
Yoksa onlara dair anlatılan hikâyeler midir?

ZİRVE Gölge – IV

ZİRVE
Gölge – IV
Her zirvenin bir manzarası vardır…
Görünen yüzü
güzeldir…
Bir de görünmeyen yüzü vardır?
Görünen yüz ekrana yansır…
Dalgalanan bayraklar…
Tokalaşan liderler…
Art arda yapılan görüşmeler…
Yayınlanan ortak bildiriler…
Özenle hazırlanan salonlar…
Ve dünyaya verilen güçlü fotoğraflar…
Peki ya görünmeyen yüzü?
Kapanan yollar…
Değişen güzergâhlar…
Saatlerce trafikte bekleyen insanlar…
Ertelenen işler…
Sessizleşen gökyüzü…
Hayatın yükünü omuzlayan vatandaş…
Uluslararası bir zirveye ev sahipliği…
Diplomasi için bir fırsat…
Konuşulan konular…
Masaya yatırılan sorunlar…
Kurulan temaslar…
Aralanan iş birliği kapıları…
Yok sayılabilir mi?
Her organizasyonun bir bedeli vardır.
Ne var ki o bedeli çoğu zaman vatandaş öder.
Bekleyen esnaf…
Şoför…
İşçi…
Memur…
Ve şehir…
Yapılan yollar…
Yenilenen kaldırımlar…
Düzenlenen parklar…
Boyanan duvarlar…
Kim bunlara itiraz edebilir?
Elbette kimse…
Asıl soru şudur?
Bu eksikler neden zirve yaklaşınca hatırlanır?
Bir gecede brandalarla örtülen görüntüler…
Birkaç günde makyajlanan sorunlar…
Görüntü değişiyor…
Peki ya hayat?
Brandanın arkasındaki duvar gerçekten değişti mi?
Yoksa sadece görüntü mü değişti?
Sorunlar üzeri örtülünce çözülmüş olur mu?
Toz, halının altına süpürülünce ev temizlenmiş sayılır mı?
Mesele yalnızca zirve yapmak mıdır?
Asıl mesele…
Dünyaya gösterilen özeni…
Kendi insanından da esirgememektir.
İtibar yalnızca yabancı misafirlerin gözünde mi yükselir?
Kendi vatandaşının devlete duyduğu güven…
Uluslararası ilişkiler 
Milli güvenlik,
Diplomasi önemlidir 
Ama…
İnsanın huzuru…
Adalet duygusu…
Geçim kaygısı…
Emeklinin maaşı…
İşçinin alın teri…
Çiftçinin emeği…
Gençlerin umudu…
Belki de asıl sorulması gereken soru?
Zirve  bittikten sonra…
Hayatımızda ne değişti?
Ne değişiyor?
Misafirler uğurlanunca…
Brandalar söküldüğünde…
Konvoylar dağıldığında…
Vatandaşın derdi azaldı mı/azalıyor mu?
Yoksa geriye yine aynı yollar…
Aynı geçim mücadelesi…
Aynı bekleyiş mi kalıyor?
Geriye sadece güzel fotoğraflar…
Kapanan yollar…
Ve geçici bir vitrin kalıyorsa/kalacaksa …
Gölge, ışıktan daha uzun sürüyor demektir….
Çünkü vitrin…
Uzaktan bakanı,
gerçek ise…
Perdenin arkasında yaşayanların hayatını değiştirir…
İşte zirve…
İşte gölge…
Gerçek başarı, dünyaya verilen/verilecek fotoğrafla değil,kendi insanına yaşattığı hayatla anlaşılır/anlaşılabilir..

ZİRVE Gölge-3

ZİRVE
Gölge – III
Gökyüzünün Sessizliği
Şehirler sadece sokaklarından mı ibarettir…?
Ya gökyüzü?..
Kuşların bildiği…
Rüzgarın ezbere dolaştığı…
Bulutların hiçbir pasaport sormadan geçtiği…
Sonsuz bir mavi…
Ankara…
Başkent…
Etimesgut semaları…
Yıllardır gökyüzüne bakanlar…
Kimi zaman bir eğitim uçağının kanadında umut…
Kimi zaman genç bir pilotun hayali…
Kimi zaman da göğe bırakılan bir selam…
Gökyüzü Etimesgut için;
Emek…
Disiplin…
Sabır…
Ve vatana duyulan sessiz bir bağlılıktır.
Bugün ise…
Susan alışılmış sesler…
Görünmeyen bir iznin eşiğinde duran kanatlar…
Devlet ciddiyetine bürünen bir gökyüzü…
Adeta nöbet tutan görünmez olan mavilikler..
Bir tarafta hazırlanan başkent…
Yıkanan yollar…
Süslenen caddeler…
Rüzgârla konuşan bayraklar…
Diğer tarafta ise gökyüzü…
Sessiz…
sessizliğin sesi hakim adeta….
Etimesgut semalarında…
 derin sessizlik…
Sanki mavilikler de bekliyordu…
İnecek uçakları…
Geçecek konvoyları…
Başlayacak zirveyi…
Oysa gökyüzünün amacı beklemek midir?
Kanatlara yol olmak…
Ufuklara umut taşımak…
Özgürlüğü hatırlatmaktır.
Alışkanlıklar insanın hafızası…
Her gün duyulan bir motor sesi…
Uzakta süzülen bir eğitim uçağı…
Gökyüzünü yaran bembeyaz bir iz…
Zirve yaklaşırken yalnızca yollar mı  değişti?
Gökyüzü …
Başka türlü nefes…
Misafirlerini ağırlamak için kendi ritmini yavaşlatan şehir…
Keşke…
Bu kadar özen…
Bu kadar titizlik…
Bu kadar ince hesap…
Bir gün de bu şehrin insanı için yapılabilseydi…
Keşke…
Vatandaşın huzuru da…
Emeklinin geçimi de…
İşçinin alın teri de…
Çiftçinin emeği de…
En az bir zirve  kadar önemsenebilseydi.
Belki o zaman…
Gökyüzündeki sessizlik yalnızca güvenliğin değil,
Huzurun da sesi olurdu.
Bir ülkenin en yüksek zirvesi…
Toplantı salonlarının kurulduğu binalar mıdır?
Yoksa insanın kendini değerli hissettiği yer midir?
Bir devlet…
Sadece sınırlarını koruyabildiği kadar mı güçlüdür?
Yoksa vatandaşının hayallerine de kanat olabildiği kadar mı?
Ve en derin gölge…
Bulutların yere düşürdüğü karanlık mıdır sadece?
Yoksa kendi insanının üzerine çöken unutulmuşluk duygusu mu?
Gökyüzü yine mavi kalacak…
Rüzgâr yine esecek…
Uçaklar yine kanat çırpacak.
Zirveler kurulacak…
Konvoylar geçecek…
Bayraklar dalgalanacak…
Ama bazı sessizlikler vardır ki…
Yalnızca kulakla değil,
Vicdanla duyulur.
İşte zirve…
İşte gölge…
Bazen bir şehrin gökyüzü konuşmaz…
Ama susarak,
Yeryüzünün söyleyemediklerini anlatır.

ZİRVE 2 Gölge

ZİRVE
Gölge – II
Zirve yaklaşıyor…
Hazırlanıyor şehir…
Yollar…
İnsanlar…
Caddeler…
Meslekler…
Başkentte 
taksicilere yeni bir düzen getiriliyor…
Gri pantolon…
Beyaz gömlek…
Araçta Türk lokumu…
Su…
Kolonya…
Bu topraklardan güzel bir hatırayla ayrılsın diye misafirler…
İtiraz etmiyoruz…
Milletimizin mayasında vardır misafire ikram.
Kapısını çalan yabancıyı aç bırakmaz…
Sofrasındaki son ekmeği paylaşır.
Yolcuya su vermeyi de gönül kazanmayı da bilir.
Bu bizim kültürümüz.
Sorun ikram mıdır?
Elbette değildir.
Sorun, misafire gösterilen özenin kendi vatandaşından neden esirgendiğidir.
Bir zirve…
Hatıralarda kalacak.
Belki de taksicilerin beyaz gömleği…
Direksiyon başında,
Ekmeğinin peşinde koşan o insanlar…
Şimdiye kadar aynı titizlikle düşünüldü mü?
Maliyetler…
Bitmeyen vergiler…
Trafikte geçen saatler…
Eve götürülmeye çalışılan bir lokma ekmek…
Bunlar hiç bir protokol toplantısının gündemine girdi mi?
Vitrin değişiyor…
Peki ya vitrini ayakta tutan insanların yükü?
Bir ülkeyi güzel gösteren yalnızca temiz kaldırımlar mıdır?
Yoksa geçim derdine rağmen dimdik ayakta duran insanlar mı?
Korkmadan çalışan emekçiler…
Adalet duygusunu kaybetmemiş vatandaşlar…
İşte gerçek itibar…
Lokum ikram etmek güzeldir…
Kolonya uzatmak nezakettir…
Beyaz gömlek saygınlıktır…
Peki ya işçiye hak ettiği ücret?
Emekliye insanca yaşayabileceği maaş?
Çiftçinin alın terinin karşılığı?
Misafirler birkaç gün kalır…
Sonra gider.
Ama bu ülkenin insanı burada yaşamaya devam eder.
Her sabah aynı yolları kullanır…
Aynı kaldırımlarda yürür…
Aynı hayatın yükünü omuzlar.
Zirve bittiğinde geriye yine aynı sorular kalır:
Neden kendi vatandaşımıza hak ettiği yaşam çok görülüyor?
Asıl değişim…
Asıl dönüşüm…
Kendi insanının daha iyi yaşayabilmesi için olmaz mı?
İşte zirve…
İşte gölge…
Çünkü gölge, ışığın olmadığı yerde değil,
en güçlü ışıkların altında büyür…
Ve bazen…
En parlak vitrinlerin ardında,
en ağır yükü yine bu ülkenin vatandaşı taşır/taşımaktadır…

Barut

Rivayete göre Napolyon, kaybedilen bir savaşın ardından komutanlarını huzuruna çağırır.
Yüzlerde yenilginin gölgesi, gözlerde mağlubiyetin ağırlığı vardır.
İmparator sorar:
-Bu savaşı neden kaybettik?
Generallerden biri çekinerek söze başlar:
-Efendim… Birinci sebep, barutumuz bitti…
Napolyon sözünü keser:
-Tamam… Gerisini söylemene gerek yok.
Mağlubiyet…
Yüzlerce gerekçe…
Tek bir gerçek…
Barut bitti…
Bittiyse barut,
gerisi teferruat…
Hayat…
Toplumlar…
Devletler…
Pahalılık…
İşsizlik…
Yoksulluk…
Geçim sıkıntısı…
Umutsuzluk…
Gelecek kaygısı…
Konuşur da konuşur insanlar…
Ama asıl soru şudur:
Neden bitti barut… ?
Bazen sorular,
cevaplardan daha ağırdır.
Sokaklarda yürüyen insanlar…
Yüzlere yansıyan yorgunluk…
Kalabalıklar içinde büyüyen yalnızlık…
Tükenen umutlar…
Eksilen hayaller…
Derinleşen gelecek kaygısı…
Yalnızca para mıdır ekonomi ?
Hayır…
Ekonomi;
İnsanın yarına duyduğu güven…
Çiftçinin tohumu toprağa ekerken taşıdığı inanç…
Esnafın sabah kepenk açarken hissettiği umut…
Gencin geleceğe bakarken kurduğu hayaldir…
Toplumsal yoksullaşma…
Yiten umutlar…
Eksilen hayaller…
Belki de en büyük fakirlik…
Yarınlar daha güzel olacak inancının kaybolması…
Nehir,
kaynağından beslenerek coşkuyla akar…
Toprağa hayat verir,
şehirleri besler,
denizlere ulaşır…
Kaynak kurursa,
bereket de çekilir…
Toplumların da görünmeyen kaynakları vardır:
Adalet…
Liyakat…
Güven…
Üretim…
Eğitim…
Ortak gelecek duygusu…
İşsizlik,
enflasyon,
gelir adaletsizliği sonuçtur…
Tıpkı kuruyan yapraklar gibi…
Sorun dallarda değil,
köklerdedir.
Bir ülkenin gerçek serveti;
Gençlerinin gözlerindeki ışıktır.
Vicdandır.
Alın teridir.
Toprağa duyulan sadakattir.
İnsanların birbirine ve geleceğe duyduğu güvendir.
Çünkü güven kaybolduğunda para değerini,
umut kaybolduğunda ise toplum yönünü kaybeder…
Sorular…
Yine sorular…
Neden bu noktadayız?
Kim haklı,
kim haksız?
Barut neden bitti?
Sorular doğru değilse,
cevaplar doğru olabilir mi?
Gerçeklerle yüzleşmeden gelecek inşa edilemez.
Umudunu kaybeden toplumları ayağa kaldırmak zordur…
İhtiyacımız olan şey mazeret değil;
Yeni bir akıl…
Yeni bir vicdan…
Yeni bir umut…
Emek…
Çaba…
Doğruluk…
Dürüstlük…
Yeniden inşa edilen güven…
Çünkü ;
Adaletin,
emeğin
ve umudun yeşerdiği yerde
milletler yeniden şaha  kalkabilir…

GEÇMİŞTEN GELECEĞE Köprü & Gençlik

GEÇMİŞTEN GELECEĞE
köprü&Gençlik
Bir milletin geleceği….
Bi milletin geleceği neye /nelere bağlıdır?
Sadece;
Doğal kaynaklar,
ekonomik güç,
teknolojik imkânlar
olabilir mi?…
Bir milletin geleceği 
yetiştirdiği gençlerle şekillenir…
Gençlik, 
ülkenin yalnızca bugünü değildir,yarınıdır….
Bu günün gençleri ;
Yarının adalet dağıtacak hâkimleri, şifa verecek hekimleri,
bilim üretecek akademisyenleri, ülkeyi yönetecek devlet adamları, sanatçıları,
öğretmenleri ve mühendisleridir…
Gençlik meselesi…
Sıradan bir sosyal konu olabilir mi?
Bir milletin geleceğini ilgilendiren en stratejik bir mesele…
Atatürk’ün “Bütün ümidim gençliktedir sözüyle hayat bulan bir gerçekliktir…
Bu sadece bir temenni midir?
Bir devlet ve toplum vizyonu…
Bilinmesi gereken gerçeklik;
Gençliğini kaybeden toplumlar, geleceğini de kaybeder..
Bu gün gençliğin,
teknolojiyle birlikte bilgiye ulaşımı kolaylaşmış olmakla birlikte, 
Anlam arayışı,
aidiyet duygusu 
ve manevi bağları zayıflamıştır…
İletişim araçları anlamında zirveyi yakalarken,gerçek iletişim azalmış,kaybolma noktasına gelmiştir…
Kalabalıklar içinde yalnız kalmış, 
bilgi bombardımanı altında yönünü kaybetmiş,
hayatın anlamına sorgular hale gelmiştir…
İdeallerin yerini, zaman zaman umutsuzluk, kararsızlık 
ve gelecek kaygısı almıştır…
Bu sadece gençlerin değil, milletin meselesidir/olmalıdır…
Konfüçyüs’ün ,
bir toplumu yok etmek istiyorsanız, önce gençlerini amaçsız bırakın sözü çok manidar değil mi?
Amaçsız gençlik…
Zamanla başkalarının amaçlarına hizmet eder hale gelir…
Gençliği anlamak…
Bir genci kim yetiştirir?…
Çocuğun dünyaya gelişi biyolojik bir olaydır…
İyi bir insan olarak yetişmesi ise;
uzun 
ve çok yönlü bir süreç…
Ahlakı,
dünya görüşü
hayata bakışı …
Yalnızca kendi tercihleriyle mi şekillenir?
Aile,
eğitim sistemi,
çevre,
toplum ,
devlet …
Gençlik  yetişmesinde kimlerin sorumluluğu vardır?
Anne-baba… öğretmenler… yöneticiler…
Çevre….
toplum…
sorumlulukları olduğu bir gerçek…
ilk mektep aile…
konuşmayı, 
sevgiyi,
saygıyı, 
paylaşmayı, merhameti ailesinde öğrenir…
Karakterinin temeli atılır,kişiliği şekillenir …
Ağaç yaşken eğilir…
sağlam aileler,
 sağlam bireyler yetiştirir,
 sağlam bireyler de sağlam toplumlar oluşturur…
Günümüzde gençler arasında görülen birçok sosyal problemin temelinde aile içi iletişim eksikliği vardır.
Çocukların/gençlerin sadece maddi ihtiyaçlarını karşılamak yeterli midir?
Yeterli zaman ayırma…
onları dinleme…
İletişim kurma…
Jean-Jacques Rousseau’ya göre, Çocukların ilk öğretmeni anneleridir…
Aile yalnızca bir yaşam alanı mıdır?
Aile karakter inşa edilen bir okuldur…
Tek başına aile yeterli midir?
Devlet’in gençliğin yetişmesinde hayati bir rolü vardır…
İnsan yetiştirmek…
Bir milletin gerçek zenginliği petrolü, altını veya doğal gazı kaynakları mıdır?
Önemli olan 
iyi yetişmiş insan kaynağıdır….
Gençliğe yatırım,geleceğe yatırımdır…
Eğitimde fırsat eşitliği…
bilim,
 sanat 
ve spor alanlarında imkânlar sunma …
Yeteneklerini keşfetmelerine yardımcı olma…
Devletlerin temel görevlerindendir…
İbn Haldun’un çağları aşan tespiti;
İnsan yetiştirmek, bina yapmaktan daha zordur,fakat kalıcı olan da budur…
Güçlü devlet…
güçlü gençlik politikaları gerektirir…
Gençliğin şekillenmesinde çevrenin etkisi var mıdır?
Ya da ne kadar vardır?
Üzüm üzüme baka baka kararır demiştir atalarımız…
Birlikte geçirilen vakit…
düşünceler davranışlar.
Yaşam tarzları….
Aileden ve okuldan bile daha etkili olabilir arkadaş çevresi…
Spor kulüpleri…
Sanat atölyeleri, kültürel faaliyetler,
Sosyal sorumluluk projelerine gençlerin yönlendirilmesi önemlidir….
Mevlanadan hayat dersi;
Arkadaşını söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim…
Çevre sadece fiziksel ortamla mı sınılıdır?
Günümüzde ;
Dijital dünya…
Sosyal medya…
Dijital içerikler…
sanal topluluklar…
gençlerin düşünce dünyasını doğrudan etkilemektedir…
Anlam arayışı…
deizm ve ateizm tartışmaları…
Öfke değil anlayış…
Adalet ile bağdaşmayan uygulamalar,
ahlak ile örtüşmeyen davranışlar,
din adına ortaya konan yanlış örnekler…
Soru işaretleri…
Soru soran sorgulayan gençleri tatmin etmek gerekmektedir.
Sorgulamak, düşünmenin başlangıcı….
Asıl tehlike….
Sorularına cevap verilmemesi ..
yalnız bırakılması…
Hayatın anlamı, insanın var oluş nedeni,
iyilik ve kötülüğün kaynağı…
Hz. Ali’nin
Çocuklarınızı kendi zamanınıza göre değil, onların yaşayacağı zamana göre yetiştirin sözü yol gösterici olmalıdır…..
Bu günkü nesil… geçmiş nesillerden farklı bir dünya…
Gençleri suçlamak yerine onları dinlemek….
Gençler için sadece yalnızca akademik başarı yeterli midir?
Tabi ki de hayır,
Ahlaki,
kültürel,
manevi gelişim…
Karakterle birleşmeyen bilginin tek başına anlamı olabilir mi?
Tolstoy’un dediği gibi;
Eğitimli ve ahlaklı bir nesil yetiştirmek, geleceğe bırakılacak en büyük mirastır…
Gençlerimize;
sadece sınav kazanmayı değil,
düşünmeyi, araştırmayı, 
üretmeyi, 
sorgulamayı, merhameti, 
adaleti,
sorumluluğu 
ve vatan sevgisini de öğretmeliyiz…
Toplum değerleriyle ayakta kalır…
Gelecek, geçmişinden beslenerek yükselir…
Kendi tarihini,
inancını,
kültürünü 
ve medeniyet birikimini tanımayan nesiller, 
küresel rüzgârların önünde savrulmaya mahkumdur…
Gençlerimiz hem çağın gerektirdiği bilgi ve becerilerle donatılmalı hem de milli ve manevi değerlerle buluşturulmalıdır…
Bir milletin gerçek serveti gençliği olup,gençliğini ihmal eden toplumlar geleceğini tehlikeye atar….
Gençlerini eğiten, geliştiren ve ona değer veren toplumlar ise yarınlara güvenle yürür….
Bugünün gençleri yarının yöneticileri, bilim insanları, öğretmenleri, sanatçıları ve anne-babaları olacaktır…
Bırakacağımız en büyük miras ,
ne servet ne makamdır…
Bırakabileceğimiz en büyük miras;
Sağlam bir karakter, güçlü bir eğitim,
köklü bir kültür, yüksek bir ahlak ve düşünce yapısı…
Gençliği suçlamak değil anlamak… yargılamak değil rehberlik etmek…
İhmal etmek değil yatırım yapmak…
Gençlik geleceğin teminatı değil,geleceğin ta kendisidir…