ZİRVE Gölge X (final)Tehlikeli Sessizlik

ZİRVE 

Gölge X (final)
Tehlikeli Sessizlik
Zirve
Bir zirve daha sona erdi.
Ev sahipliğimizde.
Hemde Başkent Ankara’da…
Her zirvenin olduğu gibi bu zirvenin de bir fotoğrafı…
her fotoğrafın da görünmeyen bir gölgesi…
Tarih…
Meydanlarda atılan sloganlarla mı yazılır her zaman…
Ya makam odalarında tercih edilen sessizlik…
Bir yalanı ayakta tutan, onu söyleyenler kadar ,gerçeği bildiği halde susmayı tercih edenlerdir…
Bazıları 
 korkudan,
Bazıları 
makamını kaybetmemek için,
Bazıları ise konforunu korumak için susar/susabilir…
Bazıları ise şimdi sırası değil diyerek…
Verilen pozlar,
sıkılan eller,
kameralara yansıyan tebessümler…
Tarihte bir kare olarak kalır…
Ya kayda geçenler…
Söylenmeyen sözler…
Sorulmayan sorular…
Savunulmayan mazlumlar…
Görülmek istenmeyen gölgeler…
Adalet susarsa güç ,
hakikat susarsa propaganda ,
Vicdan susarsa çıkar,
İnsan susarsa tarih konuşur…
Gün gelir her şey geride kalır…
Gölgeler gelecek nesillere tek bir soru bırakır;
O gün siz neredeydiniz?
Ne yaptınız?
Elinizden gelenin en iyisini yaptınız mı?…
Unutulmamalıdır ki;
Tarih zulmedenleri yazdığı gibi,zulüm karşısında sessiz kalmayı tercih edenleri de yazar…

ZİRVE Gölge 9

ZİRVE

Gölge – ı×
Başkent…
Ankara…
Zirvenin en dikkat çeken anlarından biri…
Karşılama töreni…
Mehter…
Tarihî kıyafetler…
Devlet geleneği… Semboller…
Yüzyılların hafızası…
Günümüze taşınan güçlü bir atmosfer…
Türkiye’nin tarihi ve kültürel mirası… Uluslararası misafirler…
Başarılı bir organizasyon…
Milletler…
Tarihleriyle…
Kültürleriyle…
Ve devlet gelenekleriyle…
saygı görürler.
Mehter sadece bir müzik değildir…
Geçmişten günümüze uzanan bir hafıza…
Bir devlet geleneği…
Bir medeniyet sembolü…
Takdir edilmesi gereken bir ayrıntı…
Ancak…
Tarihi güçlü şekilde temsil etmek/ettirmek
tek başına yeterli midir?
Geçmişin hatırlatmak güzel…
Ya 
bugünün sorunları…
Sorunları çözebilmek
..
 Aynı derecede önemli değil midir?
Tarih tekerrürden ibarettir…
Ama ders almak önemli…
Mehter gurur verir…
Ancak;
Adalet…
Hukuk…
Refah…
Bilim…
Üretim…
vee güçlü kurumlarla desteklenirse anlam kazanır…
Aksi takdirde güzel bir tören olarak hafızalarda kalır…
Gerçek devlet geleneği;
Geçmişini saygıyla bakmak,
geleceği de aynı kararlılıkla inşa edebilmektir…
Zirvenin en anlamlı mesajı;
Geçmişini unutmayan bir Türkiye…
Aynı başarı
Ekonomi…
Hukuk…
Eğitim…
Bilim…
Toplumsal huzur….
sağlanabilir/se 
geçmişiyle değil,
geleceğiyle de örnek bir ülke haline gelir/gelmiş demektir..
Medeniyet geçmişten miras olduğu kadar, geleceği yeniden inşa etmek demektir…

ZİRVE Gölge VIII

ZİRVE
Gölge – VIII
Başkent…
Ankara…
Dünya liderleri bir kez daha aynı karede buluştu.
Tokalaşmalar…
Gülümsemeler…
Ortak fotoğraflar…
Diplomatik nezaket…
Devletler arası ilişkilerin doğal bir parçası…
Buraya kadar her şey normal.
Ancak verilen bu fotoğraf, akıllara başka soruları da getirmiyor mu?
Yıllardır…
Ekonomide yaşanan sıkıntılar…
Siyasi krizler…
Toplumsal gerilimler…
Hatta kimi zaman doğal afetlerin ardından yaşanan aksaklıklar bile…
Dış güçler söylemiyle açıklanmadı mı?
Toplumun önüne sürekli aynı gerekçe konulmadı mı?
Peki…
Bütün sorunların kaynağı olarak gösterilen bu dış güçler nasıl oldu da bugün aynı masada buluştu?
Aynı aktörler…
Aynı masa…
Aynı fotoğraf…
O hâlde bu kareyi nasıl okumalıyız?
Elbette devletler/liderler konuşacaktır.
Diplomasi, konuşabilme sanatıdır.
Bir ülke dünyadan kopuk yaşayabilir mi?
Diyalog, uluslararası ilişkilerin vazgeçilmez unsuru…
Bu durumda vatandaşın da şu soruları sormaya hakkı yok mudur?
Dün dış güç denilenler…
Bugün stratejik ortak mı oldu?
Dün bütün olumsuzlukların sorumlusu olarak gösterilenler…
Bugün dostluk fotoğrafının içinde neden yer alıyor?
Demek ki devlet yönetiminde…
Sloganlardan çok gerçekler belirleyici…
Uluslararası ilişkiler…
Meydanlarda kurulan cümlelerle değil,
Masalarda yürütülen diplomasiyle şekilleniyor…
İç siyasette kullanılan dil…
Dış politikada izlenen uygulamalar…
Vatandaş fotoğrafları görür,
konuşmaları dinler…
Söylemlerle eylemler karşılaştırır.
Sonunda kendi hükmünü verir…
Devlet yönetimi ciddiyet ister.
Günübirlik söylemler değil…
Tutarlılık önemlidir…
Güven
Söylemlerle eylemlerin  birbirini doğrulamasıyla oluşur…
Zirvenin en büyük gölgesi…
Aynı karede verilen fotoğraf mıdır?
Asıl gölge…
Yıllardır anlatılan söylemlerle, bugün ortaya çıkan eylemlere ait  görüntü’dür…
Değişen gerçekten dış güçler mi?
Yoksa onlara dair anlatılan hikâyeler midir?

GÜNCEL ZİRVE vıı Gölge

ZİRVE
Gölge – VII
Ankara…
Dünya Ankara’da 
Başkentte  buluştu…
Koridorlarda diplomasi ,
Masalarda güvenlik…
Salonlarda strateji…
Liderler konuştu…
Heyetler görüştü…
Fotoğraflar çekildi…
Devlet ciddiyeti
Diplomasi …
Ülkemizin böyle bir uluslararası organizasyona ev sahipliği yapması takdire şayan..
Konuşulmalı,Diplomasi  işlemeli,
sorunlar savaş meydanlarında değil, müzakere masalarında çözülmelidir…
Ben zirvenin  gölgesine takılı kaldım …
Masada  konuşulan savaşlar…
Sınırlar ötesinde yaşanan acılar…
Gazze’de yıkılan evler…
İran’da hayatını kaybeden siviller…
Ukrayna’da yıllardır süren savaş…
Dünyada sessizce büyüyen insanlık dramları…
Diplomasi bunları konuşuyor mu?/konuştu mu?
Yadq  toplantı gündeminin bir maddesi olarak  mı kaldı?
Bir başka soruyu da sormak gerekmez mi?
Bu masalarda kimler var?
İnsan haklarını savunan ülkeler…
Demokrasiden söz eden liderler…
Uluslararası hukuku dillendiren temsilciler…
Hepsi aynı masadaydı.
Diplomasi bunu gerektirebilir.
Fakat vicdanın da sorduğu sorular vardır.
Dünyanın herhangi bir yerinde…
Kim tarafından yapılırsa yapılsın…
Siviller hayatını kaybettiğinde…
Çocuklar savaşların kurbanı olduğunda…
Aynı ilkeler aynı kararlılıkla savunulabiliyor mu?
Yoksa ilkeler…
Ülkelere…
İttifaklara…
Çıkarlara göre mi değişiyor?
İşte zirvenin en büyük gölgesi de budur.
Çünkü dünya, kimi zaman acıları bile taraflara göre değerlendiriyor.
Oysa mazlumun pasaportu olmaz.
Çocuğun milliyeti olmaz.
Sivilin ölümünün tarafı olmaz.
Acının dili de değişmez.
Gerçek adalet…
Kimden geldiğine değil,
Ne olduğuna bakarak hüküm vermektir.
Türkiye açısından gerçek başarı…
Yalnızca iyi bir ev sahibi olmak değildir.
Adaleti…
Hakkaniyeti…
İnsan onurunu…
Uluslararası hukuku…
Her şartta ve herkes için aynı cesaretle savunabilmektir.
Zirveler biter…
Konvoylar dağılır…
Salonlar boşalır…
Kameralar başka gündemlere çevrilir.
Fakat geriye şu soru kalır:
Bu toplantılar yalnızca devletlerin çıkarlarına mı hizmet etti?
Yoksa insanlığın ortak vicdanına da dokunabildi mi?
Çünkü gerçek diplomasi…
Yalnızca güçlülerle aynı masaya oturabilmek değildir.
Haklıyı, mazlumu ve insan onurunu; kim olduğuna bakmadan savunabilmektir.
Tarih…
Çekilen aile fotoğraflarını da yazar.
Ama sessiz kalınan acıları asla unutmaz.
İşte o zaman…
Zirvenin gölgesi değil,
İnsanlığın vicdanı konuşur.

GÜNCEL ZİRVE VI

ZİRVE
Gölge – VI
Ankara…
Bir toplantı…
Bir zirve…
NATO üyesi ülkelerin temsilcileri başkent  Ankara’da…
Elbette önemli…
Uluslararası bir organizasyon…
Diplomatik bir değer…
Ev sahipliği…
Devlet temsilcileri aynı masada…
Sorunlar konuşuluyor…
Yeni iş birlikleri değerlendiriliyor…
Bunlar küçümsenecek gelişmeler değildir.
Ancak madalyonun bir de diğer yüzü var…
Birkaç günlük bir organizasyon…
Bir ülkenin bütün başarı hikâyesi gibi sunulabilir mi?
Sunulması ne kadar doğrudur?
Televizyon ekranlarında…
Dalgalanan bayraklar…
Art arda yapılan görüşmeler…
Tokalaşan liderler…
Kalabalık heyetler…
Uzayan konvoylar…
Peş peşe sıralanan övgüler…
Peki ya ekranlara sığmayan hayatlar?
Pazarda etiketleri tek tek inceleyen emekli…
Markette kasaya gelmeden önce hesabını yeniden yapan asgari ücretli…
Borçlarını çevirmeye çalışan esnaf…
Ürününün karşılığını alamayan çiftçi…
Diplomasını aldığı halde iş bulamayan genç…
Onlar için bu zirvenin anlamı nedir?
Toplantılar bittiğinde…
Hayatlarında ne değişecektir?
Kira düşecek mi?
Enflasyon azalacak mı?
Alım gücü artacak mı?
Adalet duygusu güçlenecek mi?
Gençler geleceğe daha umutla bakabilecek mi?
Yoksa değişen sadece manşetler mi olacaktır?
Diplomatik başarı ile vatandaşın günlük hayatı birbirinin alternatifi değildir.
Birini öne çıkarırken diğerini gölgede bırakmak doğru mudur?
Doğru olabilir mi?
Güçlü devlet…
Sadece yabancı heyetleri en iyi şekilde ağırlayan devlet midir?
Güçlü devlet;
Kendi insanını da huzur içinde yaşatabilen,
Hukuka güveni ayakta tutabilen,
Emeğin karşılığını koruyabilen,
Gençlerine umut verebilen devlettir…
İtibar nedir?
Sadece yabancı liderlerin tebessümünde mi ibarettir?
Yoksa vatandaşın devletine duyduğu güven midir gerçek itibar?
Gündem değişebilir…
Siyasi tartışmalar geri plana itilebilir…
Mutfak…
Pazar tezgâhı…
Elektrik faturası…
Doğalgaz faturası…
Okul masrafı…
Geçim derdi…
Diplomatik takvime göre değişir mi?
Zirve sona erince 
vatandaş tek bir soru soracaktır:
Hayatımda ne değişti?..
Cevap yine aynıysa…
Geriye yalnızca hatıra fotoğrafları kalır…
Vitrin geçici,
gerçekler ise kalıcıdır.
Gerçek güç, zirvelerde verilen görüntülerde midir?
Gerçek güç vatandaşa  sunulan hayat standardında saklıdır/saklı olabilir…
Başkasının gözünde kazanılacak saygınlık,vatandaşın yaşadığı adalet, huzur ve refahla örtüşürse anlamlıdır/anlam kazanır…

MESLEK ANILARI misafir

MESLEK ANILARI

                 Misafir 
Yıl 2001…
Yer, Şanlıurfa.
Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin oturumu sırasında Şanlıurfa Milletvekili merhum Mehmet Şeyhanlıoğlu vefat etmişti.
Acı haber kısa sürede bütün ülkeye yayılmış, cenaze töreni için devlet erkânı, siyasetçiler, bürokratlar ve çok sayıda vatandaş Şanlıurfa’ya gelmişti.
Cenaze merasimi Viranşehir’de yapılacaktı.
O gün Viranşehir’e uzanan yollar yalnızca araçlarla değil, hüzünle de doluydu.
İnsan seli ilçeye akıyor, her gelen kafileye yenileri ekleniyordu. 
Kalabalık büyüdükçe güvenlik tedbirleri de artırılıyordu.
Biz de Güvenlik Şube Müdürlüğü personeli olarak görev almıştık.
Farklı birimlerden gelen görevlilerle birlikte oluşturulan ekipler devlet büyüklerinin güvenliğini sağlamakla sorumluydu.
Tören sona ermiş, dönüş hazırlıkları başlamıştı.
Tam o sırada, geçmiş yıllarda Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in koruma ekibinde görev yapmış, doğu görevinde birlikte çalıştığım bir personelim yanıma geldi.
Kalabalığın çok yoğun olduğunu, ülkenin önemli görevlerinde bulunmuş iki değerli misafirin otobüste ayakta seyahat ettiğini söyledi. 
Eğer uygun görürsem onları yakın koruma aracımıza almak istediğini belirtti.
Memnuniyetle kabul ettim.
Böylece dönüş yolculuğuna, bir dönem Emniyet Genel Müdürlüğü görevinde bulunmuş deneyimli bir devlet adamı ile geçmişte Ekonomi ve Maliye Bakanlığı yapmış bir kadın bakanı da aracımıza alarak çıktık.
Viranşehir’den Şanlıurfa Havalimanı’na uzanan yol, o gün benim için sıradan bir dönüş güzergâhı olmaktan çıktı.
Bazen hayatın en ilginç dersleri kürsülerde değil, uzun yolculukların sessizliğinde verilir.
Araç ilerledikçe sohbet koyulaştı. Devlet yönetiminden, geçmiş yıllardan ve yaşanmış olaylardan söz ediliyordu.
Derken kadın bakanımız, hafızama kazınan bir hatırasını anlattı.
Söz dönüp dolaşıp terör örgütü elebaşının yakalanmasının ardından yaşanan gelişmelere geldi.
O dönemde Türkiye’yi ziyaret eden bazı Hollandalı yetkililerin şaşkınlığından söz etti.
Anlattığına göre Hollandalılar, Marmara Depremi’nin ardından yaşanan büyük yıkımı görünce şu değerlendirmeyi yapmışlardı:
“Bu kadar büyük bir felaketten sonra onun da ölmüş olabileceğini düşündük. Sonra hayatta olduğunu öğrendik. Açıkçası bunu anlamakta zorlandık.”
Bu sözler araç içerisindeki sohbetin sıradan bir cümlesi gibi söylenmişti belki…
Ama benim zihnimde farklı bir kapı açmıştı.
Çünkü o cümlede yalnızca bir kişiye ilişkin şaşkınlık yoktu.
Aslında o sözler, Türkiye’nin dayanıklılığına duyulan yabancı bir hayreti de anlatıyordu.
Bu topraklar tarih boyunca nice savaşlar, depremler, krizler ve acılar görmüştü.
Kimi zaman şehirler yıkılmış, kimi zaman umutlar enkaz altında kalmıştı.
Ama her defasında küllerin arasından yeniden hayat filizlenmişti.
Belki de anlamakta zorlandıkları şey buydu.
Çünkü bazı milletler sahip oldukları binalarla yükselir.
Bazıları ise sahip oldukları hafızayla ayakta kalır.
Bu ülke ise çoğu zaman yaralarını sararak yürümeyi öğrenmiştir.
O gün araç camından dışarı baktığımda Viranşehir ovası akşam güneşinin altında ağır ağır geride kalıyordu.
Ufukta kaybolan sarı topraklara bakarken şunu düşündüğümü hatırlıyorum:
İnsan bazen bir göreve gider, görevini yapar ve döner.
Ama bazı görevler dönüş yolunda başlar.
Çünkü geriye kalan yalnızca alınan güvenlik tedbirleri değildir.
Bazen bir yolculuk boyunca duyulan birkaç cümle, yıllarca insanın hafızasında yaşamaya devam eder.
Aradan yıllar geçti.
O gün havalimanına bıraktığımız misafirlerin yüzlerini bugün aynı netlikle hatırlamıyorum belki…
Ama o yolculukta duyduğum sözleri hâlâ unutmadım.
Çünkü bazı hatıralar yaşanan olaylardan değil, insanda bıraktığı düşünceden uzun ömürlüdür.
Ve bazı yolculuklar, varılan yerde değil; hafızada devam ettiği sürece sürer.

ZİRVE Gölge – IV

ZİRVE
Gölge – IV
Her zirvenin bir manzarası vardır…
Görünen yüzü
güzeldir…
Bir de görünmeyen yüzü vardır?
Görünen yüz ekrana yansır…
Dalgalanan bayraklar…
Tokalaşan liderler…
Art arda yapılan görüşmeler…
Yayınlanan ortak bildiriler…
Özenle hazırlanan salonlar…
Ve dünyaya verilen güçlü fotoğraflar…
Peki ya görünmeyen yüzü?
Kapanan yollar…
Değişen güzergâhlar…
Saatlerce trafikte bekleyen insanlar…
Ertelenen işler…
Sessizleşen gökyüzü…
Hayatın yükünü omuzlayan vatandaş…
Uluslararası bir zirveye ev sahipliği…
Diplomasi için bir fırsat…
Konuşulan konular…
Masaya yatırılan sorunlar…
Kurulan temaslar…
Aralanan iş birliği kapıları…
Yok sayılabilir mi?
Her organizasyonun bir bedeli vardır.
Ne var ki o bedeli çoğu zaman vatandaş öder.
Bekleyen esnaf…
Şoför…
İşçi…
Memur…
Ve şehir…
Yapılan yollar…
Yenilenen kaldırımlar…
Düzenlenen parklar…
Boyanan duvarlar…
Kim bunlara itiraz edebilir?
Elbette kimse…
Asıl soru şudur?
Bu eksikler neden zirve yaklaşınca hatırlanır?
Bir gecede brandalarla örtülen görüntüler…
Birkaç günde makyajlanan sorunlar…
Görüntü değişiyor…
Peki ya hayat?
Brandanın arkasındaki duvar gerçekten değişti mi?
Yoksa sadece görüntü mü değişti?
Sorunlar üzeri örtülünce çözülmüş olur mu?
Toz, halının altına süpürülünce ev temizlenmiş sayılır mı?
Mesele yalnızca zirve yapmak mıdır?
Asıl mesele…
Dünyaya gösterilen özeni…
Kendi insanından da esirgememektir.
İtibar yalnızca yabancı misafirlerin gözünde mi yükselir?
Kendi vatandaşının devlete duyduğu güven…
Uluslararası ilişkiler 
Milli güvenlik,
Diplomasi önemlidir 
Ama…
İnsanın huzuru…
Adalet duygusu…
Geçim kaygısı…
Emeklinin maaşı…
İşçinin alın teri…
Çiftçinin emeği…
Gençlerin umudu…
Belki de asıl sorulması gereken soru?
Zirve  bittikten sonra…
Hayatımızda ne değişti?
Ne değişiyor?
Misafirler uğurlanunca…
Brandalar söküldüğünde…
Konvoylar dağıldığında…
Vatandaşın derdi azaldı mı/azalıyor mu?
Yoksa geriye yine aynı yollar…
Aynı geçim mücadelesi…
Aynı bekleyiş mi kalıyor?
Geriye sadece güzel fotoğraflar…
Kapanan yollar…
Ve geçici bir vitrin kalıyorsa/kalacaksa …
Gölge, ışıktan daha uzun sürüyor demektir….
Çünkü vitrin…
Uzaktan bakanı,
gerçek ise…
Perdenin arkasında yaşayanların hayatını değiştirir…
İşte zirve…
İşte gölge…
Gerçek başarı, dünyaya verilen/verilecek fotoğrafla değil,kendi insanına yaşattığı hayatla anlaşılır/anlaşılabilir..

GÜNCEL ZİRVE 4 gölge

ZİRVE
Gölge – IV
Zirve yaklaşırken…
Yeniden düzenlenen şehir…
Başkent Ankara…
Elden geçirilen 
yollar…
kaldırımlar… 
Otlar biçiliyor…
Bayraklar asılıyor…
Ve sokaklar…
Onlar da değişiyor.
Bu kez en sessiz hazırlık başlıyor…
Havlayan sesler kesiliyor.
Bir sabah…
Çocukların isim taktığı köpek yok…
Öğle vakti…
Marketin önünde uyuyan can dostu yok…
Akşam…
Çöp konteynerinin başında bekleyen tanıdık gözler de yok…
Şehir daha sessiz…
Daha düzenli…
Daha kontrollü…
Belki de daha güvenli…
Peki…
Daha vicdanlı mı?
Elbette sokak güvenliği önemlidir.
Saldırgan hayvanlar…
Oluşturdukları tehlike…
Görmezden gelinemez.
Çocukların korkmadan yürüyebildiği…
Yaşlıların huzurla sokağa çıkabildiği…
Bir şehir…
Hepimizin ortak arzusudur.
Ama medeniyet…
Her zaman sorunları ortadan kaldırmak mıdır?
Yoksa…
Sorunlara bulunan çözümün vicdanı mıdır asıl ölçü?
Çünkü vicdan…
En çok güç sahibiyken kendini gösterir.
Bir şehrin büyüklüğü…
Sadece misafirlerine gösterdiği özenle mi ölçülür?
Yoksa…
Sesini duyuramayanlara gösterdiği merhametle mi?
İnsan…
Bazen konuşarak,
Bazen susarak tepki verir.
Hayvanlar ise konuşamaz.
Onların dili…
Gözleridir.
Korkuları…
Sessizlikleridir.
Bu yüzden…
Bir şehrin gerçek fotoğrafı…
Yalnızca temiz caddelerinde değil;
İnsana da,
Hayvana da
Aynı adaletle yaklaşabildiği yerde saklıdır.
Merhamet…
Paylaşıldıkça eksilir mi?
Yoksa çoğalır mı?
Bir ülkenin itibarı…
Yalnızca kurduğu zirvelerle değil,
Yaşattığı vicdanla da yükselir.
İşte zirve…
İşte gölge…
Ve bazen…
Bir şehrin vicdanı,
En çok bıraktığı sessizlikte duyulur.

Fil hikâye

Hikâye bu ya…

Fil her gün aynı yoldan geçen bir canlıdır. Bunu bilen avcılar, geçtiği güzergâha bir çukur kazar ve onu tuzağa düşürürler…
Rivayete göre önce siyah giysilerle gelir, ona eziyet eder, korkutur ve çaresiz bırakırlar. 
Günler sonra ise beyaz giysilerle ortaya çıkar, fili çukurdan kurtarırlar. 
Fil, kendisini o duruma düşürenlerle kurtaranların aynı kişiler olduğunu bilmediği için beyaz giysilileri kurtarıcı olarak görmeye başlar…
Sorunun gerçek kaynağını göremeyen 
sunulan çözüme odaklanır…
Sorun çıkaranlar çözüm üreten kahramanlar gibi algılanır…
Tarih boyunca insanlar,
güç
baskı 
ve en önemlisi de algılarla yönetilmiştir…
Çoğu zaman davranışlar yönlendirir…
Korkarsa insan güven arar,
güven arayan uzatılan
eli sorgulamadan tutmaya yatkın hale gelir….
Psikolojik savaş…
Sorunu büyütme, çözüm sunma,
güven ve bağlılık oluşturma…
Voltaire’ İnsanlar çoğu zaman inanmak istediklerine inanırlar sözü bu gerçeği hatırlatır….
Zihin bazen gerçeği değil, kendisine sunulan ve kabul etmeye hazır olduğu bilgiyi tercih eder…
George Orwell’in, evrensel aldatma çağında gerçeği söylemek devrimci bir eylemdir…sözü orijinal bir yaklaşımdır.
Hikâyenin mikro boyutta ve makro boyuttaki örnekleri ile karşılaşır insan…
Bazen insan; toksik ilişkinin içinde kalır, bağlanır, zamanla hayatının vazgeçilmez bir parçası olarak görmeye başlar…
Carl Gustav Jung’un, İnsan bilinçaltını bilinçli hâle getirmedikçe, onu kader sanacaktır sözü bu durumu çok güzel anlatır. 
Olayların nedenlerini sorgulamayan tekrar eden hatalarını kader olarak yorumlar…
Maslow’a göre insanın en temel ihtiyaçlarından biri güvenlik duygusudur…
Güvenlik duygusu zedelenen kendisini koruyacak birini arar…
Korku ve umut arasındaki denge, insan davranışlarını şekillendirir…
Makro açıdan;
Ekonomik kriz,
sosyal çatışma, kutuplaşma,
ve belirsizlik insanları çözüm arayışına yönlendirir…
Böyle dönemlerde ortaya çıkan kurum veya fikirler kolaylıkla kurtarıcı olarak görülebilir…
Bizi kim kurtaracak? 
sorusu kadar,
sorun nasıl ortaya çıktı? sorusunun cevabı da aranmalıdır…
Tarih Fil hikâyesi örnekleriyle doludur…
Güçlü devletler,ülkeleri ekonomik, siyasi ya da sosyal açıdan kendilerine bağımlı hale getirmiş, sundukları yardım ve desteklerle kurtarıcı rolüne bürünmüşlerdir…
Önemli olan uzatılan ele neden ihtiyaç duyduğunu sorgulamaktır.
Gerçek bağımsızlık destekle ayakta kalmak değil kendi ayağı üzerinde durabilmektir…
Ziya Gökalp’e göre Milletleri yükselten fikirlerdir sözü burada önem kazanır…
Sorgulamayan toplumlar kişilere bağımlı,
düşünen toplumlar ilkelere ve değerlere bağlı kalırlar…
Mustafa Kemal Atatürk’ün;
‘Fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesiller isteriz’ sözü özgür düşüncenin ne önemini ne güzel ifade eder….
Perşembenin gelişi çarşambadan bellidir derken atalarımız olayların sonuçlarından önce sebeplerine bakmayı öğütler…
Akıl akıldan üstündür sözüyle atalarımız ,
farklı bakış açısı,
dinleme, 
ve sorgulamanın önemini anlatır….
Olaylara tek bir pencereden bakan gerçeğin tamamını görmez…
Pestalozzi’e göre, eğitimin amacı insana düşünmeyi öğretmektir….
Eğitim amacı sade bilgi yüklemek midir?
Eğitimin amacı, olayların nedenini araştıran,soran sorgulayan bireyler yetiştirmektir…
Sokratese göre, sorgulanmamış hayat yaşanmaya değmez…
Yunus’un dizeleriyle İlim ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir…
Bireyin kendi zayıf noktalarını, korku ve zaaflarını tanıması…
Kendini tanıyan birey kolay yönlendirilmez, sorgulayan toplum ise kolay manipüle edilemez…
Bazen bireyler, bazen de toplumlar düştükleri çukurun nedenini unutup yalnızca kendilerini çıkaran ele odaklanır…
Oysa gerçek bilgelik, kurtarıcıyı alkışlamadan önce çukuru kimin kazdığını sorgulayabilmesidir.
Çünkü sorunun kaynağını anlamayanlar aynı çukura tekrar tekrar düşebilir …
Sebepleri görenler yalnızca kurtulmayı değil, bir daha düşmemeyi de öğrenirler. 
Bu yüzden gerçeği arayan her insanın kendisine sorması gereken soru şudur:
“Karşıma çıkan çözüm gerçekten bir kurtuluş mu, yoksa beni o çözüme muhtaç bırakan sürecin bir parçası mı?”
Unutulmamalıdır ki; 
Zincirler çoğu zaman demirden değil, korkudan, bağımlılıktan ve sorgulanmayan algılardan örülür…
Çukuru kimin kazdığını unutan kendini çıkaran eli kurtarıcı sanmaya devam eder…
Gerçek özgürlük; kurtarıcı aramak değil, çukura düşmemeyi öğrenmektedir.
Aklını kiraya verenler başkalarının yazdığı senaryolarda figüran olur; düşünen, sorgulayan ve sebepleri görebilenler ise kendi kaderlerinin yazarı hâline gelirler…

GÜNCEL Emeklilikte adalet nerede?

GÜNCEL

EMEKLİLİKTE ADALET
Adalet nedir?
Adalet sadece mahkeme salonlarında mı aranır?
Elbette hayır…
Adalet,
Emeğin karşılığıdır…
Alın terini korumaktır…
Çalışanın hakkını teslim etmektir…
Yıllarca ödediği primi,
Verdiği emeği,
Üstlendiği riski korumaktır…
Emekli soruyor;
Emeklilikte adalet nerede?
Temmuz ayı…
Beklenen enflasyon rakamları açıklandı…
TÜİK, Haziran ayı enflasyonunu aylık %0,99, yıllık ise %32,11 olarak açıkladı.
SSK ve Bağ-Kur emeklilerinin altı aylık maaş artışı %17,76, memur ve memur emeklilerinin artışı ise %13,52 olarak netleşti.
Rakamlar açıklandı…
Oranlar belli oldu…
Hesaplar yapıldı…
Emekli soruyor;
Bu zam mıdır?
Adı üstünde; 
paranın değer kaybı, zam olarak sunuluyor.
Bu, emekli için yaşarken ölüm demek…
Yetkililer…
En düşük emekli maaşının derdine düşmüş…
“En düşük emekli aylığı artırılacak…”
Tabi ki,
en düşük maaş alan emeklilerin yaşayabilecek bir gelire kavuşması, sosyal devletin en temel görevi…
Buna kimsenin itirazı olamaz.
Peki ya diğer emekliler?
Yıllarca daha fazla çalışan…
Daha fazla prim ödeyen…
Daha yüksek vergi veren…
Otuz, otuz beş, kırk yıl boyunca bu ülkeye hizmet eden…
Gece gündüz demeden görev yapan…
Hayatını riske atan…
Polis…
Asker…
Öğretmen…
Hemşire…
İşçi…
Mühendis…
Madenci…
İtfaiyeci…
Sağlık çalışanı…
Ve daha niceleri…
Onların hakkı neden geri plana itiliyor?
Her zam döneminde yalnızca en düşük emekli maaşı niye konuşuluyor?
Daha fazla çalışan…
Daha fazla prim ödeyen…
Daha ağır şartlarda görev yapan…
Onların haklarını kim koruyacak?
Zedelenen emeklilik sisteminin mantığı…
Sosyal güvenlik sistemi bir denge üzerine kuruludur.
Ne kadar uzun süre çalışırsanız…
Ne kadar fazla prim öderseniz…
Ne kadar yüksek kazanç üzerinden sisteme katkı sağlarsanız…
Ne kadar ağır şartlarda görev yaparsanız…
Emeklilikte de bunun karşılığını almanız gerekir.
Ancak denge giderek bozuluyor…
Neredeyse sadece en düşük emekli aylığı üzerinden düzenleme yapılıyor.
Aradaki maaş farkları her geçen yıl biraz daha eriyor.
Yıllarca sisteme daha fazla katkı sağlayan milyonlarca emekli;
Kırgın…
Üzgün…
Hayal kırıklığı yaşıyor…
Bir kişi yirmi beş yıl çalışmış…
Diğeri otuz beş yıl…
Biri asgari düzeyde prim ödemiş…
Diğeri yıllarca yüksek prim yatırmış…
Biri masa başında görev yapmış…
Diğeri canı pahasına riskli görevlerde bulunmuş…
Aldıkları emekli maaşları arasındaki fark her geçen yıl azalıyor.
İnsan sormadan edemiyor;
Fazla çalışmanın ödülü nerede?
Fazla prim ödemenin karşılığı nerede?
Riskli görevlerde geçen yılların değeri nerede?
Emeklilikte adalet nerede?
Ödenen elektrik faturası…
Su faturası…
Doğalgaz faturası…
Pazardaki domatesin fiyatı…
Kasaptaki etin fiyatı…
Eczanede alınan ilacın bedeli…
Hayat pahalılığı aynı…
Emeklinin statüsüne göre değişmiyor.
Ama lütfedilen artış oranları farklı…
Bir de işin başka bir yönü var…
Açıklanan enflasyon rakamları üzerinden maaş artışları yapılıyor.
Peki ya emeklinin hissettiği hayat pahalılığı?
Emekli enflasyonu televizyon ekranlarında mı yaşıyor?
Markette…
Pazarda…
Kasapta…
Eczanede…
Elektrik, su ve doğalgaz faturasında…
Maaşı hesaba yattığı gün yeniden başlayan geçim sıkıntısı…
İnsan yine sormadan edemiyor;
Hangisi gerçek enflasyon?
TÜİK’in açıkladığı rakamlar mı?
Yoksa vatandaşın pazarda ve markette yaşadığı gerçek enflasyon mu?
Sorunun cevabı…
Ay sonunu getirmeye çalışan emeklidedir.
Kâğıt üzerinde artan maaş…
Ama artmayan, hatta gerileyen alım gücü…
Sofrada küçülen ekmek…
Hafifleyen alışveriş poşeti…
Ay bitmeden tükenen cepteki para.. 
Emekliler;
Adalet istiyor…
Prim gününe göre adalet…
Çalışma süresine göre adalet…
Mesleğin riskine göre adalet…
Ödenen prim kadar maaş…
Verilen emek kadar karşılık…
Memura yapılan seyyanen zammın emekliye de yansıtılmasını…
Kazanılmış hakların korunmasını istiyor
Emeklilik maaşı bir sosyal yardım mıdır?
Tabii ki değildir…
Bir ömür boyunca ödenen primlerin…
Alın terinin karşılığıdır…
Kazanılmış anayasal bir haktır…
En düşük maaş alan emekliler korunmalıdır.
Hiç kimse açlık sınırının altında yaşamaya mahkûm edilmemelidir.
Ancak yıllar içinde oluşmuş haklar da korunmalıdır.
Çok çalışanın…
Çok prim ödeyenin…
Riskli görev yapanın emeği de korunmalıdır.
Sosyal devlet yalnızca en alttakini değil;
Herkesin hakkını gözetmelidir…
Açıklanan rakamlar…
Sadece maaşları değil…
Emeklinin adalet duygusunu da etkilemiştir.
Emeklilerin beklentisi sadece birkaç puanlık zam mıdır?
Hayır…
Beklentileri;
Emeğin değer gördüğü…
Primin karşılığını bulduğu…
Riskli görevlerin unutulmadığı…
Alım gücünün korunduğu…
İnsanca yaşamaya imkân veren…
Kalıcı, hakkaniyetli ve adil bir emeklilik sistemi…
Adalet…
Sadece mahkeme salonlarında aranmaz.
Adalet;
Bütçede…
Maaşta…
Vergide…
Sosyal güvenlikte…
Alın terinin karşılığında da aranır.
Bu ülkeye bir ömür hizmet etmiş insanlar…
Ömürlerinin sonbaharında onurlu bir hayat yaşamalıdır/yaşayabilmelidir…
Bu, emeklilerin en doğal hakkıdır.
Bir ülkede emeklilik sistemi sadece rakamlarla değil, vicdanla ayakta kalır…
Böyle biline…