MESLEK ANILARI ne yaparsanız yapın

MESLEK ANILARI
“Ne Yaparsanız Yapın…”
Yıl 1994…
Isparta Halıkent Karakolu’nda grup amiri olarak görev yapıyordum.
O yıllarda çalışma sistemimiz kâğıt üzerinde 12 saat görev, 12 saat istirahat şeklindeydi.
Ancak uygulamada bunun çoğu zaman hiçbir karşılığı yoktu. Hafta istirahatlarımız iptal edilir, maçlar, mitingler, resmi törenler ve çeşitli ek görevlerle mesailer birbirine eklenirdi. Aralıksız 36 saate varan görevler yaptığımız günler olurdu.
Yine böyle günlerden biriydi.
Gece görevimizi tamamlayıp sabah evlerimize gitmiştik. Daha yorgunluğumuzu üzerimizden atamadan telefon geldi.
Valilik önünde yapılacak bir miting için tüm personelin ek göreve çağrıldığı bildirildi.
Hiç uyumadan yeniden üniformamızı giyip göreve koştuk.
Sabah başlayan görevimiz akşam saat 18.00’e kadar sürdü. Gün boyu ayaktaydık. Görev sonunda telsizden anons edildi:
“Personel saat 22.00’ye kadar istirahat edecek.”
Eve gittik. Ama bu dört saatlik süre dinlenmeye yetmiyordu.
Duş, yemek ve birkaç ihtiyaç derken yeniden karakolun yolunu tuttuk.
Karakola geldiğimizde yeni görev listesi hazırlanmıştı.
Sabah mesai bitiminden sonra saat 11.00’de maç görevi vardı. Akşam saat 19.00’da ise yeniden normal mesai başlayacaktı.
Artık bu tempo insan bedeninin kaldırabileceği sınırların çok ötesindeydi.
Gece ilerledikçe personelin ayakta duracak hâli kalmamıştı.
Kimse görevden kaçmıyor, kimse şikâyet etmiyordu. Ama herkes yorgunluktan tükenmişti.
O hâlleri görünce vicdanım buna daha fazla izin vermedi.
Çevre koruma ve telsiz takibini görev yazılmayan tek personel olan bir arkadaşa bıraktım.
Diğer personelin kısa da olsa istirahat etmesini söyledim.
Kendim de grup amiri odasına geçip birkaç dakika dinlenmek istedim.
Ne kadar uyuduğumu bilmiyorum.
Bir anda gözlerimi açtığımda karşımda Denizli’li olan nöbetçi müdürünü gördüm.
Sert bir ses tonuyla,
“Ne yapıyorsun sen?” dedi.
Hemen ayağa kalktım.
“Hoş geldiniz Müdürüm.” dedim.
Ardından personeli sordu.
“Personeli istirahate çektim Müdürüm.” cevabını verdim.
Bu sözüm üzerine sinirlendi.
“Nasıl yani?
Tutanak tutun!” dedi.
Yanımızdaki şoför arkadaş daktilonun başına geçti. Yazmaya çalışıyordu ama zorlanıyordu.
Ben de,
“Müsaade ederseniz tutanağı ben yazayım Müdürüm.” dedim.
Daktilonun başına geçtim.
Tam yazmaya başlayacakken durup kendisine,
“Müdürüm, müsaade ederseniz önce beni bir dakika dinler misiniz?” dedim.
“Anlat.” dedi.
Ben de son iki günü olduğu gibi anlattım.
Gece görevinden çıktığımızı…
Hiç uyumadan miting görevine gittiğimizi…
Akşam yeniden göreve başladığımızı…
Sabah maç görevi, akşam tekrar normal görev olduğunu…
Personelin artık yorgunluktan ayakta duramayacak hâle geldiğini…
Konuşmam bitince odada kısa bir sessizlik oldu.
Hiç unutmadığım bir andı.
Yüzündeki sert ifade yavaş yavaş değişti. Başını hafifçe salladı.
Sonra sadece şu cümleyi söyledi:
“Ne yaparsanız yapın…”
Arkasını döndü ve odadan çıktı.
O gece ne tutanak tutuldu ne de personele herhangi bir işlem yapıldı.
Aradan yıllar geçti…
Bugün geriye dönüp baktığımda o geceyi, verilen emirleri ya da çekilen uykusuzluktan çok ,ters birisi olarak bilinen
bir yöneticinin, gerçeği dinledikten sonra vicdanının sesine kulak vermesini hatırlıyorum.
Polislik, fedakârlık mesleğidir.
Ama fedakârlık, insanın dayanma sınırlarını yok saymakta değildir..
Olmamalıdır…
Çünkü ;
en disiplinli teşkilatlar dinlenebilen, düşünebilen ve vicdanını koruyabilen insanlarla güçlü olur…

BEYAZIN SESSİZ HALİ

Beyaz;
temizlik…
masumiyet…
gelinlik…
yeni sayfa…
yeni umut…
özdeşleştirilir beyazla…
Her insan üç hayat yaşar;
Beklediği, 
yaşadığı 
ve geriye bıraktığı…
Bir beyaz daha vardır;
sessiz…
soğuk…
vicdanla baş başa kalınan yer…
ölüm döşeği…
Kırmızının tutkusu…
yeşilin huzuru…
mavinin sonsuzluğu…
altının ihtişamı…
cezbeder insanoğlunu…
Hayat ise;
tüm renklerden örülmüş uzun bir yolculuk…
Yol biter,
Renkler solar…
 beyaz kalır geriye sadece…
Ölüm döşeği…
unvan,
makam,
servet,
alkış,
tezahüratın hiçbir anlamının olmadığı yer…
Hayatı boyunca duvar örer bazıları…
Gün gelir, bütün duvarlar geride kalır…
Gerçekteki kendisiyle karşılaşır ilk kez…
Aynada gördüğü yüz, toplumun baktığı yüz müdür?
Yoksa vicdanın tanıdığı yüz mü?
“Nasıl yaşamalıyım?” sorusuna cevap arar insan…
Sokrates ne güzel ifade etmiştir;
Sorgulanmamış bir hayat, yaşanmaya değmez…
Mesele, ölümün kendisi kadar nasıl bir hayat yaşandığıdır.
İnsanı hakikate yaklaştıran iki şey vardır:
ölüm ve hızla tükenen ömür…
Yaşamın düşmanı mıdır ölüm?
Yoksa en dürüst öğretmeni mi?
“Keşke…” diyeceğin bir hayat yaşama.
Sevdiğini zamanında söyle, erteleme.
Affet, kin tutma.
Haklı değil, insan ol…
Demektedir anlayana ölüm döşeği…
Son nefes…
Sahip olduklarının bir anlamı var mıdır?
Önemli olan sahip olmak değil,
paylaşmak…
paylaşabilmektir…
İnsan, ölümsüzmüş gibi plan yapar;
aldığı nefesin bile kendisine ait olup olmadığını bilmez…
Ne kadar garip, değil mi?..
Ölüm, yaşama değer katar…
Sonlu olan her şey kıymetlidir…
Yaşam gibi…
Ölüm döşeğinin beyazlığı…
hayatın en sade ama en güçlü cümlesi…
Konuşmaz…
Bağırmaz…
Çağırmaz…
Yargılamaz…
Sadece bekler…
Ne bıraktın geride?
Yaşamaya değer bir hayatın izi mi?
Yoksa…
Gerçek miras;
bankadaki hesap,
tapular
ya da makam değildir…
Ardından edilen samimi bir dua…
Gözyaşıyla hatırlanan bir iyilik…
Ve unutulmayan güzel bir isim…
Gün gelecek, herkes, hepimiz aynı beyazlığın misafiri olacak…
Önemli olan, üzerimizi örten beyaz kefenin vicdanımızın da aynası olacağını unutmamaktır…
Ölüm döşeğinin beyazlığı, hayatın bittiği yer midir?
Yoksa insanın kendisi hakkında söyleyebileceği son hakikat midir?
Ona göre;
dinle,
düşün,
anla,
ağla…
ya da gül…
Çünkü;
Ölüm döşeği insanın vicdanına verdiği son hesaptır…

Büyükelçi

MESLEK ANILARI

Büyükelçi

Yıl 1999…

Şanlıurfa Emniyet Müdürlüğü Güvenlik Şube Müdürlüğünde görev yaptığım yıllardı. Şubemize bağlı Devlet Büyüklerini Koruma Büro Amirliği tarafından, Türkiye’yi ziyaret eden yerli ve yabancı devlet büyükleri ile resmî heyetlerin ilimizdeki güvenlik tedbirleri planlanır ve yürütülürdü. Ben de görevim gereği bu programların koordinasyonunda yer alıyor, üst düzey ziyaretlerde güvenlik planlamasına katkı sağlıyor ve görevimizin gerektirdiği diğer çalışmaları yürütüyordum. Programlar sırasında edindiğimiz bilgi, duyum ve gözlemleri de devlet ciddiyeti ve kurumlar arası koordinasyon anlayışı çerçevesinde ilgili istihbarat birimleriyle paylaşıyorduk.

O yıllarda dönemin Amerika Birleşik Devletleri Büyükelçisi, Adana’dan başlayıp Şanlıurfa, Diyarbakır ve bölgeyi kapsayan ziyaretler gerçekleştirirdi. Büyükelçinin ilimizdeki güvenlik tedbirleri personelimiz tarafından yerine getirilirken, ben daha çok üst düzey resmî programlara, koordinasyon gerektiren görüşmelere ve protokol kapsamındaki çalışmalara iştirak ediyordum.

Zamanla dikkatimi çeken ortak bir nokta olmuştu. Büyükelçinin ziyaret programlarında daha çok belirli grupların temsilcileriyle görüşmeler yapılıyor, bölgenin diğer dinamikleri ise yeterince dinlenmiyordu. Oysa sahada görev yapan biri olarak biliyordum ki bir coğrafyayı anlamanın yolu, sadece belli pencerelerden bakmak değil; o coğrafyanın bütün seslerine kulak verebilmekti.

Bir gün, Amerika Birleşik Devletleri Büyükelçisinin Şanlıurfa Valiliğine gerçekleştirdiği resmî ziyaret kapsamında, Valilik makamında bir değerlendirme toplantısı düzenlendi. Toplantıya valilik yetkilileriyle birlikte emniyet, jandarma, askerî ve ilgili istihbarat birimlerinin temsilcileri de katılmıştı.

Büyükelçinin Sayın Valimizle gerçekleştireceği görüşme devlet protokolü açısından hassasiyet taşıyordu. Güvenlik tedbirleri personelimiz tarafından yürütülürken, ben de Sayın Valimize eşlik ederek bu değerlendirme toplantısına katıldım.

Toplantı soru-cevap şeklinde ilerliyordu. Katılımcılar tercüman aracılığıyla Büyükelçiye sorular yöneltiyor, Büyükelçi de yine tercüman vasıtasıyla cevap veriyordu.

Ortamın samimiyetinden cesaret alarak ben de söz istedim.

Tercüman aracılığıyla şu soruyu yönelttim:

“Sayın Büyükelçi, eğer amacınız bölgede yaşanan olayları objektif biçimde değerlendirmek ve doğru bilgi edinmekse, neden ağırlıklı olarak sadece belirli gruplarla görüşüyorsunuz? Bölgede yaşayan farklı insanlar, farklı kurumlar ve farklı bakış açıları da var. Tek taraflı görüşmeler, doğru ve sağlıklı bir değerlendirme yapmanızı zorlaştırmaz mı?”

Sorumu dikkatle dinledi. Kısa bir sessizliğin ardından yine tercüman aracılığıyla şu cevabı verdi:

“Patronunuz size hangi görevi verirse onu yaparsınız, değil mi?”

Gülümsedim.

“Evet.” dedim.

Konuşma orada bitti.

Belki birkaç cümleden ibaret kısa bir diyalogdu; fakat bazen en uzun düşünceler, en kısa cevapların içinde gizlidir. O gün aldığım cevap, yıllar boyunca zihnimde farklı anlamlar kazandı.

Aradan yıllar geçti…

Bölge nice acılar yaşadı. Kimilerine görevimiz gereği yakından tanıklık ettik, kimilerini sonradan öğrendik, kimilerini ise kamuoyunun gözü önünde izledik.

Bugün geriye dönüp yaşananları bir bütün hâlinde değerlendirdiğimde görüyorum ki; bu kadim coğrafya hiçbir zaman kendi hâline bırakılmadı. Her dönemde farklı hesaplar yapıldı, farklı projeler üretildi, farklı senaryolar sahneye konuldu. Kimi zaman açık, kimi zaman örtülü yöntemlerle bölgenin geleceğine yön verilmeye çalışıldı.

Ancak bütün bu hesapların ötesinde değişmeyen bir gerçek vardı.

Bölge insanı…

Onca acıya, onca provokasyona ve onca oyuna rağmen büyük ölçüde sağduyusunu korudu; vatanına, milletine ve devletine olan bağlılığını muhafaza etti. Bana göre bu toprakların en büyük gücü de işte budur.

Meslek hayatı insana sadece görev yapmayı öğretmez; insanı okumayı, olayların görünen yüzünün arkasını görmeyi ve zamanın süzgecinden geçerek doğru değerlendirmeler yapabilmeyi de öğretir.

Bugün geriye dönüp baktığımda, o gün Valilik makamında sorduğum sorunun hâlâ değerini koruduğunu düşünüyorum. Çünkü doğru sonuca ulaşmanın yolu, sadece duyulmak isteneni dinlemekten değil; bütün sesleri aynı dikkat ve aynı tarafsızlıkla dinleyebilmekten geçer.

Bu vesileyle, o yıllarda birlikte görev yapma onurunu yaşadığım kıymetli meslektaşlarıma ve bugün hâlâ dostluklarını büyük bir değer olarak taşıdığım Şanlıurfalı dostlarıma gönülden selam gönderiyorum.

İyi ki Şanlıurfa’da görev yaptım.

İyi ki birbirinden değerli meslektaşlarım ve ömür boyu dostluğunu taşıyacağım Şanlıurfalı dostlarım oldu.

Meslek hayatımın en kıymetli kazanımları; omuz omuza görev yaptığım insanlar, geride bıraktığım dostluklar ve hafızamdan hiç silinmeyen bu onurlu hatıralardır.

Çünkü bazı görevler üniformayla biter; bazı hatıralar ise ömür boyu insanın yüreğinde yaşamaya devam eder.

GÖRÜNMEZ MAHKEME

İnsan  nedir?
Kimdir ?
neye inanır?
Neye inanmaz…?
Doğruya, 
gerçeğe mi inanır , yoksa en çok duyduğuna mı?
İlginçtir…
İnsan/
Kalabalıklar en çok bağıranı duyar…
En çok tekrarlanan sözü hatırlar…
En çok paylaşılan görüntüye inanır…
Peki ya hakikat/gerçek…?
Sessizdir, 
Bağırmaz,
Kendini pazarlamaz…
Bir yalan….
Defalarca tekrar…
Sonuç?…
Yalan 
Gerçeğe dönüşür mü?/dönüşebilir mi?
Michael Jackson…
Billie Jean Şarkısı…
Dil…
Algı…
Masumiyet …
Fakülte yıllarında, psikoloji dersinde hocamızın anlattığı bir örnek hala zihnimde…
Bir insan aynı yalanı önce ön sıradakilere anlatır. 
Sonra orta sıralara… Sonra en arka sıraya… En sonunda kendisi de dönüp o en arka sıraya oturur….
Artık o yalanı o kadar çok tekrar etmiştir ki, bir süre sonra kendisi de ona inanmaya başlar…
O yıllarda benim için etkileyici bir benzetmeydi…
Yıllar geçti..
Ben de  anladım…
Yalnızca yalan söylemek değildi mesele…
Zihninin tekrarla kurduğu ilişki….
Yalan başkalarından önce sahibini esir alır.
Çamur at, izi kalsın diyerek noktayı koymuş atalarımız…
Bu atasözü…
Psikolojinin
toplumsal hafızanı kısa bir özeti adeta…
Bir iftira…
Bir söylenti…
Bir iddia…
Tek başına bir anlam ifade eder mi?/edebilir mi?
Tek başına bir anlam ifade etmese de;
Tekrar edildikçe….
Kulaktan kulağa dolaştıkça…
Manşet oldukça…
Paylaşıldıkça…
kök salar,
gerçek gibi algılanmaya başlar/başlanabilir…
Gün gelir
bu kadar konuşuluyorsa mutlaka doğrudur…noktasına gelir/gelebilir…
Pekala gerçek/hakikat, tekrarla değişir mi?
Değişebilir mi?
Psikolojide   Yanılsama, Doğruluk Etkisi olarak yer bulur bu husus….
1977 yılı…
yapılan deneyler…
Katılımcılara doğru ve yanlış birçok ifadeyi defalarca sunarlar…
Sonuç şaşırtıcıdır…
İnsanlar, yalnızca daha önce duydukları için yanlış bilgileri bile daha doğru kabul etme eğilimi gösterdiği gözlenir.
Tekrar, gerçeği değiştirmesede
gerçeğe olan inancı değiştirebildiği tespit edilmiştir..
Propaganda nedir?
Nerede başlar?…
Austin, kelimelerin bilgi kadar zamanda bir eylem gerçekleştirdiğini söyler..
Bazı sözler  vardır ki;
Hüküm verir.
Etiket yapıştırır.
İtibar kazandırır 
ya da itibar yok eder…
Bir insana sürekli; suçlu…
yalancı…
ya da hain…
denilirse kelimeler harf olmaktan çıkar,toplumun zihninde görünmez bir mahkemeye dönüşür…
Çoğu zaman deliller değil, tekrarlar konuşulur.
Umberto Eco’nun
İnsanlar çoğu zaman gerçeği değil, gerçeği temsil eden işaretleri algılar sözü günümüzün fotoğrafı gibidir adeta…
Fotoğraf…
Manşet…
Kısa video…
Sosyal medya paylaşımı…
Tek başına gerçek midir?/gerçek olabilir mi?
Ya defalarca tekrarlanır?
Defalarca paylaşılırsa?
Michael Jackson… 
Yıl 1982 
‘Billie Jean’ şarkısı… 
Şarkının derinlikleri…
Masumiyetini  korumaya çalışan bir 
Bir sessiz  direniş…
Bir kadın
Bir  iddia…
Dinleyen kalabalık 
Büyüten medya,
çoğalan söylentiler…
Michael Jackson ;
The kid is not my son
“O çocuk benim oğlum değil.”
Yalnızca  babalık reddi midir bu? 
Algıya karşı hakikatin itirazıdır aynı zamanda …
Mark Twain’in ‘
Yalan, ayakkabılarını giyene kadar gerçek dünyanın yarısını dolaşmış olur ‘sözü çok ilginç değil midir?
Sormak sorgulamak gerekmez mi?
Günümüz 
dijital çağ…
Bir paylaşım…
Bir etiket…
Montaj görüntü…
Yapay zeka..
Binlerce yorum…
Başlamadan mahkeme  hükmünü açıklayan insanlar…
Şarkı hala güncel değil mi?
Yalan, ne kadar tekrar edilirse edilsin gerçeğe dönüşür mü?
Dönüşebilir mi?
Sade tekrarlandıkça insanların zihninde gerçek gibi algılanabir…
Sadece o kadar…
Asıl tehlike bu değil midir?
Yalanın  yaşayabilmesi için sürekli tekrar edilmeye ihtiyacı vardır…
Mevlananın dediği gibi Güneş balçıkla sıvanmaz…
Hakikatin üzeri bir süre örtülebilir.
Unutulmasın ki/Unutulmamalıdır ki;
Gerçeğin er geç ortaya çıkma gibi bir huyu vardır..

GÜNCEL & EMEKLİ

Devlet nedir?
Sınırları belirlenmiş bir toprak parçası üzerinde yaşayan insan topluluğunu, egemenlik, 
hukuk kuralları 
ve siyasi bir teşkilatlanma çerçevesinde yöneten kurumsal bir otorite…
Toplumda düzeni,
 iç ve dış
 güvenliği
 ve adaleti 
sağlamakla
yükümlü, 
tüzel kişiliğe 
sahip en üst siyasi örgütlenme…şeklinde sözlüklerde yerini alır…
Kendi ömrünü 
veren insanların,
alın terinin 
emanetidir devlet…
Bayramı görevde,
geceyi nöbette …
Fedakârlık …
Özveri…
Gün gelir emekli olur.
Peki emekli kimdir?
Memurun emekli olunca beklentisi ayrıcalık mıdır?
Emeğine yakışan bir hayat…
hakkaniyetli bir vefa…
Emeklinin refahı  devletin omurgasıdır derler…
Omurgası güçlü olmayan bir beden ayakta durabilir mi?
Yıllarca devlete hizmet etmiş insanların yaşadığı ekonomik sıkıntılar
toplumsal vicdanı zedeler…/zedelenmesi  de gerekmez mi?
Emekliye verilen değer,
devletin kendi geçmişine,
kendi hafızasına
ve kendi emeğine gösterdiği saygıdır…
Milyonlarca memur emeklisinin dile getirdiği talepler,
bir lütuf istemi olabilir mi?
Verilen sözlerin tutulması,
kazanılmış hakların korunması,
emeğin itibarının yeniden teslim edilmesi…
Hak, pazarlık konusu yapılabilir mi?/
Yapılmalı mıdır?
Vefa…
Nedir vefa?
Seçim takvimine göre hatırlanmak mıdır?
Adalet ise ertelenerek güçlenir mi?/
Güçlenebilir mi?
Devletin büyüklüğü yalnızca ekonomik verilerle ölçülebilir mi?
Devletin büyüklüğü,
Emeklisine nasıl davrandığıyla belli olur…/anlaşılır….
Bugün çalışan her memur,
yarının emeklisidir…
Aslında emekliye verilen değer,
görevdeki kamu görevlisine verilen güvencedir.
Emekli,
maaşının eksilmesine üzüldüğü kadar,
en çok da yıllarca hizmet ettiği devlet tarafından unutulduğunu hissetmesine kırılır.
Emeklinin yükselen sesi,
sadece öfkenin değil,
bir ömrün emeğinin sesidir…
Bu ses;
devlete karşı değil,
devletin olmazsa olmaz ilkeleri olan
adalet,
vefa
ve hakkaniyet adına yükselmektedir.
Emeklinin refahı, devletin omurgasıdır.
Emeğine sahip çıkan bir devlet ,
sadece bugününü değil,
yarınlarını da güvence altına almış demektir…
Emek unutulmaz.
Unutulamaz.
Unutulmamalıdır.
Emekli  ne bekler?
Vefa 
Vicdan,
Adalet,
En çok da anlayış bekler…

Metlu

MESLEK ANILARI

Sessiz hesaplar-Metlu
               
2001 yılı…
Şanlıurfa…
Güvenlik Şube Müdürlüğü’nde görev yaptığım yıllar…
Şanlıurfa o dönemlerde yalnızca taş sokakları, kadim yapıları ve peygamberler diyarı oluşuyla değil; aynı zamanda görünmeyen birçok hesabın, sessiz yürütülen birçok faaliyetin de merkezlerinden biriydi.
Bir tarafta tarih…
Bir tarafta inanç…
Bir tarafta ise bölge üzerinde hesap yapan görünmez eller…
O yıllarda görev yaptığımız birim gereği, sadece görünen olaylarla değil; perde arkasındaki ilişkilerle, bağlantılarla ve niyetlerle de ilgilenmek zorundaydık.
Bir gün şubeye konser izni için bir grup geldi.
Kanadalı meşhur bir rock grubunun organizasyonu için başvuruda bulunuyorlardı. İşin ilginç tarafı, konser bilet fiyatı yalnızca 1 liraydı. O günün şartlarında bile trajikomik bir rakamdı bu. O parayla bırakın organizasyonu, grubun günlük yemek ihtiyacını bile karşılamak mümkün değildi.
İşte tam da bu nedenle mesele bana sıradan bir kültürel etkinlik gibi görünmemişti.
Konser izni için şubede bulunan ve organizasyonu yapan kişi dikkatimi çekmişti. 
Adı Metlu idi…
Amerikan vatandaşıydı.
Yaklaşık otuz otuz beş yaşlarında genç sayılabilecek bir adamdı. Açık mavi takım elbisesi, sakin tavırları, ölçülü hareketleri vardı. İlk bakışta bir yabancıdan çok, eski İstanbul beyefendilerini andırıyordu. Fakat beni asıl şaşırtan şey konuşması oldu.
Mükemmel denecek kadar iyi Türkçe konuşuyordu.
Kelimeleri seçişi, cümlelerin akıcılığı, vurguları…
Uzun yıllar Türkiye’de yaşamış bir insandan bile daha doğaldı.
Merak ettim…
Hem kafamdaki bazı sorulara cevap bulmak hem de gerçekten Şanlıurfa’da ne yaptığını anlamak istedim. Sohbet ilerledikçe adam da son derece açık ve samimi cevaplar vermeye başladı.
Koyu bir Katolikti.
Hatta anlattıkları, sıradan bir inanç mensubunun ötesindeydi. Dinî konulara hâkimiyeti, kullandığı ifadeler ve yaklaşımı bir papaz kadar derindi. Zaten ilerleyen konuşmalarda aslında din adamı olduğunu da açıkça ifade etti.
Şanlıurfa’ya geliş amacı ise misyonerlik faaliyetleriydi.
Kurdukları bir şirket vardı. Görünürde ticari faaliyet yürütüyorlardı ama asıl hedeflerinin bölgede misyonerlik çalışmaları yapmak olduğunu hiç çekinmeden anlattı.
Bu kadar açık konuşması doğrusu beni şaşırtmıştı.
Çünkü görev yaptığımız birim itibarıyla bölgede farklı inanç sistemlerine ait benzer faaliyetler duyuyorduk. Ancak ilk kez biriyle birebir oturup bu kadar net şekilde konuşuyordum.
Çay söyledim…
Şanlıurfa’nın o ağır sıcaklığında, devlet binasının sade odasında uzun uzun sohbet ettik. Dışarıda tozlu sokaklardan yükselen sıcak hava vardı. İçeride ise dünyanın öbür ucundan kalkıp gelmiş genç bir adamın anlattıkları…
Bir ara telefonu çaldı.
Telefona baktıktan sonra yüzündeki ifade bir anda değişti. Karşı tarafta bir kadın vardı. Kadının söylediklerini kısa süre dinledi ve son derece ciddi bir ses tonuyla şunları söyledi:
“Hanımefendi… Ben sizinle görüşemem. Eğer konuşulacak bir konu varsa bunu eşimle paylaşın. İnancım gereği kadınlarla birebir görüşmem doğru olmaz.”
Telefonu kapattığında odada kısa bir sessizlik olmuştu.
Doğrusu bunu hiç beklemiyordum.
Modern görünümlü, Batılı bir adamın; böylesine katı bir inanç disiplini içinde yaşaması oldukça dikkat çekiciydi. İnandığı değerler uğruna binlerce kilometre öteden gelip Şanlıurfa gibi zor bir coğrafyada yaşamayı tercih etmişti.
Bu durum uzun süre zihnimi meşgul etti.
Çünkü mesele yalnızca bir din veya bireysel inanç meselesi değildi. Bölge üzerinde yürütülen büyük hesapların küçük bir parçasını görüyordum sanki.
O yıllarda bölgedeki bazı yabancı yapıların, diplomatik çevrelerin ve farklı uluslararası odakların çeşitli planlarla ilgilendiğini görevimiz gereği zaman zaman hissederdik. Bir olay tek başına anlam ifade etmeyebilirdi ama parçalar birleşince tablo daha net görünürdü.
Ve ben o gün, o küçük odada otururken aslında büyük bir fotoğrafın küçücük bir kesitine tanıklık ettiğimi düşünmüştüm.
Buna rağmen yıllar boyunca bölgede dikkatimi çeken en önemli gerçeklerden biri şuydu:
Yöre insanı…
Onca yoksulluğa…
Onca ihmale…
Onca propagandaya rağmen…
Devletine ve milletine bağlılığını büyük ölçüde koruyordu.
Evet, belki yıllarca ihmal edilmişlerdi. Belki eğitim açısından eksikler vardı. Belki coğrafyanın sertliği hayatlarını zorlaştırıyordu. Ama özellikle Kürt kökenli vatandaşlarımızın çok büyük kısmında gördüğüm vatan bağlılığı, samimiyet ve güçlü karakter gerçekten takdire değerdi.
Dışarıdan bakıldığında insanlar bazen yalnızca haritaları görür…
Oysa sahada görev yapanlar bilir ki; asıl gerçek insanın kalbindedir.
Ve ben yıllar sonra dönüp baktığımda, Şanlıurfa’daki o günlerden aklımda kalan şey yalnızca yabancı bir misyonerin anlattıkları değil; aynı zamanda bu toprağın insanının bütün baskılara rağmen gösterdiği sessiz direniş ve aidiyet duygusudur.

OLTA & BALIK & YEM

OLTA • YEM • BALIK
Hayat…
Kimi zaman masmavi bir deniz….
Kimi zaman görünmeyen akıntılarla dolu derin bir okyanus…
Kimi zaman da sessizce kurulmuş bir olta…
Ve insan…
Bazen ;
oltayı atan,
yemi hazırlayan,
Bazen de farkına varmadan oltaya yaklaşan bir balık…
Sahi…
Yem ne zaman değerlidir?
Balık oltaya gelmeden önce mi?
Yoksa balık iğneye takıldıktan sonra mı?
Balık yakalandıktan sonra yemin bir anlamı var mıdır?
Hiç düşündünüz mü?
Yem…
Neden parlaktır?
Neden dikkat çeker?
Neden caziptir?
Neden iştah kabartır?
Balığı doyurmak için mi?
Onu mutlu etmek için mi?
Özgür bırakmak için mi?
sorular, sorular…
Yoksa…
Onu kendine yaklaştırmak için mi?
Balık yemi yuttuğu an…
Aslında neyi yutmuştur?
Bir lokmayı mı?
Yoksa özgürlüğünü mü?
Yem,
Bir nimeti mi?
Yoksa görünmeyen bir esareti mi?
İğne damağına saplandığında…
Artık seçim hakkı kalır mı?
Yönünü kendi belirleyebilir mi?
İstediği yere yüzebilir mi?
Cevap belli
Tabi ki hayır…
Hayır…
Peki…
Hayat,
İnsan ilişkileri,
İş hayatı farklı mıdır?
Siyaset,
Ticaret,
Reklamlar,
Makamlar farklı mıdır?
Şöhret…
Para…
Menfaat…
Hepsi bir yem olabir mi?
İlgi ilk zamanlar neden büyüktür?
vaatler,
Sen bizim için çok değerlisin sözleri…
Kapılar ardına kadar neden/niçin  açılır?
Peki sonra…
Ne değişir?
İnsan mı değişir?
Amaç  nedir?
İnsanı kendine bağımlı hâle getirmek  olabilir mi?
Amaç dostluk, sevmek midir?
Yoksa vazgeçilmez görünmek midir?
Ne zaman ki insan…
Onsuz yapamam  demeye başlar…
İşte o gün…
Yem görevini yapmıştır…
İlgi azalır,
vaatler unutulur.
güler yüz kaybolur…
Sebep aslında açıktır 
Oltadaki balığa yem verilmez…
Hiç düşündünüz mü?
Neden bazı insanlar sizi sadece ihtiyaç duyduklarında arar?
Neden bazı kapılar işiniz bitince kapanır?
Neden alkışlar menfaat bitince susar?
Neden dost görünenler, çıkar bittiğinde yabancılaşır?
Cevap basittir…
Bazı ilişkiler sevgiyle değil,
ihtiyaçla,menfaatle  kurulmuştur…
Akıllı insan sadece görünene mi bakar/bakmalıdır…
Cevabını bildiği, inanmak istemediği sorular başlar, 
Neden ben?
Bu kadar ilgi niçin?
Bu cömertlik neden?
Karşılıksız görünen şeyler  gerçekten karşılıksız olabilir mi?
Yarın benden ne istenecek?
Her parlayan şey altın mıdır?
Her gülümseme samimiyet,
Her alkış takdir,
Her ikram iyilik değildir…
Bi gerçeği de gözden kaçırmamak gerekir…
Her yem tuzak,
Her vaat yalan değildir.
Uzatılan her el de art niyetli değildir..
Ancak;
Hayat tedbirli olmayı gerektirir…
En büyük tuzaklar,
en güzel sözlerin arkasına,
en derin hesaplar,en sıcak tebessümlerin içine gizlidir…
Gerçek özgürlük nedir?
İğneye takıldıktan sonra çırpınmak mı?…
Gerçek bilgelik nedir?
Güç mü?
Sorgulayabilmek mi?
Balığı yakalayan iğne midir?
Yoksa İğneyi saklayan  yem mi?…
 
İnsan neyi hatırlar?
İğneyi mi? aldatan yemi mi?
Cevap ortadadır…
Ama,oltadaki balığa yem verilmez…
Unutulmamalıdır ki;
Yem,
özgürlüğün önündeki en büyük düşmandır…

MESLEK ANILARI Resmi araçları değil

MESLEK ANILARI

1999 yılı…
Şanlıurfa…
Güvenlik Şube Müdür Vekili olarak görev yaptığım yıllar…
Mesleğin insanı hem görünür yaptığı hem de görünmez olmaya mecbur bıraktığı dönemler…
O yıllarda çalıştığımız birim gereği sivil görev yapıyordum.
Üzerimizde üniforma olmazdı ama devletin yükü omuzlarımızdaydı.
Kullandığımız araç da öyleydi…
Dışarıdan bakınca sıradan bir beyaz Şahin…
Tozlu sokaklardan geçmiş, güneşin altında rengi hafif solmuş, gösterişsiz bir araç…
Ama bagajında telsiz, içinde görev, direksiyonunda devlet vardı.
Akşam saatleriydi…
Şanlıurfa’nın sıcak günü yavaş yavaş geceye teslim oluyordu.
Gökyüzü kızıl ile lacivert arasında ağır ağır renk değiştirirken, sokak lambaları birer birer yanmaya başlamıştı.
Hava kararmaya yüz tutmuştu.
Atatürk Spor Salonu’nda önemli bir program vardı.
Özellikle rütbeli personelin katılması yönünde talimat verilmişti.
Oto sürücüsü arkadaşla birlikte spor salonunun bahçe kapısına geldik.
Kapının önünde hafif bir hareketlilik vardı.
Görevli polisler, içeri giren araçları dikkatle kontrol ediyor, programın telaşı yüzlerden okunuyordu.
Kapıda görevli bir trafik polisi arkadaş vardı.
Genç sayılabilecek yaşta…
Yüzünde görevin verdiği ciddiyet, gözlerinde “talimatı eksiksiz uygulama” kararlılığı vardı.
Şoför arkadaş camı indirip sakin bir sesle:
— “Devrem, kapıyı açar mısın? Programa geldik…” dedi.
Görevli polis hiç tereddüt etmeden cevap verdi:
— “Bana verilen talimat var kardeşim… Sadece resmi araçları alacağım.”
Şoför arkadaş tekrar anlattı:
— “Bu araç Güvenlik Şube Müdürlüğü’nün aracı… Bak telsiz de var… Müdür bey araçta…”
Ama görevli arkadaş kararlıydı:
— “Talimat böyle… Resmi araç olmayanı alamam.”
Bir an sustum…
Motorun hafif sesi geceye karışıyordu.
Kapının önündeki sarı ışık aracın kaportasına vuruyor, telsizin cızırtısı aracın içinde yankılanıyordu.
Çünkü bazen insan şaşırmaktan konuşamaz.
Karşındaki kötü niyetli değildir…
Sadece gördüğüyle hüküm veriyordur.
Bizim araç resmiydi…
Ama resmiyet bazen plaka değildir.
Bazen makam ışığı değildir.
Bazen çakarlı bir konvoy hiç değildir.
Devletin bazı araçları üniforma gibi görünmez olur.
Sessizdir…
Gösterişsizdir…
Ama görevdedir.
O an anladım ki bazı insanlar “resmi” olanı sadece göze hitap eden şekillerde arıyordu.
Oysa devlet bazen en sade elbiseyle yürür sokakta.
Neyse…
Telsizden 4. kanaldan Trafik Müdürü’nü anons ettim:
— “Merkez… Atatürk Spor Salonu girişindeki görevli personel aracı içeri almıyor. Resmi araç olmadığı düşünülmüş. Bir yanlış anlaşılma var… Konuyu düzeltir misiniz?”
Telsizden gelen kısa cızırtının ardından cevap geldi.
Kısa süre sonra Trafik Müdürü görevli personele anons geçti.
Kapı açıldı.
Biz de ağır ağır içeri girdik.
Görevli arkadaşın yüzünde mahcup bir ifade belirmişti.
Ben ise kızmaktan çok düşünüyordum.
Çünkü o gün şunu gördüm:
İnsan bazen yalnızca gördüğüne inanıyor.
Oysa hayatın en gerçek şeyleri çoğu zaman görünmüyor.
Vicdan görünmez…
Sadakat görünmez…
Devlete hizmet eden nice yük görünmez…
Tıpkı o akşamki bizim aracımız gibi…
Mevlânâ’nın dediği gibi:
“Her şeyi dış görünüşte ararsan, hakikati kaçırırsın.”
Meslek de insana bunu öğretiyor zaten…
Üniformanın olmadığı yerde de devlet olabilmeyi…
Gösterişsiz görev yapabilmeyi…
Ve bazen en büyük resmiyetin; ciddiyet, sorumluluk ve görev bilinci olduğunu…
Aradan yıllar geçti…
Şimdi düşündüğümde o geceyi gülümseyerek hatırlıyorum.
Çünkü bazı anılar vardır;
İnsanı kırmaz…
Ama hayata dair ince bir ders bırakır.

GÜNCEL HAYA

HAYA
Nedir haya ?
Utanmak mı…?
Ya da kimsenin görmediği yerde de doğru olanı yapabilme cesareti mi ?…
İnsanın yüzünü kızartan bir duygu mu?
Yoksa vicdanını diri tutan görünmez bir bekçi mi ?
Kişiden kişiye değişir mi haya ?
Yoksa makam, mevki yükseldikçe azalan bir şey mi?
Güne göre zamana göre anlamını  kaybeder mi?
Şartlar değişse de değişmeyen bir ahlâk ölçüsü müdür haya ?/ya da olmalı mıdır?
Sözlükler hayayı, utanma, ar, hicap ve edep olarak tarif eder…
Ahlak ise,insanı çirkinlikten alıkoyan, iyiliğe yönelten ve vicdanı ayakta tutan en büyük fazilet…
Haya  söxlükte tarif edilen bir kavram mıdır?
Ya da öyle mi olmalıdır?
Yoksa yaşanması gereken canlı  bir hakikat midir haya..?
İnsan…
Neyle tanınır?
Nasıl bilinir?
Söylediği sözlerle mi?
Yoksa zamanı geldiğinde yaptığı tercihlerle mi…?
İnsanın karakteri ne zaman belli olur?
Ortaya çıkar?
Alkış aldığı kürsülerde mi,
kimsenin görmediği anlarda  verdiği kararlarda mı?
Meydanlarda yükselen sloganlarda mı?
Kapalı kapılar ardında kurulan masalarda  mı?
Kuzu ile ağlayıp kurtla aynı sofraya oturanlara ne denir?/ne denmelidir.. 
Ya da kim denir?kim denmelidir?
Mazlumun gözyaşını kürsülerde anlatılırken, zalimin gölgesinde serinleyenlere hangi isim verilir?
Esarete reel politika, teslimiyete devlet aklı, suskunluğa  hikmet deniliyorsa gerçek değişmiş olur mu? 
Kelime değişince gerçekte  değişir mi?/değişebilir mi?
Dün ,15 Temmuz’un arkasında Amerika var  denilecek,bu gün
Amerika’nın temsilcisini şehitlerin hatırası eşliğinde tebessüm karşılanacak…
Bir çelişki yok mu?
Absürt durum değil mi?
Değişen kimdir?/nedir?
Hakikat mi?
Yoksa söylemler mi?
Galata Köprüsü’nde Gazze için gözyaşı dökenler…
Fatih Sultan Mehmet Köprüsü’nden geçerken aynı hassasiyeti neden unuturlar?
Vicdan nedir?
Rüzgârın estiği yöne göre mi yön değiştiren  bir şey midir?
Her çelişkiye 
yeni bir gerekçe,
zillete yeni bir kılıf,
yalana yeni bir tevil…
Peki…
Vicdana da bir mazeret bulunabilir mi?..
Yalnızca başkalarından utanmak mıdır haya?
İnsanın vicdanının huzuruna çıkabilmesi mi?
Ayna yüzü gösterirde 
vicdan neyi gösterir?
Aynaya bakan ne görür?
kendisini mi ?
Görmek istediği sureti mi?
Tarih neyi yazar ?/
Yazacaktır?
Yalnızca alkışlayanları mı yazar tarih …?
Asırları aşan bir sözle noktayı koyalım…
Eğer haya etmiyorsanız, dilediğinizi yapın…

MAYA

MAYA 
                     
İnsan kimdir?   
İnsan nedir?
Nereden gelmiştir?
Nereye gitmektedir?
İnsanın değeri nedir?
Bu değer nereden gelmektedir?
İnsanı değerli yapan şey nedir?
Sorular… 
Sorular…
Sorular çoğaltılabilir.
Önemli olan sorulara verilen  cevaplardır…
En önemli sorulardan biri de şudur:
İnsanı insan yapan, değerli kılan şey nedir?
Sahi, insanı değerli yapan şey nedir…?
Cevaplar sıralanabilir…
Ama önce sorularla devam edelim.
Taşıdığı unvan mı?Oturduğu koltuk mu?Sahip olduğu makam mı?
Giydiği üniforma mı?Kürsülerden yaptığı gösterişli konuşmalar mı?
Bir de cevaplara göz atalım…
İnsanı değerli yapan şey;
ne unvanıdır,
ne makamıdır,
ne üniformasıdır,
ne de hamasi nutuklarıdır.
İnsanın gerçek değeri, hangi mayadan yoğrulduğunda gizlidir.
Anlayana… Anlayabilene…
Maya sağlamsa…
Gittiği yere 
güven ,
adalet ,
merhamet taşır.
Maya bozuksa…
karanlığını,
kötülüğünü,
pisliğini taşır…
Çürük maya 
ekmeği de bozar, 
toplumu da…
Karakteri hırsız olan, mayasında hırsızlık bulunan;
Esnaf olursa müşterisini aldatır.
Memur olursa kamu malını kendi malı sanır.
Polis olursa gücünü hukukun değil, nefsinin hizmetine verir.
Siyasetçi olursa milletin emanetini şahsi menfaatine dönüştürür.
Din görevlisi olursa kutsalı istismar eder.
Sorun makamda, meslekte değil, o makama oturan insanın mayasında, karakterindedir….
Meslek yalnızca bir araçtır.
İnsanın özü neyse, elindeki araç da onun niyetine göre ya şifaya dönüşür ya felakete…
Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulur:
Şüphesiz Allah size emanetleri ehline vermenizi emreder…
Bu yalnızca dinî bir emir midir?
Aynı zamanda insanlık tarihinin en büyük yönetim ilkelerinden biri…
Emanet ehline verilmezse,
Liyakat kaybolursa;
devlet zayıflar,
adalet yara alır,
toplum güvenini kaybeder…
Dürüstlük,
adalet,
emanete sadakat,
kul hakkına riayet,
merhamet ve vicdan…
Bütün insanlığın ortak dilidir.
Japonya’da kaybolan bir cüzdanın sahibine ulaştırılması….
İskandinav ülkelerinde kamu malına gösterilen titizlik…
Anadolu insanının Kul hakkıyla gelme  nasihati…
Aynı vicdan,
farklı lehçeler…
Vicdanın milliyeti var mıdır?
Olabilir mi?
Konfüçyüs ,
erdemli insan
önce kendini 
düzeltir, sonra toplumu…
Hz. Mevlana’nın dediği gibi,sen değişirsen, âlemin değişir…
Toplum nedir?
Nasıl oluşur?
Toplum aslında, tek tek insanların karakterinden örülmüş görünmez bir kumaştır…
Albert Einstein Teknolojinin insan ilişkilerini aşacağından korkuyorum derken endişesinde ne kadar haklıdır…
Ahlâk olmadan
güç tehlikeli,
vicdan olmadan 
bilgi yıkıcıdır.
Bilindiği gibi;
Toplama kamplarını mühendisler kurdu.
Atom bombasını bilim insanları geliştirdi.
Ekonomik sömürü düzenlerini de yüksek eğitimli insanlar kurdu.
Bilgi, vicdanla buluşmazsa medeniyet üretebilir mi?
İnsanlığın faydasına olur  mu?
Peygamber Efendimiz ,ben güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim buyurmuştur…
Her toplumda dürüstlük erdemdir,
yalan çirkindir.
Her toplumda
değerli olan 
vicdandır…
Hangi dilde olursa olsun,
ihanet aynıdır…
Immanuel Kant’ın şu sözü ne kadar da manidardır;
Öyle davran ki, davranışın evrensel
 bir ahlâk yasası olabilsin….
İnsan…
Kendini,
yaşadığı 
toplumu, 
dünyayı 
ve evreni sorgulamalıdır.
Kendi kendine şu soruyu sormalıdır:
Herkes benim yaptığımı yapsaydı, dünya nasıl bir yer olurdu?
Herkes yalan söyleseydi, 
hakikat olur muydu?Herkes çalsaydı, güven diye bir şey kalır mıydı?
Herkes yalnızca çıkarını düşünseydi, toplum diye bir kavram olur muydu?
Cevap, 
elbette hayır.
Ahlâksızlık 
yalnızca bireysel bir kusur mudur?
Ahlâksızlık,
toplumun temeline konulmuş dinamittir.
Bir toplumda çürüme yaygınlaşırsa;
rüşvet sıradanlaşır,
adam kayırma normalleşir,
hak yiyen güçlü sayılır,
dürüst insan ise saf görülmeye başlanır…
Dostoyevski’ye göre:
Bir toplumun medeniyet seviyesi, 
en zayıf insanına nasıl davrandığıyla anlaşılır…
Gerçek medeniyet nedir?
Nasıl ölçülür.?
Gerçek medeniyet  ahlaklı insanların vicdanıyla örülür..
Kur’an’ın şu sorusu ise bütün bunların özünü hatırlatır:
Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?..
Bilmek kadar, 
bildiğini hangi vicdanla kullanıldığı da önemlidir.
İyi insanın 
elindeki bilgi şifa,
kötü insanın elindeki bilgi ise felaket olur…
Çocuklarımıza yalnızca meslek değil,
vicdanı,
merhameti,
adaleti,
kul hakkını,
emanetin önemini de öğretmeliyiz…
Çünkü iyi doktor olmak başka,
İnsan hayatına
 saygılı doktor olmak başkadır…
İyi hâkim olmak başka,
adaletli hâkim olmak başkadır…
İyi siyasetçi
olmak başka,
dürüst siyasetçi 
olmak başkadır.
Maya bozuksa…
En sağlam görünen sistemler bile içten içe çürür…
Maya sağlamsa…
Tek bir vicdanlı insan bile karanlığa umut, topluma istikamet ve geleceğe ışık olur/olabilir…
Çünkü insanı ayakta tutan mayası yani  karakteridir, 
toplumları yaşatan 
ise vicdanlarıdır…