SESSİZ GÜÇ İçsel temizlik

 

SESSİZ GÜÇ

İçsel temizlik

Hayat bu…

Eşyalar,

kırgınlıklar,

yarım kalmış cümleler,

fazladan insanlar…

Birikir de birikir…

Fark etmez bazen insan yükünü…

Neyi/niçin taşıyorum

diye sorsa ?

Cevabını bulsa arınır yüklerinden…

Zihin gereksiz yükleri atarsa gerçek
gücüne kavuşur…

Carl Jung’un

Hayatınızda yüzleşmediğiniz her şey
kaderiniz olur sözü manidardır….

Çözmeye çalıştıkça düğüm olur bazı
şeyler,

Aslında bırakılma zamanı gelmişte
geçmiştir bile…

Çözmeye çalıştıkça daha çok dolaşır…

Gerektiğinde vazgeçmek gerekir…

Zayıflık değil farkındalıktır
vazgeçmek…

Her şeyi düzeltmek gerekmez…

Atalarımızın dediği gibi ,

zararın neresinden dönersen kârdır…

Onarılsa bile iz yara bırakır bazı
şeyler…

Dostoyevski’e göre ,

İnsan bazen acıyı bırakmayı değil,
onunla yaşamayı öğrenir…

İnsanın kendini merkeze alması bencillik
değil sağlıklı bir kişiliktir….

Sürekli veren sürekli idare eden kişi
bir süre sonra tükenir….

Maslow’a göre ,

İnsan kendi ihtiyaçlarını görmezden
gelerek sağlıklı bir hayat sürdüremez….

Sadece eşya azaltmak mıdır hayatı
sadeleştirmek?

Zihni rahatlatmaktır,

İçsel temizliktir…

Yeni bir başlangıç yapmak gerekir…

Mevlânâ’ya göre,

Dünle beraber gitti cancağızım, şimdi
yeni şeyler söylemek lazım….

İnsan ilişkileri,

sadeleşmenin en zor ama en gerekli
kısmıdır…

Herkesle anlaşmak zorunda değildir
insan….

Herkese kendini anlatmak zorunda da
değildir…

Sınır koymak ruh sağlığının temelidir…

Bir şeyi bir kez söylemek

Orada bırakmak…

Anlarsa anlar , anlamadıysa zorlamaya
gerek yoktur….

Kendi kapasitesi kadar anlar insan…

Anlayana sivrisinek saz, anlamayana
davul zurna az der atalarımız…

Gün gelir değeri kalmaz bazılarının…

Hayatında yer almayan rehberinde de yeri
olmasının bir anlamı var mıdır?

Bir kin değil, bir tür içsel temizliktir
bu….

Nietzsche’nin dediği gibi,

Bazı insanlarla yollarınızı ayırmak,
kendinize yaptığınız en büyük iyiliktir….

İçsel temizlikle başlar her şey…

Sonra ev,

sonra hayat…

Fazlalıklar gittikçe insanın içi
ferahlar…

yer açılır,

yeniye,

iyiye,

huzura…

Geç kalmak başlamamaktan daha iyidir…

Yeniden başlama cesaretini ödüllendirir
hayat….

Seneca’ya göre

Hayatı kısaltan şey, geç başlamak değil,
yanlış yaşamaktır…

Her şeyi hayatında tutmak düzeltmek
zorunda mıdır insan?

Bazen en büyük kazanç, vazgeçebilmektir.

Hiçbir kârın yoksa bile, en azından
zararın olmaz…..

Daha büyük kazanç olabilir mi?

Yeri geldiğinde fazlalıklardan kurtulmak
özgürleşmektir..

Hafifleyince uzamaz yol….

aksine derinleşir…

İçinde yer açtıkça kendine,

huzur sessizce gelip yerleşir kalbine…

Gerçek güç gereksiz şeylerle savaş değil
,

içsel temizlik yaparak

kendini bulabilmektir…

Kendi içsel temizliğini
yapan/yapabilenlere selam olsun…

Gönlünüzce bir güne..

 

SESSİZ GÜÇ Akışına bırakmak

SESSİZ GÜÇ

Akışına bırakmak

Bazen kontrol etmeye çalıştıkça daha da
zorlaşır hayat…

Ne kadar plan yapılırsa yapılsın, ,

ne kadar direnç gösterirlirse
gösterirsin bazen hayat kendi yönünü çizer…

Bazen akışına bırakmak gerekir,

Teslimiyet midir bu ?

Olsa olsa farkındalık halidir akışına
bırakmak…

Geçmişin yükünü taşımadan hayata yeniden

başlayabilmektir özgürlük…

Bazen ise akışa bırakmaktır özgürlük…

En büyük kaygı nedenlerinden biridir..

Kontrol ihtiyacı…

İnsanın olduğu gibi kabul edildiği
ortamda gelişir…

İnsan, kendisini ve hayatı olduğu
haliyle kabul ettiğinde iyileşmeye başlar…

Su ne güzel örnektir anlayana…

Engellere takılmadan, sertleşmeden,

yolunu bulmak…

Bazen ağlamaktır iyileşmek….

Ağlamak zayıflık mıdır?

Duygusal boşalım, insan ruhunun en doğal
iyileşme yollarından biridir…

Freud’a göre bastırılan duygular yok
olmaz, yalnızca şekil değiştirir…

Ağlamamak güç müdür?

Bazen içte biriken yükün büyümesine
neden olur…

Susmak zayıflık mıdır?

Bazen de susmak gerekir…

Gerektiğinde sessizlik zayıflık değil
bilgeliktir…

Nietzsche,

Kendini dinlemeyi bilen, başkalarının
gürültüsünden etkilenmez derken ne güzel ifade etmiştir..

Susmak,

karşılık vermemek, geri çekilmek

çoğu zaman olgunluğun ve içsel gücün
göstergesidir…

Bir iyileşmedir bazen görmezden gelmek

Her şeye tepki vermek insanı tüketir..

Seçici dikkat önemlidir.

Nedir seçici dikkat?

İnsan, hayatındaki her detayı değil,
yalnızca gelişimine katkı sağlayanı görmelidir…

Viktor Frankl ‘a göre

uyarıcı ile tepki arasında bir alan
vardır. O alanda özgürlüğümüz yatar.

Bazen gitmek gerekir

Nedir gitmek?

Kaybetmek midir gitmek?

İnsanın kendine verdiği değer, bazen bir
yerden ayrılma cesaretiyle ölçülür…

Sınır koyamayan birey, zamanla tüketir
kendini…

Bazen kendine dönüşün başlangıcıdır
gitmek…

Bazen yalnız kalmak gerekir..

Nedir yalnız kalmak ?

Çoğu insanın kaçtığı bir durumdur yalnız
kalmak…

Sağlıklı yalnızlık kişinin kendini
tanımasının en güçlü aracıdır…

Carl Jung’a göre:

yalnızlık, insanın kendisiyle
karşılaşmasıdır…

Yalnızlık insanı kendine yaklaştırır.

Kendini tanır,

Kendini anlar,

Kendiyle barışır…

Bazen bırakmak, bazen susmak,

bazen gitmek gerekir. Bunlar zayıflık
değil; insanın kendini koruma ve yeniden inşa etme biçimidir….

En önemlisi seni sen olduğun için seven
insanların varlığını bilmektir…

Çünkü insanı güç değil,

görülmek,

anlaşılmak ve koşulsuz kabul edilmek
ayakta tutar

Bazen hayatı kontrol etmeye çalıştıkça
iç huzurunu kaybeder insan…

Olgunluk yeri geldiğinde bazı şeyleri
akışına bırakabilme cesaretidir..

Akışına bırakmak

ruhun hafiflemesi, zihnin sakinleşmesi
ve insanın kendine yeniden yaklaşmasıdır.

Görüldüğünde, anlaşıldığında her haliyle
kabul edildiğinde güçlü olur insan…

Her şey gönlünüzce olsun…

Güzel bir güne…

SESSİZ GÜÇ Kendine dönüş

 

SESSİZ GÜÇ

Kendine dönüş

Bazen bir omuz

Bazen bir duadır

Bazen bir gülüş…

Sahi değer nedir?

Değeri dostun omzunda, annenin duasında,
çocuğun gülüşünde arar bazıları …

İnsan insana ayna der atalar…

Vygotsky, biz başkalarıyla kurduğumuz
ilişkiler içinde kendimiz oluruz der..

Değeri sadece başkalarına bağlamak
sağlıklı bir düşünce yapısı olabilir mi ?

Erich Fromm’un dediği gibi;

Olmak yerine sahip olmaya yönelen insan,
sevgiye değil, bağımlılığa düşer…

Sevgi büyütür, bağımlılık ise tüketir,

kırılgan yapar…

Derin ve kalıcı değer ise içsel
olandır…

Kişinin kendini bilmesi,

kendine saygı duyması ve varoluşunu bir
anlamla taçlandırması…

İnsanın her şeyini kaybedebilir…

Ancak

kendi tutumunu seçme özgürlüğü
bakidir…

Özgürlük, insanın değerinin merkezidir..

Dış koşullar , insanın kendine verdiği
değer sabittir…

Kimse değiştiremez…

Mevlânâ ,Sen kendini küçük bir cisim
sanırsın, oysa en büyük âlem sende gizlidir..der

İnsanın değeri dışarıda değil kendi
özünde saklıdır…

Kendi değerini bilmeyen, başkasının
değer ölçüsüne göre yaşar der atalarımız…

Kendi iç terazisini kurmayan savrulur
gider,farkına bile varamaz…

Bir yolculuktur değer arayışı…

Kimi zaman dışa savrulur, kimi zaman içe
döner …

Kendi potansiyelini fark eden gerçek
değeri bulur…

Bu yolculukta hatalar da olur,
kırılmalar da…

Ama Carl Jung’un dediği gibi: “İnsan,
ışığı hayal ederek değil, karanlığını fark ederek aydınlanır.”..

Değer kusursuzlukta değil, farkındalıkta
saklıdır…

Kendi değerini neye emanet eder insan?

Başkasının gözüne, sözüne mi?

yoksa kendi yüreğine mi?

Brené Brown kusurlarımızla barışmadan
kendimizi değerli hissetmemiz mümkün değildir der…

Gerçek değer maskeler değil olduğum gibi
olabilme cesaretidir…

Değer verildiği ,değer verdiği yerde var
olur insan…

Dışarıda aranan değer insanı yorar,
içeride bulunan değer ise insanı tamamlar yüceltir…

İnsan, kendine yaklaştıkça değerlenir

Güzel bir güne…

Günaydın…

SESSİZ GÜÇ Görünmez direkler

 

SESSİZ GÜÇ

Görünmez direkler

Yaşamın başka bir ruhu vardı

bir zamanlar…

dingin

derin…

Samimi

sakin,

Sahiciydi dostluklar…

Yan yana yaşamak değildi komşuluk….

Gönülden gönüle bir yol vardı…

Açıktı kapılar gibi kalpler…

Komşu komşunun külüne muhtaçtır…

Asırlardan günümüze en önemli şiardı
atalarımızdan aktarılan…

Yunus’un ifadesiyle sevelim sevilelim,
dünya kimseye kalmaz …

Yabancı değildi insan insana…

Bilmezdi empatinin adını

yaşanırdı sadece..

Birinin derdi,

diğerinin yüreğinde yankı bulurdu…

Mevlânâ’ya göre bir yoldu aslında dert,
insanı kendine götüren..

Önce kendine bakardı insan,

sonra başkasına uzatırdı elini….

İğneyi kendine, çuvaldızı başkasına
batır,

Sadece bir söz değil, yaşam biçimiydi…

Okullarda sadece öğretim değil, eğitim
vardı…

İnsan yetişirilir,

akılla beraber vicdan büyürdü..

Her şeyi ders kitapları mı yazıyor muydu?

Hayatın içindeydi ahlâk,

edep,

merhamet…

Sözde değil işte belli olurdu insanın
değeri..

Eğilirdi ağaç yaşken, sabırla,

emekle,

dikkatle…

Sade ama derindi aşklar…

Gösterişsiz,

sessiz

Ama gerçekti…

Beklemek ,

değer vermek

sabır vardı…

Bir sır gibi taşınırdı sevgi…

Cemal Süreya’nın dediği gibi

Aşk, iki kişinin bildiği bir sırdı.

kolay kurulmazdı bağlar, kolay da
kopmazdı…

Geçimden öteydi meslek, bir haysiyet
meselesiydi…

Ruh katılırdı yapılan işe…

kutsaldı alın teri..

Dürüstlük en büyük sermayeydi.

Helal lokma, huzurlu uyku getirirdi…

Yaptığı iş kadar vardır insan…

Emeği kadar iz bırakır dünyada…

Vatanın başka bir karşılığı vardı
yüreklerde…

Toprak parçası mıydı vatan?

hatıraydı,

emekti,

fedakârlıktı.

Can pahasına vazgeçilmezdi…

Mustafa Kemal Atatürk’ün dediği gibi:

Vatanını en çok seven, görevini en iyi
yapandır.

Bugün ise başka diyarlara yöneliyor
gözler…

Köklerden uzaklaşıyor.

Boşuna mı söylenmiştir ,Bülbülü altın
kafese koymuşlar, ah vatanım’ demiş…

İmkânlar yoktu belki,

Ama huzur çoktu…

Sahip olunan şeylerin kıymeti
bilinirdi…

Şükür, hayatın merkezindeydi.

Az ile yetinmek eksiklik değil, olgunluktu…

Sokrates’in dediği gibi:

Gerçek zenginlik, az şeye ihtiyaç
duymaktır..

Olmayan gözde büyütüldü,

var olan değersiz görülmeye başlandı…

Diyaloglar azaldı,

kavramların içi boşaltıldı…

Ekranlar girdi hayatın ortasına…

Kayboldu göz göze samimiyet…

Bilgi çoğaldı, hikmet azaldı..

Olmak için yaşardı insan,

şimdi görünmek için yaşar oldu…

Kalpte taşınırdı değerler,

dışarıya sunulmaz, yaşanırdı. ..

Mevlana’nın dediği gibi

Olduğun gibi görün, ya da göründüğün
gibi ol…

Zor gibi bugün bunu başarabilmek.

Hızlanmış hayat, yorulmuş insan.

Artmış imkân

azalmış huzur…

Yakınlaşmış mesafeler;

uzaklaşmış gönüller.

Dostoyevski’nin işaret ettiği gibi,
büyüdükçe içteki boşluk, dış dünyanın gürültüsü yetmiyor onu doldurmaya…

Kalabalıkların ortasında yalnız
kalabiliyor insan,

en çok da kendine uzak kalarak…

Değişmiş olabilir zaman,

Farklılaşmış olabilir şartlar.

Ama değişmemeli bazı şeyler…

Dostluk,

Arkadaşlık,

Merhamet,

Adalet,

Sadakat ,

Vatan sevgisi…

Görünmez direkleridir bir toplumun…

Yıkılırsa, ayakta kalmaz ne şehir ne
insan…

Kısakürek’in dediği gibi:

Bir adam yaratmak… İşte bütün mesele
bu…

Geçmiş, sadece özlenecek bir hatıra
değildir,

Bakmasını bilene,

yol gösteren bir aynadır…

Kaçmak değil, anlamaktır esas olan…

Ders almak

Taşımaktır bugüne…

Yaşatabilmek

tir yeniden…

İnsan, sahip olduğu şeylerle değil,

sahip çıktığı değerlerle insandır…

Geçmişten ders alan, değerlerini
yaşatanlara selam olsun…

Güzel bir güne..

Günaydın…

ÖLDÜRMEYEN ACI GÜÇLENDİRİR

ÖLDÜRMEYEN ACI GÜÇLENDİRİR

Dönüp bakar insan bazen geçmişine;

Ya mutuluk duyar,

ya da pişmanlık…

İnsanın hayatı tek düze değildir,yeri
gelir doğru karar alır,yeri gelir yanlış…

Yeri de gelir hata yapar…

Önemli olan;

Yeri gelince yüzleşmesini de bilmektir
hatalarıyla .

Düşmeden kalkmayı öğrenemez insan…

Yürünmezse yollar yorulmaz belki,

ama dinlenemez de insan…

Günün sonunda,önemli olan iyi ki yürüdüm
o yolları diyebilmek…

İnkâr değil, geçmişi sahiplenmektir önemli
olan;

doğrusuyla, yanlışıyla, acısıyla,
tatlısıyla…

“Her gün bir yerden göçmek ne iyi, her
gün bir yere konmak ne güzel.” der Mevlana.

Aynı kalmaz insan;

Değişir,

değişirse insan kabullenirse geçmişi,
yaklaşır kendine…

Kusursuz değildir hayat…

Gün gelir uçarsın mutluluktan,

gün gelir üzülürsün…

Tekdüze değildir hayat;

artıların, eksilerin,
deneme-yanılmaların toplamıdır…

Gerektiğinde “iyi ki ektim o
çiçekleri…” diyebilmektir…

Ne ekerse onu biçer insan…

sadece toprağa mı ekilir çiçekler…

Çok emek verirsin ama açmaz bazen…

Değer verdiğin, emek verdiğin yürekte
karşılık bulmaz yeterince…

Yunus Emre’nin dediği gibi:

“Sevelim, sevilelim; dünya kimseye
kalmaz.”

Korkar insan hata yapmaktan,

ama aynasıdır insanın yaptığı hata…

Önemli olan, yanlışı fark edecek
cesareti bulmaktır…

Değişimin, dönüşümün ilk adımıdır
kendiyle hesaplaşabilmek…

Nietzsche’nin dediği gibi:

“Beni öldürmeyen şey, beni güçlendirir.”

En çok kırıldığı yerden güçlenir insan,
farkına varırsa…

Hayat kısa, zaman geçer;

kalır geriye yaşanmışlıklar…

Sevmek, saymak, çabalamak ve emek
vermek…

Karşılık bulmaz belki her zaman…

Yine de “iyi ki sevdim” diyebilmektir
önemli olan…

Hem kendi olabilirse insan,

hem de başkalarına değer verebilirse…

Bazen kırılır, bazen yalnız kalır,

yine de yürümeye devam edebilirse olur
gerçekten insan…

“Ben sana mecburum, bilemezsin…” der
Attilâ İlhan …

Mecburdur insan;

yeri gelir hayata,

yeri gelir sevgiye,

yeri gelir kendisine…

Pişman olmamak, hayatta her şeyin doğru
olduğunu göstermez her zaman…

Bir olgunluk, bir erdem hâlidir…

“Akıl yaşta değil, baştadır.”

İnsan, yaşadıklarıyla değil;

onlardan çıkardığı derslerle olgunlaşır.

Yeri gelir, döner bakar geriye ;

acıların,

hataların,

sevinçlerin

kendisini yetiştiren birer öğretmen
olduğunu görür…

Shakespeare:

“Geçmiş bir başlangıçtır. Her
yaşanmışlık, bugünün temelidir.”

Yaşadığım hiçbir şey için pişman
değilim. diyebilmektir önemli olan…

Düştüğü yerden kalkmayı yaralarından
öğrenir insan..

Asıl olan sahip çıkabilmektir;

kendine,

geçmişine…

değerlerine…

Geçmişiyle barışık ,hatalarından ders
alan ve geleceğe ümitle bakanlara selam olsun…

Her şey gönlünüzce olsun….

  

NEGATİF LİMANLARDAN POZİTİF SULARA

 

NEGATİF LİMANLARDAN POZİTİF SULARA

Yeni bir gün,

Yeni bir ümit,

Yeni bir başlangıç…

Bugün kendin için ne yaptın.?

Değiştiremezsen kendini

Değiştirebilir misin dünyanı?

“Bazı şeyler bizim kontrolümüzdedir,
bazıları değildir,” der Epiktetos.

Rüzgârı yönlendiremezsin, ama
yelkenlerini ayarlayabilirsin…

Yelkenleri ayarlamak için “Ne yaptım?”
sorusuna cevap vererek başla güne…

Fark ettin mi düşüncelerini?

Kontrol ettin mi tepkilerini?

Verdin mi küçük de olsa bir söz kendine?

Hayat bir deniz gibidir…

Farkında bile değildir insan.

Bazen demir atar negatif limanlara…

Şikâyet, korku, geçmişte kalmak,
başkalarını suçlamak…

Kolayıdır işin.

Yerinde sayan, geriye gidiyor demektir.

Düşünmek gerekir: Hangi limanda kaldın?

Hangi limanda oyalandın?

Hangi olumsuz düşüncelere demir attın?

Dış şeyler seni üzmez; onları
yorumlayışın üzer. Der Aurelius.

Dışarıdan çok içindedir zincirler…

Negatif limanlar bu zincirlerle kurulur.

Bir düşünce,

bir alışkanlık,

bir bakış açısı…

İnsan fark etmeden aynı yerde dönüp durur,
kapılır kısır döngüye.

Hayat bir tercihtir,

O da sana aittir…

Ne zaman bir öfke yükselir,

Ne zaman bir korku kaplar benliğini,

Ne zaman düştün ümitsizliğe…

Durup sormak gerekir kendine:

Kontrol edebiliyor muyum?

Edebiliyorsan kontrol et,

Yoksa bırak gitsin…

Kaldırmaya kalkarsa her yükü, kalır
insan altında…

Negatif limanlarda kalmak kolaydır;
alışkanlık vardır, konfor vardır, bahaneler vardır…

Pozitif sulara yelken açmak cesaret
ister…

Güvendedir gemiler limanda,

Ama gemiler limanda kalmak için inşa
edilmemiştir…

Pozitif sulara yelken açmak, hayal
dünyasında yaşamak mıdır?

“Dün dünde kaldı cancağızım, bugün yeni
şeyler söylemek lazım,” der Mevlana.

Bugün ne yaptın kendine?

Bırakabildin mi geride:

Pişmanlıkları, keşkeleri,

korkuları…

Bir anda olmaz değişim.

Küçük ama kararlı adımlarla başlar.

Kontrol ettiğin öfke, kendine verdiğin
ve tuttuğun her söz…

Her farkındalık taşır seni pozitif
sulara.

“Bir ben vardır bende, benden içeri,”
der Koca Yunus.

Ve en uzun yolculuğun kendi iç dünyasına
olduğunu tarif eder insana…

Bugün kendin için ne yaptın?

Yapabildin mi iç dünyana yolculuk?

Atabildin mi küçük de olsa bir adım?

Verebildin mi bir karar?

Tuttun mu verdiğin sözü?

Kendini yargılama, sadece değerlendir:

Hangi limanda takılıp kaldın,

hangi yönü seçtin, hangi adımı attın…

Değişim, başkalarını değil, kendini
kontrol ettiğin anda başlar…

Başlangıçtır;

Kendini olduğu gibi kabul etmek,

Geleceğe dair küçük de olsa bir adım
atmak…

Bir yer var, biliyorum;

“Her şeyi söylemek mümkün…” dediği
Orhan Veli’nin yeri tam da burasıdır,kendi iç dünyan…

Bunun tek yolu, kendinle barışman,

İç dünyana bir yolculuk yapmandır.

Bu da atacağın küçük ama ilk adıma
bağlıdır…

Yorgunluk çökerse bir gün ruhuna:

Bak gökyüzüne,

Kalbine dokun,

İyiliğe dokun,

Sevgiye dokun,

Başla yeniden…

Negatif limanlardan pozitif sulara
yelken açanlara selam olsun.

Gönlünüzce bir güne…

Günaydın.

KÜÇÜK DOKUNUŞLAR Deniz yıldızı

KÜÇÜK DOKUNUŞLAR

Deniz yıldızı

Sahile vuran binlerce deniz yıldızı…

Dalgaların çekilmesiyle geride kalan
çaresiz hayatlar…

Gördüğü manzara karşısında

gözler umutsuz…

Mantık

hepsini kurtarmak imkansız…

Bazen mümkün olan değil yapılan

anlamlıdır…

Bir adam,

Bir deniz yıldızını alır ve suya
bırakır.

Sonra bir tane daha…

Ve bir tane daha…

Derken birisinin sesi duyulur…

-Ne fark eder ki? Hepsini kurtarman
mümkün değil?

Elindeki deniz yıldızını suya bırakın
adamın cevabı manidardır…

-Onun için fark etti….

Etkisinin/katkısının küçük olduğunu
düşünen geri çekilir…

Viktor Frankl’a göre,

İnsanın hayatındaki anlam, başkalarına
karşı aldığı sorumlulukla şekillenir.

Etkili olduğuna inandığında harekete
geçer insan…

Gücün büyüklüğü değil,

yapılanın anlamıdır mesele..

Dostoyevski’e göre

İnsanı insan yapan, merhametidir….

Merhamet, sayıyla ilgilenmez…

Bir kişi de olsa onu görür,

onu bilir,

ona dokunur…

En büyük yanılgısıdır insanın…

Büyük bir fark yaratamıyorsam,
yaptığımın değeri yok.

Tolstoy

Herkes dünyayı değiştirmeyi düşünür, ama
kimse kendini değiştirmeyi düşünmez..derken bu yanılgıyı tersine çevirir….

Her değişim,

her dönüşüm

küçük,küçük başlar…

Bir insanla…

Bir davranışla…

Bir seçimle…

Mevlânâ’ya göre,

Bir mum diğer bir mumu tutuşturmakla
ışığından bir şey kaybetmez…

İyilik de böyledir…

Paylaştıkça çoğalır.

Çocuğun hayatına dokunan öğretmen…

Umutsuza umut olan bir insan…

Haksızlığa karşı dik duran bir vicdan…

Küçük gibi göründüğüne bakmamak gerekir,

değişimin dönüşümün başlangıcıdır….

Victor Hugo’ya göre ,

Hiçbir şey, zamanı gelmiş bir fikirden
daha güçlü değildir…

Zamanında kullanılan bir fikir bir
insanı kurtarabilir…

Bir insanı sevmekle başlar her şey der
Cemil Meriç…

Önemli olan,

Bir insanı görmek,

bir hayatı önemsemek…

Deniz yıldızını suya atan adam,

dünyayı kurtarıyordu?

Tabi ki hayır…

O an

bir hayatı kurtarıyordu…

Sahi hayatın değeri, kaç hayatla
ölçülür?

cevap insanın hayatı sayılarla

Ölçülmez….

Gücün yettiği,imkanının elverdiği ölçüde
birşeyler yapmak…

Tercihini,

iyiden,

doğrudan, haktan yana kullanmak…

Sessiz kalmamak…

Küçük de olsa bir adım atmak…

Tagore’nin dediği gibi,

yıldızlara ulaşamayabilirsin ama elini
uzatmazsan hiçbirine dokunamazsın…

Bütün gizem o bir de saklıdır …

O bir bir farkındalıktır…

Bir vicdandır…

Bir başlangıçtır…

Sonucun peşinde koşan küçük şeylerin
değerini gözden kaçırır. …

Sayılarla değil, dokunuşlarla,
niyetlerle. ve iz bırakan anlarla anlamlıdır hayat…

Bir hayata dokunabilmek,

bir karanlığı aydınlatmak,

bir umudu yeşertmek…

Dünyayı değiştirmez belki ,

Ama bir dünyanın değişmesine vesile
olur….

Gücünün yettiği yerde, susmamaktır
önemli olan…

İyiliğin parçası olabilmek…

Gerçek değişim bir adımla başlar…

Gönlünüzce güzel bir güne….

Günaydın…

Kör Nokta

 

Kör Nokta

Zarar görsek de,

gelmez zarar bizden kimseye…

Güle bakınca dikeni görenler,

dikenlerin içindeki güzelliği görebilir
mi?

Baktığı şeyi değil; bakmayı seçtiği yeri
görür insan…

Ele verir insanın hayata bakışı,
kalbinin güzelliğini…

Bazıları gördüğünü; korkularıyla
yorumlar,

bazıları umutlarıyla tamamlar…

“İyimser, her felakette bir fırsat
görür; kötümser, her fırsatta bir felaket.” der Churchill.

Hüsnü zan ile suizan arasında bir
dengedir empati…

Hüsnü zan; olaylara iyi tarafından
bakabilme erdemidir.

Küsmek ve darılmak için bahaneler
arayanlar niye , sevmek ve sevilmek için çareler aramaz ki?

Kolaydır küsmek,yanlış anlamak ,darılmak

biraz önyargı ,biraz cehalet yeterde
artar…

Zordur, koşmak gerçeğine peşinden ;

Masraflıdır ,

çaba ister ,

empati ister,

Anlamak ister

Anlamak ise ;

Emek ister.

Küsmek için bahane arayan çoktur;

Amma;

anlamak için çaba gösteren çol azdır…

Arar gönül daralırsa bahane, genişlerse
bir yol…

Nedir empati?

Yeri geldiğinde geri çekilip,

“Onun yerinde ben olsaydım?” diyebilmektir…

İşte o zaman;

kırgınlıklar yerini anlayışa,

mesafeler yakınlığa bırakır…

Zordur belki hüsnü zan,

kolaydır küsmek için sebep arayanlar
için suizan…

Anlamaya çalışan mı kaybeder?

Önyargıyla bakan mı?

Belki de mesele;

hiç kırılmamak değil,

kırıldığında bile olaylara güzel yönüyle
bakabilmektir…

Bir bakış yakalayabilmektir yargılamadan
önce…

“Hüsn-ü zan ediniz ki, pişman
olmayasınız.” der Mevlânâ.

Kalbin kararan kısmıdır suizan…

Dinlemeden, anlamadan hüküm vermek,

iyiliğin ihtimalini baştan silmektir…

“Önyargı, düşünmenin önündeki en büyük
engeldir.” der Voltaire.

Suizan ile hüsnü zan arasında bir
köprüdür empati…

Başkasının yerine koyabilmektir kendini…

“Başkalarının acısını hissedebiliyorsan,
insansın.” der Tolstoy.

Hüsnü zannı besleyen en güçlü damardır
empati…

Hüsnü zan sahibi bir kalp, kolay kolay
kötü zan beslemez…

Gönül dostu Yunus’un sözlerinde buluruz
kendimizi:

“İnsanı insan yapan, merhametidir.”

Hüsnü zan ile bakan,

empatiyi rehber edinen biri bir çalı
görse;

“Çirkin,” demez…

“Henüz çiçek açmamış,” der…

Eksikliği kusur değil,

tamamlanmamış bir hikâye olarak görür…

Her erdemin bir sınavı vardır…

Suizan ile bakarsan, gerçekleri
ıskalarsın bazen…

Empatiyi hak etmez bazıları…

Ama;

hüsnü zanla bakan,

hak etmeyeni de anlamaya çalışır…

Ve en çok da…

insanı, düşmanın attığı taş değil;

dostun attığı gül yaralar…

Düşmandan beklenir zarar,

korur insan kendini, mesafe koyar…

Ama dosttan gelen kırıcı bir söz,

insanı en savunmasız yerinden yakalar…

Ne güzel özetler Yunus:

“Kalp kırmak, Kâbe yıkmak gibidir.”

Yabancı biri yanlış yaptığında

devreye girer akıl…

Ama dost incitirse,

konuşur kalp…

Uzun süre susmaz; konuşur içten ve
sessiz…

İnsan, en çok sevdiği yerden imtihan
olur diye bir gerçeklik vardır…

Hüsnü zan ile kurulan bağlar,

bazen derin kırgınlıklar doğurur…

Empati kurduklarımız,

bazen en derin yaralar açar…

En derin yaralar, en yakın olanlardan
gelir, denir…

Tamda burasıdır ;

İyiliğin ‘kör noktası…

Mesele;

incinmemek değil,

incinse de incitmemektir…

“İyilik yap, denize at; balık bilmezse
Hâlık bilir.” der atalarımız…

Gerçek büyüklük tam da burada ortaya
çıkar…

Kant şöyle der:

“Ahlâk, insanın karanlıkta
yaptıklarıdır.”

Suizan ile isabet ettirmektense,

hüsnü zan ile kaybedebilmeyi göze
alabilmektir büyüklük…

Zor bir yoldur…

Daha çok kırılmak, daha çok yanılmak
demektir belki…

Ama aynı zamanda vicdanı diri tutmanın,

kalbi karartmamanın tek yoludur…

“İyilik, karşılık beklemeden yapılırsa
anlam kazanır.” der Schweitzer.

Kötülüğü hiç görmemek değil;

onu gördüğü hâlde iyi kalabilmektir asıl
olan…

İyi insanı en çok yaralayan,

düşmanın attığı taş değil;

dostun fırlattığı güldür…

Herkese gönlündeki iyilik kadar güzel
bir gün dilerim…

Günaydın.

KONFOR ALANI

 

KONFOR ALANI

Kendi sınırlarını başkalarının
konforuyla çizenler, bir gün kendi evinde misafir kalırlar…

Görünmez çizgiler çizer insan…

Neyi kabul ettiği,

neyi reddettiği,

neye tahammül ettiği ve neye dur
dediği…

Hayatının yönünü belirler çizdiği çizgiler…

Kendine duyduğu saygının en somut
ifadesidir çizdiği sınırlar…

İhtiyaçlarına göre değil, başkalarının
beklentilerine ve konforuna göre belirler bazıları sınırlarını…

Bozulmaya başlar yavaş yavaş hayatın
dengesi ….

Başkalarını memnun etmek midir insanın
tek gayesi…

Erdem midir?başkalarını mutlu etmeye
çalışmak…

Bir erdem gibi de görülebilir bazen…

Ancak Oscar Wilde;

Kendin ol …derken hatırlatır
gerçeği…

Kendisi olmayan,sürekli başkalarının
hayatını yaşayanlar kaybeder karakterini, benliğimle…

Aman kırılmasın, aman ayıp olmasın
düşüncesi sağlıklı bir düşünce yapısı mıdır?

Hapsederse iç dünyasına kendini,

kaybetmeye başlar ruh sağlığını…

Öz saygısı olmayan,başkaları için
yaşayan kendi ihtiyaçlarını öteler, iç sesini de kaybeder…

Yeri geldiğinde hayır diyebilmek,

En net ifadesidir sınır koymanın…

Açık ve kararlı bir şekilde hayır
diyebilmektir önemli olan…

Reddetmek değildir,

bir denge halidir….

Coelho’nun da dediği gibi:

Hayır demeyi öğrenmek, evet demeyi
gerçekten anlamaktır.

Her şeye evet diyen kendisine hayır
demiştir aslında…

Hem kendisine hem de karşısındakine
saygının ifadesidir yerinde söylenen bir hayır…

Başta zor gelir, çekinir,zorlanır belki
insan…

Zamanla alışır, kendi olmaya,sınırlarını
korumaya…

Başkalarına göre hayatını şekillendiren
kaybeder….

Nietzsche;

Başkaları için yaşayanlar, en sonunda
kendileri için yaşayamaz hale gelir der…

Kendi hayatının misafiri olanlar ıskalar
hayatı,

Atalarımızın dediği gibi,kendini
bilmeyen, başkasını hiç bilemez…

Önce kendini tanımalı, sınırlarının
farkına varmalıdır insan…

Aşırı fedakârlık nankörlük doğurur,
hayır’ın olmadığı yerde, değeri anlaşılmaz insanın…

Ne bencillik,

ne de tamamen

kendini yok saymak…

Önemli olan denge üzerine kurulan
hayat…

Ben ile biz arasında doğru dengeyi
kurabilmektir önemli olan…

Goethe;

İnsan kendine hâkim olamadıkça özgür
değildir der….

Kendi sınırlarını çizemeyen,
gerektiğinde

hayır diyemeyen biri direksiyonu
başkalarına bırakmış demektir…

Cemal Süreya ;

Üstü kalsın hayat ben alacaklı çıktım
derken ne güzel anlatır;

Kendine vermediğin değerin karşılığının
alacak olduğunu…

Ertelen ihtiyaçlar,

bastırılan duygular

Söylenmeyen hayır’lar kaybolur gider
yaşamın kalitesi…

Zayıflatır mı ilişkileri sınır koymak..

Aksine daha sağlıklı, daha açık ve daha
sürdürülebilir hale getirir hayatı…

İleride yaşanacak daha büyük
kırgınlıkların önüne geçer yerinde söylenen bir hayır….

Bastırılan her duygu ve ertelenen her
ihtiyaç, ağır bir yük olarak geri döner bir gün…

Kendi sınırlarını başkalarının konforuna
göre çizenler, bir süre sonra kendi hayatlarında söz sahibi olamaz hale
gelirler…

İnsanın kendine yaptığı zulmü, bir
başkası yapamaz….

Önce kendini dinlemeli insan,

Kendini tanımalı…

Sınırlarını bilmeli…

Ve gerektiğinde, kararlı bir şekilde
hayır diyebilmelidir…

Gerçek özgürlük, başkalarını memnun
etmek değil kendin olarak kalabilmektir…

Konfor alanından çıkmak pahasına
gerektiğinde hayır diyebilenlere selam olsun…

Her şey gönlünüzce olsun…

Huzur saran ,şahane dedirten bir güne…

Günaydın

KARANLIKTAN AYDINLIĞA Düşünce gücü

 

KARANLIKTAN AYDINLIĞA

Düşünce gücü

İnsanın hayatında büyük değişimler
sanıldığı gibi büyük olaylara değildir….

Bazen tek bir

tek bir düşünce yeterlidir…

Karanlıktan aydınlığa çıkmayı istemek…

İstemeyen düşünmeyen çıkabilir mi
aydınlığa.

Başlamak, bitirmenin yarısıdır diyen
Aristoteles’e göre aslında insanın iç yolculuğunu özetler…

Başlamadan önce düşünmek…

Düşünmek, görünmeyen ilk adımdır.

İnsan, düşündüğü şeydir der Emerson…

Zihinde atılan küçük bir kıvılcım,
hayatın yönünü değiştirir…

İlerlemek için kendini inandırmalıdır
insan…

İnanç, sadece bir duygu mudur?

Aynı zamanda

harekete geçme cesaretidir…

Yapabileceğine inanan yapar….

İnanmayan seyreder…

İnsan kendi kaderine nasıl yön
vereceğini tercihi belirler…

Siyah ve beyazdan ibaret değildir
hayat…

Keskin çizgilerin arasında fark
edilmeyen bir gerçek vardır;

Gri…

Zıtlıklar olmadan ilerleme olmaz” der
William Blake…

Siyah ve beyaz… Karanlık ve aydınlık…

İki uç arasında kurulan dengede’dir
hayat…

Belirsizliğin değil; geçişin rengidir
gri…

Ne tamamen karanlık ne de tamamen
aydınlık…

Bazen bir nefestir gri…

Mevlânâ’ya göre ,

gece ne kadar karanlıksa, yıldızlar o
kadar parlak görünür…

Karanlığa alışma değil,ışığı fark etme
sürecidir gri…

İnsan zihni ani değişimleri zor kabul
eder.

Küçük geçişler, büyük kırılmaları
engeller. Gri, ruhun kendini koruma biçimidir…

Gerçekte ya siyahtır ya beyazdır hayat,

Ortası yoktur…

Böyle durumda ara alan bir nefestir…

Acı kaçınılmazdır, ıstırap ise seçimdir
der Buda….

Yaşananı değil yüklenen anlam
sorgulanması gerekir…

Hayatında beyazlar olsun ister insan…

Huzur,

umut,

ferahlık…

Siyahta hayatın bir gerçeğidir…

Giçbir duygu kalıcı değildir.

Ne acı sonsuza kadar sürer ne de
mutluluk…

Bu yüzden siyahı bir elbise gibi giyip
çıkarabilmek gerekir.

Koşarken değil, dururken kendini anlar
insan…

Düşe kalka yürür insan der Nietzsche…

İlerleme kusursuzluk değil
vazgeçmemektir…

Gökyüzüne baktığında insan, bütün
karmaşayı bir anlığına unutur…

Mavi, sonsuzluğu hatırlatır…

En karanlık gece bile sona erer ve güneş
yeniden doğar der Hugo….

Umudun hiçbir zaman tamamen kaybolmaz…

Hep var olmalıdır…

Bazen aynı anda birbirinden habersiz
aynı gökyüzüne bakar aynı mavide buluşur insanlar,kesişir bakışlar,birbirine
gülümseyen ruhlar…

İnsan en çok, içinden sessizce
ağladığında yorulur…

Karanlıktan aydınlığa. …

Griye tutunmak ,arasıra gökyüzüne bakıp
maviyi görmek

rahatlatır insanı…

onunda insan şunu anlar insan…

Hayat;

Ne verdiğinden çok ne seçtiğindir…

Düşünceyle başlar her şey…

Bir yön belirlenir, bir adım atılır…

Karanlık kalmak da bir tercihtir,

aydınlığa yürümek de…

Ve insan, en çok karar verdiği anda
değişir…

Güzel bir güne.