ZİRVE 2 Gölge

ZİRVE
Gölge – II
Zirve yaklaşıyor…
Hazırlanıyor şehir…
Yollar…
İnsanlar…
Caddeler…
Meslekler…
Başkentte 
taksicilere yeni bir düzen getiriliyor…
Gri pantolon…
Beyaz gömlek…
Araçta Türk lokumu…
Su…
Kolonya…
Bu topraklardan güzel bir hatırayla ayrılsın diye misafirler…
İtiraz etmiyoruz…
Milletimizin mayasında vardır misafire ikram.
Kapısını çalan yabancıyı aç bırakmaz…
Sofrasındaki son ekmeği paylaşır.
Yolcuya su vermeyi de gönül kazanmayı da bilir.
Bu bizim kültürümüz.
Sorun ikram mıdır?
Elbette değildir.
Sorun, misafire gösterilen özenin kendi vatandaşından neden esirgendiğidir.
Bir zirve…
Hatıralarda kalacak.
Belki de taksicilerin beyaz gömleği…
Direksiyon başında,
Ekmeğinin peşinde koşan o insanlar…
Şimdiye kadar aynı titizlikle düşünüldü mü?
Maliyetler…
Bitmeyen vergiler…
Trafikte geçen saatler…
Eve götürülmeye çalışılan bir lokma ekmek…
Bunlar hiç bir protokol toplantısının gündemine girdi mi?
Vitrin değişiyor…
Peki ya vitrini ayakta tutan insanların yükü?
Bir ülkeyi güzel gösteren yalnızca temiz kaldırımlar mıdır?
Yoksa geçim derdine rağmen dimdik ayakta duran insanlar mı?
Korkmadan çalışan emekçiler…
Adalet duygusunu kaybetmemiş vatandaşlar…
İşte gerçek itibar…
Lokum ikram etmek güzeldir…
Kolonya uzatmak nezakettir…
Beyaz gömlek saygınlıktır…
Peki ya işçiye hak ettiği ücret?
Emekliye insanca yaşayabileceği maaş?
Çiftçinin alın terinin karşılığı?
Misafirler birkaç gün kalır…
Sonra gider.
Ama bu ülkenin insanı burada yaşamaya devam eder.
Her sabah aynı yolları kullanır…
Aynı kaldırımlarda yürür…
Aynı hayatın yükünü omuzlar.
Zirve bittiğinde geriye yine aynı sorular kalır:
Neden kendi vatandaşımıza hak ettiği yaşam çok görülüyor?
Asıl değişim…
Asıl dönüşüm…
Kendi insanının daha iyi yaşayabilmesi için olmaz mı?
İşte zirve…
İşte gölge…
Çünkü gölge, ışığın olmadığı yerde değil,
en güçlü ışıkların altında büyür…
Ve bazen…
En parlak vitrinlerin ardında,
en ağır yükü yine bu ülkenin vatandaşı taşır/taşımaktadır…

Barut

Rivayete göre Napolyon, kaybedilen bir savaşın ardından komutanlarını huzuruna çağırır.
Yüzlerde yenilginin gölgesi, gözlerde mağlubiyetin ağırlığı vardır.
İmparator sorar:
-Bu savaşı neden kaybettik?
Generallerden biri çekinerek söze başlar:
-Efendim… Birinci sebep, barutumuz bitti…
Napolyon sözünü keser:
-Tamam… Gerisini söylemene gerek yok.
Mağlubiyet…
Yüzlerce gerekçe…
Tek bir gerçek…
Barut bitti…
Bittiyse barut,
gerisi teferruat…
Hayat…
Toplumlar…
Devletler…
Pahalılık…
İşsizlik…
Yoksulluk…
Geçim sıkıntısı…
Umutsuzluk…
Gelecek kaygısı…
Konuşur da konuşur insanlar…
Ama asıl soru şudur:
Neden bitti barut… ?
Bazen sorular,
cevaplardan daha ağırdır.
Sokaklarda yürüyen insanlar…
Yüzlere yansıyan yorgunluk…
Kalabalıklar içinde büyüyen yalnızlık…
Tükenen umutlar…
Eksilen hayaller…
Derinleşen gelecek kaygısı…
Yalnızca para mıdır ekonomi ?
Hayır…
Ekonomi;
İnsanın yarına duyduğu güven…
Çiftçinin tohumu toprağa ekerken taşıdığı inanç…
Esnafın sabah kepenk açarken hissettiği umut…
Gencin geleceğe bakarken kurduğu hayaldir…
Toplumsal yoksullaşma…
Yiten umutlar…
Eksilen hayaller…
Belki de en büyük fakirlik…
Yarınlar daha güzel olacak inancının kaybolması…
Nehir,
kaynağından beslenerek coşkuyla akar…
Toprağa hayat verir,
şehirleri besler,
denizlere ulaşır…
Kaynak kurursa,
bereket de çekilir…
Toplumların da görünmeyen kaynakları vardır:
Adalet…
Liyakat…
Güven…
Üretim…
Eğitim…
Ortak gelecek duygusu…
İşsizlik,
enflasyon,
gelir adaletsizliği sonuçtur…
Tıpkı kuruyan yapraklar gibi…
Sorun dallarda değil,
köklerdedir.
Bir ülkenin gerçek serveti;
Gençlerinin gözlerindeki ışıktır.
Vicdandır.
Alın teridir.
Toprağa duyulan sadakattir.
İnsanların birbirine ve geleceğe duyduğu güvendir.
Çünkü güven kaybolduğunda para değerini,
umut kaybolduğunda ise toplum yönünü kaybeder…
Sorular…
Yine sorular…
Neden bu noktadayız?
Kim haklı,
kim haksız?
Barut neden bitti?
Sorular doğru değilse,
cevaplar doğru olabilir mi?
Gerçeklerle yüzleşmeden gelecek inşa edilemez.
Umudunu kaybeden toplumları ayağa kaldırmak zordur…
İhtiyacımız olan şey mazeret değil;
Yeni bir akıl…
Yeni bir vicdan…
Yeni bir umut…
Emek…
Çaba…
Doğruluk…
Dürüstlük…
Yeniden inşa edilen güven…
Çünkü ;
Adaletin,
emeğin
ve umudun yeşerdiği yerde
milletler yeniden şaha  kalkabilir…

GEÇMİŞTEN GELECEĞE Köprü & Gençlik

GEÇMİŞTEN GELECEĞE
köprü&Gençlik
Bir milletin geleceği….
Bi milletin geleceği neye /nelere bağlıdır?
Sadece;
Doğal kaynaklar,
ekonomik güç,
teknolojik imkânlar
olabilir mi?…
Bir milletin geleceği 
yetiştirdiği gençlerle şekillenir…
Gençlik, 
ülkenin yalnızca bugünü değildir,yarınıdır….
Bu günün gençleri ;
Yarının adalet dağıtacak hâkimleri, şifa verecek hekimleri,
bilim üretecek akademisyenleri, ülkeyi yönetecek devlet adamları, sanatçıları,
öğretmenleri ve mühendisleridir…
Gençlik meselesi…
Sıradan bir sosyal konu olabilir mi?
Bir milletin geleceğini ilgilendiren en stratejik bir mesele…
Atatürk’ün “Bütün ümidim gençliktedir sözüyle hayat bulan bir gerçekliktir…
Bu sadece bir temenni midir?
Bir devlet ve toplum vizyonu…
Bilinmesi gereken gerçeklik;
Gençliğini kaybeden toplumlar, geleceğini de kaybeder..
Bu gün gençliğin,
teknolojiyle birlikte bilgiye ulaşımı kolaylaşmış olmakla birlikte, 
Anlam arayışı,
aidiyet duygusu 
ve manevi bağları zayıflamıştır…
İletişim araçları anlamında zirveyi yakalarken,gerçek iletişim azalmış,kaybolma noktasına gelmiştir…
Kalabalıklar içinde yalnız kalmış, 
bilgi bombardımanı altında yönünü kaybetmiş,
hayatın anlamına sorgular hale gelmiştir…
İdeallerin yerini, zaman zaman umutsuzluk, kararsızlık 
ve gelecek kaygısı almıştır…
Bu sadece gençlerin değil, milletin meselesidir/olmalıdır…
Konfüçyüs’ün ,
bir toplumu yok etmek istiyorsanız, önce gençlerini amaçsız bırakın sözü çok manidar değil mi?
Amaçsız gençlik…
Zamanla başkalarının amaçlarına hizmet eder hale gelir…
Gençliği anlamak…
Bir genci kim yetiştirir?…
Çocuğun dünyaya gelişi biyolojik bir olaydır…
İyi bir insan olarak yetişmesi ise;
uzun 
ve çok yönlü bir süreç…
Ahlakı,
dünya görüşü
hayata bakışı …
Yalnızca kendi tercihleriyle mi şekillenir?
Aile,
eğitim sistemi,
çevre,
toplum ,
devlet …
Gençlik  yetişmesinde kimlerin sorumluluğu vardır?
Anne-baba… öğretmenler… yöneticiler…
Çevre….
toplum…
sorumlulukları olduğu bir gerçek…
ilk mektep aile…
konuşmayı, 
sevgiyi,
saygıyı, 
paylaşmayı, merhameti ailesinde öğrenir…
Karakterinin temeli atılır,kişiliği şekillenir …
Ağaç yaşken eğilir…
sağlam aileler,
 sağlam bireyler yetiştirir,
 sağlam bireyler de sağlam toplumlar oluşturur…
Günümüzde gençler arasında görülen birçok sosyal problemin temelinde aile içi iletişim eksikliği vardır.
Çocukların/gençlerin sadece maddi ihtiyaçlarını karşılamak yeterli midir?
Yeterli zaman ayırma…
onları dinleme…
İletişim kurma…
Jean-Jacques Rousseau’ya göre, Çocukların ilk öğretmeni anneleridir…
Aile yalnızca bir yaşam alanı mıdır?
Aile karakter inşa edilen bir okuldur…
Tek başına aile yeterli midir?
Devlet’in gençliğin yetişmesinde hayati bir rolü vardır…
İnsan yetiştirmek…
Bir milletin gerçek zenginliği petrolü, altını veya doğal gazı kaynakları mıdır?
Önemli olan 
iyi yetişmiş insan kaynağıdır….
Gençliğe yatırım,geleceğe yatırımdır…
Eğitimde fırsat eşitliği…
bilim,
 sanat 
ve spor alanlarında imkânlar sunma …
Yeteneklerini keşfetmelerine yardımcı olma…
Devletlerin temel görevlerindendir…
İbn Haldun’un çağları aşan tespiti;
İnsan yetiştirmek, bina yapmaktan daha zordur,fakat kalıcı olan da budur…
Güçlü devlet…
güçlü gençlik politikaları gerektirir…
Gençliğin şekillenmesinde çevrenin etkisi var mıdır?
Ya da ne kadar vardır?
Üzüm üzüme baka baka kararır demiştir atalarımız…
Birlikte geçirilen vakit…
düşünceler davranışlar.
Yaşam tarzları….
Aileden ve okuldan bile daha etkili olabilir arkadaş çevresi…
Spor kulüpleri…
Sanat atölyeleri, kültürel faaliyetler,
Sosyal sorumluluk projelerine gençlerin yönlendirilmesi önemlidir….
Mevlanadan hayat dersi;
Arkadaşını söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim…
Çevre sadece fiziksel ortamla mı sınılıdır?
Günümüzde ;
Dijital dünya…
Sosyal medya…
Dijital içerikler…
sanal topluluklar…
gençlerin düşünce dünyasını doğrudan etkilemektedir…
Anlam arayışı…
deizm ve ateizm tartışmaları…
Öfke değil anlayış…
Adalet ile bağdaşmayan uygulamalar,
ahlak ile örtüşmeyen davranışlar,
din adına ortaya konan yanlış örnekler…
Soru işaretleri…
Soru soran sorgulayan gençleri tatmin etmek gerekmektedir.
Sorgulamak, düşünmenin başlangıcı….
Asıl tehlike….
Sorularına cevap verilmemesi ..
yalnız bırakılması…
Hayatın anlamı, insanın var oluş nedeni,
iyilik ve kötülüğün kaynağı…
Hz. Ali’nin
Çocuklarınızı kendi zamanınıza göre değil, onların yaşayacağı zamana göre yetiştirin sözü yol gösterici olmalıdır…..
Bu günkü nesil… geçmiş nesillerden farklı bir dünya…
Gençleri suçlamak yerine onları dinlemek….
Gençler için sadece yalnızca akademik başarı yeterli midir?
Tabi ki de hayır,
Ahlaki,
kültürel,
manevi gelişim…
Karakterle birleşmeyen bilginin tek başına anlamı olabilir mi?
Tolstoy’un dediği gibi;
Eğitimli ve ahlaklı bir nesil yetiştirmek, geleceğe bırakılacak en büyük mirastır…
Gençlerimize;
sadece sınav kazanmayı değil,
düşünmeyi, araştırmayı, 
üretmeyi, 
sorgulamayı, merhameti, 
adaleti,
sorumluluğu 
ve vatan sevgisini de öğretmeliyiz…
Toplum değerleriyle ayakta kalır…
Gelecek, geçmişinden beslenerek yükselir…
Kendi tarihini,
inancını,
kültürünü 
ve medeniyet birikimini tanımayan nesiller, 
küresel rüzgârların önünde savrulmaya mahkumdur…
Gençlerimiz hem çağın gerektirdiği bilgi ve becerilerle donatılmalı hem de milli ve manevi değerlerle buluşturulmalıdır…
Bir milletin gerçek serveti gençliği olup,gençliğini ihmal eden toplumlar geleceğini tehlikeye atar….
Gençlerini eğiten, geliştiren ve ona değer veren toplumlar ise yarınlara güvenle yürür….
Bugünün gençleri yarının yöneticileri, bilim insanları, öğretmenleri, sanatçıları ve anne-babaları olacaktır…
Bırakacağımız en büyük miras ,
ne servet ne makamdır…
Bırakabileceğimiz en büyük miras;
Sağlam bir karakter, güçlü bir eğitim,
köklü bir kültür, yüksek bir ahlak ve düşünce yapısı…
Gençliği suçlamak değil anlamak… yargılamak değil rehberlik etmek…
İhmal etmek değil yatırım yapmak…
Gençlik geleceğin teminatı değil,geleceğin ta kendisidir…

IRAKSAMA & Hayal hırsızlığı

IRAKSAMA 
          Hayal hırsızlığı 
Hırsızlık nedir…?
Başkasına ait  para ya da eşyayı sahibinden izinsiz 
 alma ya da çalma olarak literatürde yer bulur…
Sadece para ya da malın çalınması mıdır hırsızlık?
Ya umutların çalınması…?
Geleceğin elinizden sessizce kayıp gitmesi…
Gözlerin içindeki ışığın söndürülmesi…?
Hayal hırsızlığı…
Hayalin çalınması…
en büyük hırsızlık…
Para yeniden kazanılır…
Mal yerine konur…
Ya kırılan umut… Söndürülen heyecan… Kaybolan inanç….
Hayalleriyle yaşar insan…
Güzel günler …
Huzurlu bir yaşam…
Mutlu bir yuva…
Çocuklar…
Onların eğitimi…
Torun seveceği sakin günler…
Nefes alıp vermek midir yaşamak?
 
Umut;
Her şey daha güzel olacak düşüncesi….
Victor Hugo’ya göre
gelecek, bugünden ona hazırlananlara aittir…
Hayatın en ağır ıraksaması …
Umut ile araya  giren mesafe …
Toplum ile gelecek arasında görünmeyen uçurum…
Yarından vazgeçmeye başlama…
Yalnızca insanlar arasında mı olur ıraksama?…
Hayallerden uzaklaşma…
Karamsarlık 
Heyacan kaybı….
Endişe…
kopuş …
Benliğine,
İçindeki ışığa yabancılaşma…
Nietzsche’nin 
umudu öldürmek, insanı öldürmekten daha ağırdır sözü ayna tutar günümüze…
Toplumsal şartlar… Ekonomik sıkıntılar… Siyasi çekişmeler… Bitmeyen krizler… Adalete dair tartışmalar…
Fırsat eşitsizlikleri…
Güvensizlik duygusu…
Törpüler geleceğe dair umutları…
Damla damla biriken kaygılar tüketir insanın umutlarını…
Diğer bir ifadeyle bir bardağı bir damla doldurur bir damla taşırır…
Yıllarca çalışır insan…
Alın teri döker…
Bir ömür emek verir…
Huzur arar…
Özellikle hayatının son dönemlerinde…
Geçim kaygısı, 
yarına dair azalan güven…
Ertelenen hayaller…
İstekler küçülür önce…
sonra beklentiler…
Sonunda hayal kurmaktan vazgeçer insan…
İşte gerçek yoksulluk;
Umut kaybı…
Mevlana,
ümitsizlikten sonra nice ümitler vardır.
Karanlığın ardından nice güneşler doğar desede;
 
İnsanın içindeki güneş gölgeleniyorsa,
Toplum ruhu yorulmaya başlamışsa..
Kayboluyorsa umut…
Yatırım,
üretim azalır…
Gelecek planı yapamaz hale gelir gençler…
Toplumun enerjisi düşer…
Yaşama, yerini idare etmeye bırakır…
Toplumları ayakta tutan yalnızca ekonomi midir?
Ortak gelecek inancı…
Bir milletin en büyük serveti, yarına güvenle bakabilen insanlarıdır…
Konfüçyüs,
bir milletin gücü, evindeki insanların umutlarında saklıdır der…
Sürekli kriz… kutuplaşma… 
kısır tartışmalar belirsizlikler…
Toplumun ruhunda oluşan derin çatlaklar…
Aynı şehirler… 
Farklı korkular…
Yabancılaşan gençler…
Başlayan ıraksama….
Uzaklaşan vicdanlar… 
Güvensizlik …
Şaibe iddiaları…
İddiaların doğruluğu hukuk ve denetim mekanizmalarının konusu…
Ya tartışmalarla zedelenen güven hissi…
Zihninde büyüyen acaba?” sorusu …
Yavaş yavaş aşınan umutlar…
Sarsılırsa güven,
geleceğe dair inanç yara alır…
Kolaydır;
yıpratmak ,
yıkmak…
zordur ;
yeniden güven inşa etmek,
Yapmak…
Gönül yıkmaktır hayal kırmak;
Umutları küçümsemek, emekleri değersizleştirmek, yarına dair inançlarını soldurmak…
Cemil Meriç’e göre ,
ümit hayatın ekmeğidir…
Toplumu bir arada tutan yasalar olduğu kadar,ortak hayalleridir…
Kurumların, siyasetçilerin, eğitimcilerin
ve kanaat önderlerinin en büyük sorumluluğu insanlara umut verebilmesidir…
Yollar…
köprüler..
binalar…
güçlü ülke olmak için yeterli değildir…
Güçlü ülke olmak için hayal kuran /kurabilen insanları olması gerekir…
Atatürk’e göre ,
Umutsuz durumlar yoktur, umutsuz insanlar vardır….
Hayal kuran insanlar çoğaldıkça 
büyür umutlar…
Büyürse umutlar artar güven ..
Artarsa güven güçlenir toplum…
Hiçbir hırsızlık;
bir insanın yarınlara dair inancını çalmak kadar kötü değildir…
İnsanın kendi umutlarından uzak düşmesidir en büyük ıraksama…
Öldürmek için illahi kurşun, bıçak ya da zindan mı gereklidir?
Yıkılan hayaller…
Söndürülen umutlar…
Sessiz çöküş…
Umudunu kaybeden 
görünmez duvarların arkasına saklar kendini..
Ne gökyüzü eskisi kadar mavi…
Ne de sabahların bir anlamı vardır ..
Parmaklıkların olmadığı,
ama çıkışı da bulunmayan bir yalnızlıktır 
Hayal hırsızlığı…
Iraksama…
 

Sessiz Çözülüş Toplumsal anomi

TOPLUMSAL ANOMİ

Sessiz çözülüş

Nedir toplumsal anomi…?

Görülmeyen bağlarla birbirine bağlıdır
toplum…

Değerler,

kurallar

anlamlar …

Gevşerse ,çözülürse bağlar ancak farkına
varır insan..

Ağaç yaprağıyla gürler der atalarımız…

Zayıflarsa bağlar sessizce dağılır
İnsanın gücü…

Kurallar susar, değerler anlamını
yitirirse?…

Başlar toplumsal anomi…

Durkheim’e göre anomi normsuzluktur…

Bireye yön veremez hale gelirse toplum,
yolunu bulmakta zorlanır insan …

İnsan yalnız kaldığında değil, istikametini
kaybettiğinde kaybolur…

Bir bütünün içinde anlamlıdır insan…

Merton’a göre, Toplum hedefleri sunar
ama o hedeflere ulaşma imkânlarını eşit dağıtmaz…

Eşitsizlik bireyi ya isyana ya da içsel
bir çöküşe sürükler…

Ulaşamadığı hedefte kendinden uzaklaşır,

farketmez insan…

Sürüden ayrılanı kurt kapar der
atalarımız…

Toplumdan kopan birey yalnızlaşmaz aynı
zamanda savunmasız hale gelir…

Toplumsal çözülme, her zaman yeniden
inşa ihtimalini de içinde taşır….

Toplumsal anomi sadece sosyolojik bir
kavram mıdır?

İç dünyasında açılan bir yaradır
insanın…

Turgut Uyar’ın Kalabalıklar içinde
yalnızım sözü konunun en yalın anlatımıdır…

Kalabalığın artması, yalnızlığın
azalması mıdır?

Kalabalıkların içinde de kaybolur
insan…

Cemal Süreya’nın dediği gibi yalnızlık
paylaşılmaz, paylaşılsa yalnızlık olmaz….

Zamanla her şeye alışır insan…

Dostoevsky İnsan her şeye alışır der….

En büyük tehlike yalnızlığa
alışmaktır…

Alışılan şey sorgulanmaz.

Sorgulanmayan şey değişmez…

Albert Camus’a göre İnsan, anlamsız bir
dünyada anlam aramak zorundadır.

Bu arayış bittiğinde, insanın içindeki
yön duygusu da kaybolur…

Bireyin ruh dünyasında derin izler
bırakır toplumsal anomi…

İnsanın temel motivasyonu haz değil,
anlam arayışıdır…

Fromm’a göre modern insan özgür ama
yalnızdır…

Özgürlük dengelenmezse yalnızlığa
dönüşür…

İlişkilerin geçici olması çözülmenin
günümüzdeki en açık göstergesidir…

Güvenin olmadığı yerde bağlar uzun süre
ayakta kalamaz…

Karl Marx’ın yabancılaşma kavramı
özetler konuyu…

Topluma değil zamanla kendine de
yabancılaşır insan…

Ne hissettiğini,

ne istediğini,

nereye ait olduğunu bilemez…

Hayatın içinde açıkça görülür hale
gelmiştir toplumsal anomi…

Sahte kimlikler , yüzeysel ilişkiler,
tüketim çılgınlığı…

güven duygusunun zayıflaması…

Belki insan ilişkileri artmış gibi
görünür ama yüzeysel hale gelmiştir…

Her şeye ulaşan insan kendine ulaşmakta
zorlanmıştır..

Bağ kurdukça güçlenir insan…

Ağaç yaprağıyla gürler..

Ne kadar çözülme yaşanırsa yaşansın ip
koptuğu yerden bağlanır…

Sadece kural kaybı mıdır toplumsal
anomi???

Kendini yeniden bulabilecek tek
varlıktır insan…

Anlam arayan eninde sonunda anlamı
yeniden kuracaktır…

Tehlikeli günlerden geçtiğimiz şu
günlerde,

Toplumsal anomi yaşamamak adına
yapılacak çok şey vardır/olmalıdır…

Bireye düşen görevler olduğu kadar
yöneten erke de büyük sorumluluklar düşmektedir…

Güzel bir güne…

Günaydın..

SESSİZ İNŞA Terazi

 

Korku ile cesaret arasında bir terazi;

İnsan ruhu…

Ağır basar bazen korku,

Ağır basınca korku,

değişir:

Duruşu,

Yürüyüşü,

hal ve

hareketleri,

mimikleri…

Kaçar gerçeklerden,

Düz yollardaçıkar, girer patika
yollara…

Kurnazlığın gölgesinde ortaya çıkar
korku.

Korkarsa insan, başlar;

Yalan…

Değişir sessizlik,

niyet,

mimikler.

İç dünyasında kopar fırtınalar…

Başlar kaybetme duygusu…

Çünkü kurnazlık, zekâdan değil,
güvensizlikten beslenir…

Zekâ:

sadelik,

naiflik,

zerafet…

Dağ başında bir pınar gibi…

Gizlemez yolunu, saklamaz akışını;
berraktır ama sessizdir…

“Eğri otur, doğru konuş,” demiştir
atalarımız…

Zordur doğruluk;

ama vicdanı rahatlatan tek gerçekliktir:

dürüstlük,

doğruluk…

Kazandırır gibi görünür kurnazlık…

Ama yavaş yavaş bitirir:

güveni,

itibarı,

huzuru…

Hikâye bu ya:

Bir zamanlar bir kasabada iki esnaf
varmış.

Birisi kurnaz:

över malını,

saklar kusurunu,

buldu mu fırsatını…

Tek amacı daha çok kazanmak…

Diğeri ise dürüst birisi:

anlatır doğruları, saklamaz kusurları…

Yıllar geçmiş…

Kurnaz olan kısa zamanda çok para
kazanmış;

ilginç ama,

kazandıkça uzaklaşmış insanlar…

Dürüst, samimi olanın hep müşteri
dolu…

Ticaret sadece mal alıp satma mıdır?

Güven de verilir,

güven de duyulur…

“Doğru söyleyen dokuz köyden kovulur,”
demiş atalar…

Ama devamı da vardır;

pek dile getirilmez: ‘ama onuncu köyde
baş tacı edilir…’

Ayakta tutan insanı:

dürüstlüktür,

güvendir…

Küçük hesap yapanların işidir
güvensizlik…

Güçlü kişiliklerin, kaliteli insanların
küçük hesaplarla işi olmaz…

Satılık mıdır:

vicdan,

onur,

masumiyet…

Bir nehir düşün:

Sular bulanıktır sığ yerlerde…

Çamur var, görünür taşlar,

karışıktır,

kirli-temiz…

Derinlerde:

berraktır su…

Tıpkı ruh gibi,

vicdan gibi…

Küçüldükçe ruh, kirlenir vicdan…

Büyür kurnazlık,

büyüdükçe; saflaştıkça ruh,

çıkar ortaya sadelik,

temizlik…

Dürüst kişiliklerdir gerçekte temiz
vicdanlar, saf ruhlar…

Oyun kurmazlar,

gerekte duymazlar dolambaçlı yollara…

Başları diktir…

Onurludur,

gururludur.

Gerçekten insanı yücelten kurnazlık
değil,

temiz bir vicdan,

rahat bir kafadır…

Unutulmasın:

Korkudan beslenir,

Kurnazlık,

Cesaretle büyür asalet…

Dürüstlükten,doğruluktan,haktan yana
olanlara selam olsun…

Her şey gönlünüzce olsun…

Günaydın.

 

SESSİZ GÜÇ üslup

 

SESSİZ GÜÇ

üslup

Nedir üslup…?

Hayatımızın en belirleyici unsurlarından
biridir üslup…

Aynı cümle farklı kişiler tarafından
söylendiğinde bambaşka anlam taşıyabilir..

Doğru bir üslupla söylenirse gönüllere
dokunur,

Kaba düşüncesiz bir ifadeyle gönüller
yaralanır….

Tatlı dil yılanı deliğinden çıkarır der
atalarımız…

Sözün gücü anlamında değil, taşıdığı
incelikte saklıdır…

Carl Rogers, insan ilişkilerinin
temelinde anlayış ve empati olduğunu vurgular, Gerçek dinleme, insanı
dönüştüren en güçlü araçlardan biridir der.

Mevlânaya göre Söz ağızdan çıkana kadar
senin esirindir, çıktıktan sonra sen onun esiri olursun….

Üslup sorumluluk gerektirir…

Söylenen söz geri alınabilir mi?

Söylendikten sonra geri alınamaz,
etkisiyle yaşar…

Alfred Adlere göre, İnsanı anlamak onun
davranışlarının arkasındaki duyguyu anlamaktır…

Üslup bu duygunun dışa vurumudur….

Günümüzde

iletişim hızlandı

Anlam hızın gölgesinde kaldı…

İnsanlar

konuşuyor,

yazıyor,

paylaşıyor…

Kimse nasıl söylediğine ,

Ne söylediğine dikkat etmiyor…

Carnegie’nin de vurguladığı gibi,
İnsanlar söylediğiniz şeyleri unutabilir, ama onlara nasıl hissettirdiğinizi
asla unutmaz….

Üslup sözün kalpte bıraktığı izdir…

İnsanların duygularını anlama ve yönetme
becerisi, ilişkilerin kaderini belirler….

Üslubun temeli sevgidir…

Ses tonunu yükseltmeden, karşısındakini
incitmeden,

kelimeleri seçerek konuşmak kişinin
kalitesini belirler….

Söz var keser başı, söz var keser savaşı
derken atalarımız ,

dilin hem yıkıcı hem yapıcı gücünü ne
güzel ifade etmiştir…

Yunusun deyimiyle Söz ola kese savaşı,
söz ola kestire başı…

Çocuklar sözlerimizi değil, sözlerimizin
onlarda uyandırdığı duyguları hatırlar….

Sadece yetişkinlerin meselesi değildir
üslup…

Hadsizlik karşısında sükûnetini koruyabilmek
gerçek bir güçtür. …

Kolaydır tepki vermek zor olan, o
tepkiyi doğru biçimde verebilmektir…

Konfüçyüs, Öfke yükseldiğinde,
sonuçlarını düşün der….

Öfke ile söylenen söz, çoğu zaman kalıcı
kırgınlıklara dönüşür…

Düşüncelerimizi değiştirdiğimizde,
duygularımız ve davranışlarımız da değişir…

İnsanı yücelten bir duruştur
vakar,üslup…

Sabır acıdır, meyvesi tatlıdır atasözü
olgunluğun değerini anlatır…

Nedir olgunluk…?

Çoğu zaman yaş ile eş tutulur.

Gerçek olgunluk, takvim yapraklarında
değil; insanın kendini nasıl yetiştirdiğindedir…

Einstein’a göre Eğitim, okulda
öğrenilenlerin unutulmasından sonra kalan şeydir…

İnsan, hayatı boyunca psiko-sosyal
aşamalardan geçerek olgunlaşır der Erikson….

Yani yaş almak kaçınılmazdır,
olgunlaşmak ise süreç ve tercihtir…

İç dünyası, üslubuna doğrudan yansır
insanın…

Sevgi taşıyanın dili de yumuşak olur,

Nefretle beslenenin acıdır sözleri….

Victor Hugo’ya göre insanın içinde ne
varsa, dışına o sızar.

Bastırılmış duygular farklı biçimlerde
dışa yansır…

Freud’a göre, üslup, yalnızca dışa dönük
bir davranış değil içsel bir birikimin sonucudur….

Gönül ne kahve ister ne kahvehane, gönül
sohbet ister kahve bahane…

içtenlik ve samimiyet arayışının net
ifadesidir…

Yaş bir rakam olabilir, yaşam, baştan
sona bir sorumluluktur…

Mustafa Kemal Atatürk’ün İnsanları mutlu
edecek tek vasıta, onları birbirine yaklaştıran sevgidir sözü, saygı ve
sevginin toplumsal bağları güçlendirdiğini vurgular…

Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisinde,

sevgi ve aidiyet, insanın temel
ihtiyaçlarıdır…

Üslup saygının dildeki karşılığıdır…

Üslup bir tercih değil, bir karakter
meselesidir….

İnsan kendini nasıl yetiştirirse dili de
o yönde şekillenir….

Shakespeare’in dediği gibi Kelimeler
kolaydır önemli olan onları doğru yerde kullanmaktır….

İletişimin amacı haklı çıkmak değil, bağ
kurmak olmalıdır…

Güzel konuşmak kelimeleri süslemek
değildir,

kalbi güzelleştirmektir… söz, kalpten
çıkar ve kalbe ulaşır….

Bir insanı kazanmak ya da kaybetmek…

Bazen bir cümlenin söylenmesini
bağlıdır…

Üslup, görünmeyen ama hayatı
şekillendiren en güçlü izdir…

Hayatınızda üslubuna dikkat eden
dostlarınız hep var olsun…

Her şey gönlünüzce olsun…

Güzel bir güne…

Günaydın.

SESSİZ GÜÇ Arınma ve özgürlük

 

SESSİZ GÜÇ

Arınma ve özgürlük

Hayatın yükünü üzerinde taşır insan

hem de fark etmeden…

Görünmeyen ama her geçen gün ağırlaşan
duygular…

Omuzlarında hisseder insan…

Kırgınlıklar,

korkular,

pişmanlıklar ve vazgeçilemeyen
alışkanlıklar…

Yük ağırlaştıkça yol da uzar der
atalarımız…

İnsan da içindeki ağırlıklarla birlikte
yolu uzatır, bazen de tamamen kaybeder…

Nedir uçmak?

Sadece fiziksel bir eylem midir?

Simgesidir ruhsal özgürlüğün. ..

Hiçbir kuş sırtında yükle göğe
yükselemez…

Geçmişin gölgesinde, korkuların gereksiz
bağların içinde yükselebilir mi insan?

Mevlana

Dünle beraber gitti cancağızım, ne kadar
söz varsa düne ait şimdi yeni şeyler söylemek lazım der…

Bırakmak bir son mudur?

Belki de yeni bir başlangıçtır…

Geçmişiyle vedalaşmayan geleceğe yer
açamaz…

Jung’a göre, İnsan yüzleşmediği şeyi
değiştiremez…

Bırakmak, vazgeçmek değil,

fark etmek,

sonra kabullenmek

ve sonunda serbest bırakmaktır…

Kaçılan her duygu insanın tutan görünmez
bir bağdır…

Bazen kırgınlığı taşır insan…

Bazen bir keşke’yi…

Bazen de artık çoktan bitmiş bir
hikâyeyi…

Shakespeare ‘e göre, Geçmiş bir
prologdur. Yani yaşananlar bir giriştir,asıl hikâye henüz yazılmaktadır…

Sürekli aynı sayfayı okuyan yeni bir
bölüme geçemez…

İnsan zihni alıştığı şeyi güvenli sanır.
Bu yüzden zarar gördüğü halde bazı bağları koparamaz/kopartamaz..

Konfor alanı, en güzel hapishanedir…

Rahat hissettiren ama büyümeyi
engelleyen… Her şey aslında görünmeyen bir sınırdır…

Einstein’e göre aynı şeyleri yaparak
farklı sonuçlar beklemek deliliktir…

Bir şeylerin değişmesini istiyorsan,
önce tutunduğu yükleri sorgulamalıdır insan…

Bırakmak çoğu zaman yanlış anlaşılır.
İnsanlar bırakmayı kaybetmek sanır.

Bırakmak kaybetmek midir?

Bırakmak yükten kurtulmaktır.Eski yükle
yeni yola çıkılmaz der atalarımız…

İnsan, geçmişin izlerini değil
derslerini yanında taşımalıdır.

Nietzsche Uçurumun kenarında olan, ya
düşer ya da uçmayı öğrenir der.

Ya yükleriyle birlikte düşer ya da
onlardan kurtulup yükselir…

İnsandın kendine koyduğu sınır…

Yapamam,

Edemem,

değişemem,

ben böyleyim…

Fark edilmeden zihne yerleşir…

İnsan düşündüğünden çok daha esnektir.
Değişim, cesaretle başlar…

Buddha’ya göre ,A

acının kökü bağlılıktır…

Neye gereğinden fazla bağlanırsa, onu
kaybetme korkusuyla yaşar insan…

Özgürlüğün önündeki en büyük engeldir
bu…

Uçmak isteyenin kanat çırpmadan
yüklerinden kurtulması gerekir..

Bıraktığın her şey sana alan açar…

Hafifleyen yükselir…

Bazen en büyük güç, vazgeçebilme
cesaretidir…

Güzel bir güne…

G

 

Sessiz Çöküş Kibir ve inat

 

Sessiz Çöküş

Kibir ve inat

Kendini tanımaya başlayınca başlar
farkındalık…

Ya eksiklerini fark eder , kendini
geliştirmeyi seçer ya da kendini kusursuz zanneder yerinde sayar insan…

En sinsi rehberdir kibir…

Kibirli insan kendini mükemmel zanneder…

En büyük yanılgıdır kibir…

İnsanın sürekli kendini geliştirmesi
gerekir…

İnsanın kendi hatalarına kapatmak için
başvurduğu bir yöntemdir kibir…

Eksiklerini göremeyen bir insan
gelişebilir mi?

Kendini geliştirebilir mi?

Kibir bir karakter değil, bir gelişim
engelidir.

Atalarımız, Büyük lokma ye, büyük
konuşma derken insanın haddini bilmesinin önemini vurgulamıştır….

Sokrates;

Bildiğim tek şey, hiçbir şey
bilmediğimdir…derken ne güzel ifade etmiştir mütevaziliğin önemini…

İnsanı büyüten bilgi değil,öğrenmeye
açık olmaktır…

Kibir öğrenmeyi engelleyen en büyük
handikaptır….

Kendini yeterli gören yeni hiçbir şeyi
öğrenemez…

Kendini beğenen başkasını beğenmez…

Mevlânâ,

Nice insanlar gördüm, üzerinde elbisesi
yok, nice elbiseler gördüm, içinde insan yok demiştir…

Dış görünüş ya da statü büyüklüğün
göstergesi midir?

Büyütmez insanı kibir, sadece büyük
görür kendini…

Dağ ne kadar yüce olursa olsun , yol
üstünden aşar…

Büyüklük geçici, tevazu ise kalıcıdır…

İnat, hatayı kabul etmeyen gerçeğe sırt
çeviren kibir halidir…

Kibir ben doğruyum derken,inat yanlış
olduğumu kanıtlasan bile değişmem der…

Kibirli ve inat insan kendi sonunu
hazırlar aynı zamanda…

Akıllı insan hatasından döner, inatçı
insan hatasında boğulur….

Nietzsche şöyle der:

İnsan, inançları uğruna değil,kibri
uğruna hata yapar…

Hataların çoğu bilgi eksikliği değil,
ego fazlalığından kaynaklanır…

Bazen gerçeği görür, ama kabullenemez
insan…

Kabul egoyu incitir…

Eğri otur, doğru konuş atasözü, insanın
önce kendine karşı dürüst olması gerektiğini anlatır …

Cengiz Aytmatov ise insanın içsel
çöküşünü ,

İnsan, önce kendine yabancılaşır ,sonra
her şeyine şeklinde anlatır

Önce kendine yabancılaşır kibirli
insan..

Benliğini değil, zihninde kurduğu mükemmel
ben imajını yaşatır.

Hem yalnızlaşır,

hem de kırılgan hale gelir insan…

Yalnız taş duvar olmaz derken atalarımız
insanın başkalarına ihtiyaç duyduğunu, kibirle kurulan yalnızlığın bir çıkmaz
olduğunu ne güzel anlatır…

Gelişim kişinin hatalarını kabul
edebilmesiyle mümkündür…

Kibirli insan değişimi reddeder…

Değişmek, eksik olduğunu kabul etmeyi
gerektirir.

İlim ilim bilmektir, ilim kendin
bilmektir şeklinde hayat bulur Yunus dizelerinde…

Kendini bilmeyen, kendini olduğundan
büyük zanneder..

Tevazu sahibi, alçak gönüllü olmaktır
önemli olan…

Kibir ve inat, insanın iç dünyasında
kurduğu görünmez bir hapishanedir…

Bu hapishanenin duvarları övgülerle,
haklılık duygusuyla ve ben bilirim düşüncesiyle örülüdür….

Ördüğü duvarın içinde kalan dış dünyaya
kapatır kendini, gelişemez…

İnsanı yücelten, kusursuz olması değil,
kusurlarını fark edip onları aşma çabasıdır..

Kibir, insanın kendini zirvede sanmasına
neden olur…

Sessiz çöküş,insanın içinde verdiği ve
kaybettiği mücadeleyle başlar…

Kibirle yükseldiğini sanan içten içe
biter aslında…

Gerektiğinde hatayı kabul etmek,geri
adım atmak ve öğrenmeye açık olmaktır büyüklük…

İnatla savrulan gerçeklerden biraz daha
uzaklaşır…

Kendini aşan ne kibre esir olur ne de
hatasında boğulur…

İnsanı yücelten, kusursuzluğu değil,
kusurlarını fark edip onları aşma cesaretidir….

Gönlünüzce bir güne…

Günaydın…

SESSİZ ÇIĞLIK

 

SESSİZ ÇIĞLIK

İç yorgunluğun sessiz dışa yansımadır,

Sessiz çığlık…

Motivasyon yokluğu,

ruhun yorgunluk hali…

Yorulmaz her zaman beden,

Zihinde yorulur, sürüklenir oradan oraya…

Sabah olur,

Yeni bir gün başlar

ama doğmaz içinde güneş…

Uyanır ama uyanamaz,

Yürür ama varamaz….

Dostoyevski’e göre,İnsanın en büyük acısı, düşündükleriyle yaşadıkları
arasındaki uçurumdur….

Günümüzde insanın sessiz çığlığıdır o uçurum…

Hızla kayan görüntüler,

Buruşan gözler,

Kayan parmaklar…

Zihin dağılır,

konstrante olamaz,oyalanır yürek…

Bir bildirim, bir kısa video, bir anlık haz…

Çoğaldıkça eksiltir, doydukça aç bırakır …

izledikçe boş hissettirir…

Kolay gelen bir haz derin bir anlam,anlamlı bir bilgi bırakır mı geride…?

Emeksiz yemek olmaz demiş atalar,

Bir lokmanın bile hakkı vardır bu hayatta…

Emek vermeden kazanç olur mu?

Emeksiz kazanç ruhu doyurur mu?

Bir zamanlar heyecanlandıran şeyler şimdi ağır gelir…

Bir zamanlar sayfalar arasında kaybolanlar

şimdilerde birkaç satır okurken yorulur hale gelir…

Düşünce bulanık,

zihin yorgun,

kalp isteksiz…

Einstein,

Zihninizi beslemezseniz, bedeninizin gücü de bir işe yaramaz şeklinde
özetler gerçeği…

Bedenden mi ibarettir insan?

Arayan bir ruhla anlam kazanır beden…

İşleyen demir ışıldar derler,işlemeyen zihin pas tutar, ağırlaşır, unutur
kendini…

Mutluluğu kolayda aramak en büyük yanılgısıdır insanın…

Yorulan ellerde çabalayan yüreklerde, sabreden zihinlerde saklıdır
mutluluk…

Aristotle’ ye göre mutluluk, bir eylem halidir…

Durarak değil, yürüyerek bulunur. Bekleyerek değil, yaparak büyür.

Seneca’ya göre zor olan şeyler, cesaret edemediklerimizdir….

Yorgun olduğu için değil, başlamaya korktuğu için tükenir insan …

Üşenenin oğlu kızı olmamış deyimi aynasıdır hayatın…

Ama karanlığın en koyu olduğu an, ışığın doğmaya en yakın olduğu andır.

Aklı karışılabilir ama yeniden kurulur, dağılabilir yeniden toplanır…

Yeter ki bir adım atsın insan…

Sonra bir adım daha…

William James göre Hayatımız, odaklandığımız şeylerden ibarettir…

Nereye bakarsa hayat oraya akar.

çaba,

sabır,

irade…

Ekran kapanır,

bildirimler azalır,

zihin derin bir nefes alır…

Öğrenir yeniden odaklanmayı,

Hatırlar üretmenin hazzını…

Gerçek haz, tüketmekte midir?

Anlam kazanır,

Üretmekle,

Büyütmekle…

Yeter ki bugünün işini yarına bırakma…

Konfiçyus’un Yavaş ilerlediğin sürece sorun yok, yeter ki durma sözü
yankılanır dudaklarda…

Sonunda kendine döner sorar sessizce;

Sen kimsin?

Necisin?

Nereden geldin?

Nereye gidiyorsun?

Gerçekten yaşıyor musun, hayatı ıskalayıp geçip gidiyor musun…?

Ne ekersen onu biçersin, zihnine ne ekersen, hayatta onu büyütürsün.

Kolay haz ekenler , hiçlik biçerler,

sabır ekenler anlam biçerler…

Kendi zihnini yönetebildiği ölçüde özgürdür insan…

Kendine karşı kazanılan bir zaferdir özgürlük…

İçindeki sessiz çığlığı görüp ,çözüm arayanlara selam olsun.

Güzel bir güne…

Günaydın…