ZİRVE Gölge-3

ZİRVE
Gölge – III
Gökyüzünün Sessizliği
Şehirler sadece sokaklarından mı ibarettir…?
Ya gökyüzü?..
Kuşların bildiği…
Rüzgarın ezbere dolaştığı…
Bulutların hiçbir pasaport sormadan geçtiği…
Sonsuz bir mavi…
Ankara…
Başkent…
Etimesgut semaları…
Yıllardır gökyüzüne bakanlar…
Kimi zaman bir eğitim uçağının kanadında umut…
Kimi zaman genç bir pilotun hayali…
Kimi zaman da göğe bırakılan bir selam…
Gökyüzü Etimesgut için;
Emek…
Disiplin…
Sabır…
Ve vatana duyulan sessiz bir bağlılıktır.
Bugün ise…
Susan alışılmış sesler…
Görünmeyen bir iznin eşiğinde duran kanatlar…
Devlet ciddiyetine bürünen bir gökyüzü…
Adeta nöbet tutan görünmez olan mavilikler..
Bir tarafta hazırlanan başkent…
Yıkanan yollar…
Süslenen caddeler…
Rüzgârla konuşan bayraklar…
Diğer tarafta ise gökyüzü…
Sessiz…
sessizliğin sesi hakim adeta….
Etimesgut semalarında…
 derin sessizlik…
Sanki mavilikler de bekliyordu…
İnecek uçakları…
Geçecek konvoyları…
Başlayacak zirveyi…
Oysa gökyüzünün amacı beklemek midir?
Kanatlara yol olmak…
Ufuklara umut taşımak…
Özgürlüğü hatırlatmaktır.
Alışkanlıklar insanın hafızası…
Her gün duyulan bir motor sesi…
Uzakta süzülen bir eğitim uçağı…
Gökyüzünü yaran bembeyaz bir iz…
Zirve yaklaşırken yalnızca yollar mı  değişti?
Gökyüzü …
Başka türlü nefes…
Misafirlerini ağırlamak için kendi ritmini yavaşlatan şehir…
Keşke…
Bu kadar özen…
Bu kadar titizlik…
Bu kadar ince hesap…
Bir gün de bu şehrin insanı için yapılabilseydi…
Keşke…
Vatandaşın huzuru da…
Emeklinin geçimi de…
İşçinin alın teri de…
Çiftçinin emeği de…
En az bir zirve  kadar önemsenebilseydi.
Belki o zaman…
Gökyüzündeki sessizlik yalnızca güvenliğin değil,
Huzurun da sesi olurdu.
Bir ülkenin en yüksek zirvesi…
Toplantı salonlarının kurulduğu binalar mıdır?
Yoksa insanın kendini değerli hissettiği yer midir?
Bir devlet…
Sadece sınırlarını koruyabildiği kadar mı güçlüdür?
Yoksa vatandaşının hayallerine de kanat olabildiği kadar mı?
Ve en derin gölge…
Bulutların yere düşürdüğü karanlık mıdır sadece?
Yoksa kendi insanının üzerine çöken unutulmuşluk duygusu mu?
Gökyüzü yine mavi kalacak…
Rüzgâr yine esecek…
Uçaklar yine kanat çırpacak.
Zirveler kurulacak…
Konvoylar geçecek…
Bayraklar dalgalanacak…
Ama bazı sessizlikler vardır ki…
Yalnızca kulakla değil,
Vicdanla duyulur.
İşte zirve…
İşte gölge…
Bazen bir şehrin gökyüzü konuşmaz…
Ama susarak,
Yeryüzünün söyleyemediklerini anlatır.

GÜNCEL 2 Temmuz: Kalbin varsa türkü yakarsın

GÜNCEL 2 Temmuz Kalbin varsa türkü yakarsın Sadece bir tarih midir 2 Temmuz?Yoksa takvimden koparılan bir yapraktan çok daha fazlası mı?Acı nedir?Ve bazı acılar gerçekten unutulur mu?Kimileri zamanla küllenir…Kimileri ise yıllar geçse de ilk günkü gibi yüreği yakmaya devam eder.2 Temmuz 1993…Bundan 33 yıl önce…Yanan sadece bir bina değildi.Ateş, vicdanları da yaktı.Anadolu…Farklı inançlar,farklı düşünceler,ve farklı kültürler…Bir arada yaşadığımız kadim bir coğrafya…Ne zaman kin, nefret ve öfke körüklenirse,hedefe önce kardeşlik olur./oldu…Sivas’ta yaşananlar da böyle acı hadiselerden biri olarak milletimizin hafızasında yerini aldı.İnsanlar hayatını kaybetti,birlikte yaşama umudu ağır yara aldı.Hangi düşünceden…Hangi inançtan…Hangi kimlikten olursa olsun…Kaybedilen her can, bu milletin ortak acısıdır…Çünkü acılar arasında ayrım yapılmaz…Acılar arasında yapılan her ayrım, yeni acılar üretir.Toplumları ayakta tutanöfke değil, adalet…intikam değil hukuk…

nefret değil vicdandır….Geçmiş,kin üretmek için değil, aynı acıların bir daha yaşanmaması için hatırlanmalıdır…Farklılıklarımız ayrışmanın değil, zenginliğimizin kaynağı olarak görebildiğimiz ölçüde güçlü bir toplum olabiliriz…Bu aziz millet geçmişte nice badireler atlattı…İçeriden ve dışarıdan toplumsal fay hatlarını harekete geçirmek isteyen pek çok hesap yapıldı/yapılmaya da devam ediyor…Sağduyusu..

feraset… ortak vicdan…Oyunları defalarca bozdu…Hiçbir düşünce…Hiçbir inanç…Hiçbir ideoloji…Bir insanın canından daha değerli değildir.Bugün yapılması gereken, acıları yarıştırmak değil, acıları paylaşmaktır…Çünkü gözyaşının dini olmaz…Mezhebi olmaz…Siyasi görüşü olmaz…İnsan, önce insan olmalıdır.Kalbin varsa türkü yakarsın…Kalbin yoksa insan yakarsın…2 Temmuz vesilesiyle, Sivas’ta hayatını kaybeden bütün vatandaşlarımızı rahmetle anıyor; benzer acıların, nefretin ve ayrışmanın bir daha yaşanmamasını diliyorum..

Ortak acılar bizi birbirimizden uzaklaştırmasın…Birbirimize daha sıkı sarılmak için hatırlansın….

ZİRVE 2 Gölge

ZİRVE
Gölge – II
Zirve yaklaşıyor…
Hazırlanıyor şehir…
Yollar…
İnsanlar…
Caddeler…
Meslekler…
Başkentte 
taksicilere yeni bir düzen getiriliyor…
Gri pantolon…
Beyaz gömlek…
Araçta Türk lokumu…
Su…
Kolonya…
Bu topraklardan güzel bir hatırayla ayrılsın diye misafirler…
İtiraz etmiyoruz…
Milletimizin mayasında vardır misafire ikram.
Kapısını çalan yabancıyı aç bırakmaz…
Sofrasındaki son ekmeği paylaşır.
Yolcuya su vermeyi de gönül kazanmayı da bilir.
Bu bizim kültürümüz.
Sorun ikram mıdır?
Elbette değildir.
Sorun, misafire gösterilen özenin kendi vatandaşından neden esirgendiğidir.
Bir zirve…
Hatıralarda kalacak.
Belki de taksicilerin beyaz gömleği…
Direksiyon başında,
Ekmeğinin peşinde koşan o insanlar…
Şimdiye kadar aynı titizlikle düşünüldü mü?
Maliyetler…
Bitmeyen vergiler…
Trafikte geçen saatler…
Eve götürülmeye çalışılan bir lokma ekmek…
Bunlar hiç bir protokol toplantısının gündemine girdi mi?
Vitrin değişiyor…
Peki ya vitrini ayakta tutan insanların yükü?
Bir ülkeyi güzel gösteren yalnızca temiz kaldırımlar mıdır?
Yoksa geçim derdine rağmen dimdik ayakta duran insanlar mı?
Korkmadan çalışan emekçiler…
Adalet duygusunu kaybetmemiş vatandaşlar…
İşte gerçek itibar…
Lokum ikram etmek güzeldir…
Kolonya uzatmak nezakettir…
Beyaz gömlek saygınlıktır…
Peki ya işçiye hak ettiği ücret?
Emekliye insanca yaşayabileceği maaş?
Çiftçinin alın terinin karşılığı?
Misafirler birkaç gün kalır…
Sonra gider.
Ama bu ülkenin insanı burada yaşamaya devam eder.
Her sabah aynı yolları kullanır…
Aynı kaldırımlarda yürür…
Aynı hayatın yükünü omuzlar.
Zirve bittiğinde geriye yine aynı sorular kalır:
Neden kendi vatandaşımıza hak ettiği yaşam çok görülüyor?
Asıl değişim…
Asıl dönüşüm…
Kendi insanının daha iyi yaşayabilmesi için olmaz mı?
İşte zirve…
İşte gölge…
Çünkü gölge, ışığın olmadığı yerde değil,
en güçlü ışıkların altında büyür…
Ve bazen…
En parlak vitrinlerin ardında,
en ağır yükü yine bu ülkenin vatandaşı taşır/taşımaktadır…

GÜNCEL Emekli & Gariban

GÜNCEL

Emekli & Gariban
30 Haziran…
Takvimler Emekliler Günü’nü gösteriyor.
Adı, Emekliler Günü…
Ne tuhaf değil mi?
Kutlanması gereken bir gün…
Ama milyonlarca emeklinin yüreğinde buruk bir sızı, 
derin bir hüzün…
Çalışılarak geçirilen bir ömür…
Hayatın en huzurlu mevsimi olması gereken yıllar…
Pazarda etiketler, 
eczanede ilaç fiyatları, mutfakta eksilen ekmek, 
sebze ve meyve konuşuyor emekliler…
Gelmek bilmeyen ay başı…
Emeklilik, artık sadece ekonomik bir mesele değil; vicdanın da en ağır imtihanlarından biri …
Atalarımız, “Ak akçe kara gün içindir.” demiştir..
Bütün geleceğini emekliliğine emanet eden milyonlar…
Kara gün geldi…
Görüldü ki bir ömür boyunca biriktirilen emek, insanca yaşamaya yetmiyor.
Emekli ,
Alın teri nereye gitti?diye soruyor..
Çünkü dünya kimseye kalmıyor.
Makam da geçiyor, servet de…
Geriye insanın ardında bıraktığı adalet duygusu ve vefa kalıyor.
Bir zamanlar emekli olmak; ömrünü tamamlamış bir emeğin onuru, gururu ve güveniydi.
Bugün ise emekli denildiğinde akla ilk gelen; 
yoksulluk,
 geçim sıkıntısı
 ve çaresizlik…
Üstelik bir siyasetçinin ağzından çıkan “gariban” sözü…
Belki onun için sıradan bir ifade…
Milyonlarca emeklinin yüreğinde derin bir kırgınlık, 
sessiz bir hayal kırıklığı….
Peki, gariban kimdir?
Emekli gariban mıdır?
Yoksa gariban haline mi getirilmiştir?
Asıl garibanlık, bir ömür çalıştıktan sonra insanca yaşayamamaktır.
Garibanlık; torununun avucuna gönül rahatlığıyla bir harçlık bırakamamaktır.
Garibanlık; pazarda meyveyi tane hesabıyla almaktır.
Garibanlık; ilaçla ekmek arasında tercih yapmak zorunda kalmaktır.
Atalarımız yine ne güzel söylemiş:
Açın halinden tok anlamaz….
Bazen rakamlar anlatamaz yaşananı…
Boş bir alışveriş sepeti…
Kelimeler susar/biter….
Suskunluk en yüksek çığlık olur bazen …
Konfüçyüs’e ait 
Adalet kutup yıldızı gibidir; yerinde durur, geri kalan her şey onun etrafında döner… sözü ne kadar manidardır, ne kadar düşündürücüdür…
Adalet sadece mahkeme salonlarında mı aranmalıdır?
Hayır…
Adalet sofrada da aranır.
Markette…
Eczanede…
Emekli maaşında…
Çünkü bir toplum, çocuklarına ve yaşlılarına nasıl davrandığıyla hatırlanır…
Çınar ağacını düşünün…
Onca yıl kök salar, büyür, gölge verir…
Eşit …
Adil….
Gölge olmazsa serinleyecek kimse de kalır mı?
Emekliler de bu ülkenin çınarları…
Dünü omuzlayan…
Bugünü inşa eden…
Yarına sessizce kök salan insanlar…
Yüzlerindeki her çizgi yalnızca geçen yılların izi değildir.
O çizgiler; verilen mücadelenin, 
ödenen vergilerin, tutulan nöbetlerin, açılan dükkânların, sürülen tarlaların ve büyütülen evlatların hikâyesidir.
Devlet, en çok yorulan omuzlara el uzatırsa devlet olur…
Devlet olduğu anlaşılır…
Geçmişe gösterilen vefa, geleceğe duyulan güvenin en sağlam teminatıdır…
Çünkü ne saraylar kalıcıdır…
Ne makamlar…
Ne de alkışlar…
Bugün güçlü olanların yarın desteğe ihtiyaç duymayacağını kim söyleyebilir?
Hayat dönen bir değirmen…
Bugün yukarıda olan, yarın aşağıda olabilir.
Dileğim odur ki;
Bir gün 30 Haziran geldiğinde emekliler geçim sıkıntısını değil;
Torunlarıyla çıkacakları yolculukları konuşsun.
İlaç fiyatlarını değil, okuyacakları kitapları…
Elektrik,
 su ve 
doğalgaz faturalarını değil; yıllardır erteledikleri memleket hasretini konuşsun…
Olması gereken de bu değil midir?
Emeklilik, ömrün yükünü taşıyan insanlara verilmiş bir mükafat olmalıdır.
Yoksulluğun yeni adı değil…
Unutulmasın…
Bir ülkenin gerçek zenginliği emeklisinin yüzündeki tebessümle de ölçülür..
Emeklisinin yüzü gülen bir ülke, geleceğine güvenle bakan bir ülkedir.

MESLEK ANILARI nöbet namustur

MESLEK ANILARI

Nöbet Namustur
Yıl 1992…
Yer;
Isparta Çarşı Karakolu.
O dönemde Çarşı Karakolu’nda Grup Amiri olarak görev yapıyordum. Karakolun hemen üst katında müdür lojmanları bulunuyordu. Bir gün çevre koruma nöbetçisi olarak görev yapan bir polis memuru nöbet yerinde otururken dönemin Personel Müdürü tarafından görülmüş.
Nöbetçi polis, meslekte uzun yıllarını geçirmiş, emekliliği yaklaşmış, zaman zaman disiplin cezaları almış, kendine özgü karakteri olan bir personeldi. Yaşı ilerlemişti ve artık mesleğin son virajına gelmişti.
Personel Müdürü, nöbetçiyi oturur vaziyette görünce sert bir şekilde çıkışmış:
— Bu nasıl nöbet tutma şekli?
Ardından da yüksek sesle:
— Nöbet namustur! Tutmayan namussuzdur!
demiş.
Bu sözler üzerine herkes memurun susacağını düşünürken beklenmedik bir şey olmuş.
Nöbetçi polis son derece sakin bir şekilde omzundaki MP5’i eline almış, silahını doğrultmadan sadece hazır vaziyette tutarak:
— Müdürüm, buyurun…
demiş.
Personel Müdürü bir an şaşkınlıkla:
— Hayırdır? Ne oluyor?
diye sormuş.
Polis memuru aynı sakinlikle cevabını vermiş:
— Müdürüm, siz demediniz mi “Nöbet namustur, tutmayan namussuzdur” diye?
— Evet, dedim.
— O zaman siz hiç nöbet tutmuyor musunuz? Siz namussuz musunuz ki tutmuyorsunuz?
Bir anlık sessizlik olmuş.
Sert çıkışıyla bilinen Personel Müdürü bile bu beklenmedik cevap karşısında ne diyeceğini şaşırmış.
Olay büyümeden kapanmış gitmiş ama aradan geçen yıllara rağmen bu diyalog hafızamda yer etmeyi başardı.
Bu anı bana meslek hayatı boyunca bir gerçeği hatırlattı: İnsanlara söylenen sözlerin ağırlığı vardır. Özellikle makam sahibi kişilerin kullandığı ifadeler bazen niyet edilenden çok daha farklı anlamlar taşıyabilir. Emir vermek kolaydır; asıl olan, söylenen sözün ölçüsünü koruyabilmektir.
Nitekim eskilerin dediği gibi: “Söz ağızdan çıkana kadar senin esirindir; çıktıktan sonra sen onun esiri olursun.”
Meslek hayatım boyunca yaşadığım birçok olay unutulup gitti; ancak bir nöbet yerinde yaşanan bu kısa diyalog, hem düşündüren hem de tebessüm ettiren hatıralardan biri olarak hafızamdaki yerini korumaya devam ediyor.

ZİRVE Gölge-1

GÜNCEL

ZİRVE

Gölge -1

Bir şehir…
Bir başkent…
Ankara…

Günlerdir bir telaş…

Uyuyan sokaklar,
ansızın uyanmış gibi…

Fırçalar asfalta değerken,
kaldırımlar yeni bir elbise giyiyor adeta…

Beyaza boyanan, solmaya yüz tutmuş çizgiler…
Çiçeklerle süslenen refüjler…
Özenle dizilen taşlar…

İster istemez insan sormadan edemiyor…

Demek ki istenince oluyormuş…

Dün görmezden gelinen çukurlar…
Tozlu kaldırımlar…
Bakımı yıllarca ertelenen yollar…

Şimdi, NATO Zirvesi için gelecek konuklara hazırlanıyor.

Bir şehir, bir anda bambaşka bir kimliğe bürünüyor…

Oysa o yolların asıl sahipleri…

Sabah işe yetişmeye çalışan işçi…
Kaldırımda bastonuna yaslanarak yürüyen emekli…
Okuluna yetişmeye çalışan çocuklar…

Yıllardır bu şehrin sessiz tanıkları…

Kendi evlatlarına çok görülen imkânların, gelecek misafirler için seferber edilişi…

Elbette ülkenin itibarı önemlidir.
Misafir ağırlamak da bir medeniyet göstergesidir.

Ama…

İtibar ve medeniyet…

Sadece misafire gösterilen özen midir?

Yoksa asıl medeniyet, kendi insanına her gün aynı özeni gösterebilmek midir?

Ülkenin gerçek vitrini, birkaç günde boyanan bordürler midir?

Olabilir mi?..

Gerçek vitrin;

Adalet…
Tarafsız işleyen mahkemeler…
Huzur içinde yaşayan insanlar…
Alın terinin karşılığını alan emekçiler…
Ve geleceğe umutla bakan gençlerdir.

Çünkü…

Boya silinir…
Çiçekler solar…
Asfalt çatlar…

Ama adalet olmazsa vicdan çatlar…
Ekonomi sarsılırsa umut yok olur…

Zirve biter…

Bugünler gelir geçer…
Konvoylar dağılır…
Siren sesleri susar…
Yollar yeniden halka açılır…

Peki…

Gelip geçici misafir için gösterilen bu özen, bu ülkenin kendi insanı için de aynı samimiyetle gösterilecek mi?

Sorular…

Sorular…

Zirve için değiştirilen bir şehir…

Asıl mesele, o yollarda yürüyen insanların hayatını güzelleştirebilmektir.

Çünkü bir ülkenin itibarı; birkaç günlüğüne parlatılan caddelerle değil, kendi vatandaşına her gün gösterdiği değerle ölçülür.

İşte o zaman, zirvenin gölgesi değil; milletin huzuru ülkenin gerçek yüzü olur…

Barut

Rivayete göre Napolyon, kaybedilen bir savaşın ardından komutanlarını huzuruna çağırır.
Yüzlerde yenilginin gölgesi, gözlerde mağlubiyetin ağırlığı vardır.
İmparator sorar:
-Bu savaşı neden kaybettik?
Generallerden biri çekinerek söze başlar:
-Efendim… Birinci sebep, barutumuz bitti…
Napolyon sözünü keser:
-Tamam… Gerisini söylemene gerek yok.
Mağlubiyet…
Yüzlerce gerekçe…
Tek bir gerçek…
Barut bitti…
Bittiyse barut,
gerisi teferruat…
Hayat…
Toplumlar…
Devletler…
Pahalılık…
İşsizlik…
Yoksulluk…
Geçim sıkıntısı…
Umutsuzluk…
Gelecek kaygısı…
Konuşur da konuşur insanlar…
Ama asıl soru şudur:
Neden bitti barut… ?
Bazen sorular,
cevaplardan daha ağırdır.
Sokaklarda yürüyen insanlar…
Yüzlere yansıyan yorgunluk…
Kalabalıklar içinde büyüyen yalnızlık…
Tükenen umutlar…
Eksilen hayaller…
Derinleşen gelecek kaygısı…
Yalnızca para mıdır ekonomi ?
Hayır…
Ekonomi;
İnsanın yarına duyduğu güven…
Çiftçinin tohumu toprağa ekerken taşıdığı inanç…
Esnafın sabah kepenk açarken hissettiği umut…
Gencin geleceğe bakarken kurduğu hayaldir…
Toplumsal yoksullaşma…
Yiten umutlar…
Eksilen hayaller…
Belki de en büyük fakirlik…
Yarınlar daha güzel olacak inancının kaybolması…
Nehir,
kaynağından beslenerek coşkuyla akar…
Toprağa hayat verir,
şehirleri besler,
denizlere ulaşır…
Kaynak kurursa,
bereket de çekilir…
Toplumların da görünmeyen kaynakları vardır:
Adalet…
Liyakat…
Güven…
Üretim…
Eğitim…
Ortak gelecek duygusu…
İşsizlik,
enflasyon,
gelir adaletsizliği sonuçtur…
Tıpkı kuruyan yapraklar gibi…
Sorun dallarda değil,
köklerdedir.
Bir ülkenin gerçek serveti;
Gençlerinin gözlerindeki ışıktır.
Vicdandır.
Alın teridir.
Toprağa duyulan sadakattir.
İnsanların birbirine ve geleceğe duyduğu güvendir.
Çünkü güven kaybolduğunda para değerini,
umut kaybolduğunda ise toplum yönünü kaybeder…
Sorular…
Yine sorular…
Neden bu noktadayız?
Kim haklı,
kim haksız?
Barut neden bitti?
Sorular doğru değilse,
cevaplar doğru olabilir mi?
Gerçeklerle yüzleşmeden gelecek inşa edilemez.
Umudunu kaybeden toplumları ayağa kaldırmak zordur…
İhtiyacımız olan şey mazeret değil;
Yeni bir akıl…
Yeni bir vicdan…
Yeni bir umut…
Emek…
Çaba…
Doğruluk…
Dürüstlük…
Yeniden inşa edilen güven…
Çünkü ;
Adaletin,
emeğin
ve umudun yeşerdiği yerde
milletler yeniden şaha  kalkabilir…

SESSİZ ÇIĞLIK Emekli polisler….

GÜNCEL…
SESSİZ ÇIĞLIK 
Polis Emeklileri…
Bazı meslekler vardır… Ne mesaisi bellidir ne de fedakârlığının sınırı ….
Polislikte işte böyle bir meslektir..
Polis, göreve başladığı gün  yalnızca bir üniforma mı giyer?
Milletin huzuru.. devletin otoritesi… toplumun güvenliği…
Hayatının merkezinde kendi ihtiyaçları değil, başkalarının güvenliği…
Bayramlar
Yılbaşıları…
Selde, 
depremde, 
yangında görev başında…
Sokakta suçlunun peşinde…
Mahkemede şahit… Karakolda nöbet…
Gerektiğinde canını ortaya koyar…
Yıllar geçer…
Gençliğini gecelere…
Ailesiyle geçireceği zamanı göreve…
Sağlığını ise devletine adar…
Gün gelir emekli olur…
Şehit olmaktan değil, emekli olmaktan korkar polis…
Polislik biter mi?
Üniforma dolaba kaldırılır…
Yaşanmışlıklar devam eder…
Yılların yükü…
Görev sona erer…
Verilen mücadelenin  izlerini ömür boyu taşır polis…
En büyük kırgınlık….
Yıllarca hizmet ettiği  devletin  yeterince sahip çıkmamasıdır…
 
Mecliste emniyet teşkilatını ilgilendiren düzenlemeler görüşülüyor…
Güvenlik personeline yönelik çeşitli iyileştirmeler yapılıyor…
Konu emekli polislere geldiğinde beklentiler bir kez daha suya düşüyor…
Yıllarını suç ve suçluyla mücadele ederek geçiren…
Terörle mücadeleden asayiş hizmetlerine kadar devletin en zor görevlerini üstlenen polislerin de haklı beklentileri …
Yıllardır çözülemeyen  3600 ek gösterge…
Eşit işe eşit ücret… 
Aynı görevi yapan,
aynı sorumluluğu taşıyan, 
aynı riskleri üstlenen ortaokul ve lise mezunu polislerin 3600 ek göstergeden yararlanamaması…
Büyük bir adaletsizlik …
Alınan risk aynı… mezuniyet durumu farklı …
Karşı karşıya kalınan  tehlike diploma sorar mı?/sordu mu?
Suçlu kurşun sıkarken eğitim durumuna mı baktı?/bakıyor…
Görev aynı… fedakârlık aynı…
risk aynı…
Hakkın da aynı olması gerekmez mi?
Güvenlik hizmetleri arasında özlük hakları…
Adil bir dengenin kurulması…
Jandarma da
polisin kardeşi…
Bayrağa hizmet…
Millet için görev…
Acılar…
Şehitler…
Üzüntü aynı…
Ya sevinç?
Polis emeklilerinin talebi hiçbir kuruma karşı üstünlük sağlamak değil…
Benzer görevleri yerine getiren, 
benzer riskleri taşıyan güvenlik personeli arasında özlük hakları bakımından hakkaniyetli bir eşitliğin sağlanması…
Adalet, eşit şartlarda çalışan insanlar arasında ayrım yapılmamasıdır…
Devletin temel ilkelerinden biri sosyal adalet değil midir?
Sosyal adalet….
Emeğin karşılığını vermekle mümkündür.
Bu gün polis emeklisi, görev yıllarında gösterdiği fedakârlıklarla kıyaslandığında yetersiz kalan gelirlerle yaşam mücadelesi vermektedir…
Artan hayat pahalılığı..
Ekonomik kaygılar…
Geçim sıkıntısı…
Çünkü mesele yalnızca maaş da değildir…
Vefa…
Devletin kendisi için gecesini gündüzüne katan insanları hatırlaması…
Mesele ömrünü nöbette geçiren insanlara  saygı…
Hizmet eden insanları unutmamak…
Polis emeklileri ayrıcalık istemiyor…
Kimsenin hakkına göz dikmiyor…
İstedikleri yalnızca eşitliktir…
İstedikleri yalnızca hakkaniyettir…
İstedikleri yalnızca yıllar boyunca verdikleri emeğin teslim edilmesidir…
3600 ek gösterge talepleri bunun içindir.
Özlük haklarında adalet talepleri bunun içindir…
Güvenlik hizmetleri arasında eşitliğin sağlanması talepleri bunun içindir…
Ülkenin sessiz kahramanları…
Alkış beklemeden görev yaptılar…
Takdir beklemeden mücadele ettiler…
Kendi ailelerinden fedakârlık ederek milletin huzurunu korudular.
Bugün;
Biz bu devlete yıllarca sadakatle hizmet ettik.
Şimdi devletimizin de bize vefa göstermesini  istiyoruz demektedir.. 
Bir millet, geçmişine sahip çıktığı kadar güçlüdür…
Devlet ise emektarlarını hatırladığı kadar büyüktür…
Ömrünü suç ve suçluyla mücadeleyle geçiren polisler, emekli olduklarında unutulmayı değil;
Adaleti, 
eşitliği
ve vefayı
hak etmektedir…

GÜNCEL

Lanet Olsun Yezid’e
Lanet olsun Yezid’e 
ve zulmün bütün suretlerine…
Kerbelâ…
yalnızca bir çölün adı mıdır?
İnsanlığın vicdanında hâlâ kanayan bir yara…
Fırat’ın kıyısı…
susuz bırakılan sadece insanlar mı?
merhamet 
ve hakikat…
Hüseyin…
Saltanat için değil  
insan onuru için yürüdü…
Makam için değil, hakkın sesi susturulmasın diye direndi…
Sayıca az…
Ama haklı…
Ordular…
Karşısında vicdan…
Kerbelâ…
kızgın kumlar…
Düşen her damla kan…
Asırları aşan bir haykırış … 
Mazlumun dilinde… adalet arayanın yüreğinde…
Hüseyin’in yolu… zulme boyun etmeyenleri yolu oldu…
Yezid…
bir isimden mi ibaret?
Yezid…
Gücünü haktan üstün gören anlayış…
Mazlumun ahını duymayan, 
adaleti çıkarına kurban eden her zihniyet…
Tarih boyunca aynı karanlığın devamı…
Kerbela….
Sadece geçmişe ağıt değil…
Kerbela;
Hakkın yanında durmaya,
zulmün karşısında olmaya, 
suskunluğun değil vicdanın sesini dinlemeye bir kez daha söz …
Ey kutlu şehit Hüseyin…
Adın, adaletle birlikte anılacak,
Sana yapılan zulüm gibi,
Dünyanın neresinde olursa olsun zulümlür saraylar yıkmaya devam edecektir 
Hak/hakikat uğruna verdiğin mücadele… kıyamete kadar gönüllerde yaşayacaktır…
Lanet olsun zulme…
Selam olsun Hüseyin’e…
Selam olsun 
hakkın ve adaletin yolunda yürüyenlere…

MESLEK ANILARI su

MESLEK ANILARI

Karakol Amirinin Bilmediği Görev
Yıl 1996…
Yer, Şanlıurfa Yenişehir Karakolu…
Meslek hayatının o yıllarında, polisliğin görev tanımını kanunlardan, yönetmeliklerden ve yılların biriktirdiği tecrübelerden ibaret sanıyordum. Oysa zaman bana öğretecekti ki bazı görevler vardır; ne mevzuatta yazılıdır ne de kurslarda anlatılır. Onlar, kurumların görünmeyen koridorlarında sessizce yaşar ve günü geldiğinde insanın karşısına beklenmedik bir ders olarak çıkar.
Bir gün telefon çaldı.
Ahizeden gelen ses, dönemin İl Emniyet Müdürü’ne aitti. Her zamanki gibi kısa, net ve sertti:
— Makama gel, bekliyorum.
Telefon kapandı.
Ne olduğunu anlayamamıştım. İnsan bazen bir telefonun ardından onlarca ihtimali aynı anda düşünür. Acaba önemli bir olay mı vardı? Bir hata mı yapılmıştı? Yoksa acil bir talimat mı verilecekti?
Kısa süre sonra İl Emniyet Müdürlüğü’ne gittim. Özel kalemle görüştükten sonra makama girdim.
Selam verdim.
— Sayın Müdürüm, emriniz?
dedim.
Müdür bir süre yüzüme baktı. Ardından beklenmedik bir soru sordu:
— Polislerin görevleri nelerdir?
Soru bana oldukça sıradan gelmişti.
Polisin adli görevlerini anlattım. İdari görevlerini sıraladım.
Sözüm biter bitmez:
— Başka?
dedi.
Bir an duraksadım.
— Sayın Müdürüm, bildiğim kadarıyla bunlar…
dedim.
Yine aynı soruyla karşılaştım:
— Başka?
Artık şaşkınlığım artmıştı. Sanki bilmediğim bir cevap vardı ve müdür onu duymayı bekliyordu.
O yıllarda Şanlıurfa’da su kesintileri hayatın olağan bir parçasıydı. Yaz sıcağında bazen saatlerce, bazen gün boyu susuz kalınırdı. İl Emniyet Müdürü de karakolun üst kısmındaki makam lojmanında kalıyordu.
Meğer lojmanla bağlantılı bir su deposu varmış. Şebeke suyu kesildiğinde itfaiyeyle görüşülür, depoya su bastırılır ve bu işin takibini de karakol amiri yaparmış.
Ne var ki ben bu uygulamadan tamamen habersizdim.
Sonunda müdür meseleyi açıkladı:
— Kardeşim, depoda su kalmamış!
— Niye takip etmiyorsun?
— Niye su bastırmıyorsun?
— Bizi burada mağdur ediyorsun!
O an ne diyeceğimi bilemedim.
Bir yanda ciddi bir makam odası, diğer yanda polislik mesleğinin içinde hiç duymadığım bir görev…
İnsan bazen hayatın ironisi karşısında şaşırıp kalıyor. Ben o gün, karakol amirliğinin sadece asayişi, olayları ve personeli yönetmekten ibaret olmadığını; gerektiğinde bir su deposunun bekçiliğini de kapsayabildiğini öğreniyordum.
Müsaade isteyerek:
— Sayın Müdürüm, konuyu bilmiyordum. Bundan sonra gerekli takibi yaparım.
dedim.
Makamdan ayrılırken içimde garip bir duygu vardı. Bir yanım mahcubiyet hissediyor, diğer yanım ise yaşadığım olayın ilginçliğine gülümsemekten kendini alamıyordu.
Yıllar sonra geriye dönüp baktığımda fark ettim ki meslek hayatı yalnızca büyük operasyonlardan, önemli soruşturmalardan ve kritik kararlardan oluşmuyor. Bazen bir su deposu da insanın hafızasında en az büyük olaylar kadar yer edebiliyor.
Çünkü hayatın kendisi biraz böyledir.
Büyük fırtınaları hatırladığımızı sanırız ama çoğu zaman hafızamızda kalan şey, bir yaz günü kuruyan bir çeşme, beklenmedik bir telefon ya da makam odasında duyduğumuz sıra dışı birkaç cümledir.
O gün öğrendiğim ders şuydu:
Resmî görevler kitaplarda yazar; fakat kurumların görünmeyen görevleri insanların hafızasında yaşar.
Aradan uzun yıllar geçti. Nice olaylar yaşandı, nice dosyalar açıldı kapandı. Ancak Şanlıurfa’nın kavurucu sıcağında, bir su deposu nedeniyle çıktığım o makam yolculuğu hâlâ meslek hayatımın tebessümle hatırladığım köşelerinden birinde duruyor.
Belki de meslek dediğimiz şey, yalnızca omuzlarımızdaki rütbelerden ibaret değildir. Bazen görünmeyen bir sorumluluğu fark etmek, bazen de hiç beklemediğiniz bir görevle karşılaşınca hayatın mizahını görebilmektir.
Ve yıllar sonra dönüp baktığınızda, sizi en çok gülümsetenler çoğu zaman en sıradan görünen anlardır. Çünkü hatıralar, büyük olaylardan değil; insanın ruhuna dokunan küçük ayrıntılardan yapılır.