POLİS YAZI DİZİSİ 1

POLİS
                       -1-
EMEKLİ OLUNCA KAPANAN KAPILAR 
Bir teşkilat…
Bir gençlik…
Bir ömür…
Emeklilik…
Ve emeklilikten sonrası…
Polis kimdir?
Nedir?
Ne iş yapar?
Niçin vardır?
Bir teşkilat hangi amaçla kurulur, 
hangi sorumlulukları üstlenir?
Polislik sadece bir meslek midir?
Sorular…
Sorular…
Peki, ya cevaplar?
Cevaplarınızı, özellikle meslektaşlarımın vereceği cevapları duyar gibiyim.
Polislik bir meslek değildir…
Fedakârlıktır…
Bir hayat biçimidir…
Ortak sorumlulukların, dayanışmanın 
ve derin bir aidiyet duygusunun adıdır…
Böyle denir, böyle anlatılır…
Kimi zaman peş peşe sıralanan süslü cümlelerle mesleğin fedakârlığından, dayanışmasından ve kutsallığından söz edilir.
Peki, bütün bunlar yalnızca sözlerden mi ibarettir/yada öyle mi olmalıdır?
Yoksa yaşanmış bir hayat  gerçeği midir?
Gelin, sizi çok uzaklara değil, mesleğin yıllarına götüreyim.
Bir zamanlar bu teşkilatta geceler gündüzlere karışır, mesai kavramı çoğu zaman anlamını yitirirdi…
Görev bitse bile sorumluluk bitmez, mesai sona erse bile mesleğin meseleleri zihinden çıkmazdı.
Karakollar yalnızca görev yapılan yerler değildi. 
Aynı zamanda dostluğun, dayanışmanın ve ortak yaşanmışlıkların mekânıydı.
Ortak para toplanır, 
yemekler hazırlanır, 
aynı sofranın etrafında bir araya gelinirdi…
Olay olmadığı zamanlarda çaylar içilir, sohbetler edilir, bazen mesleğin meseleleri konuşulur, 
bazen de günlük hayatın sıradan dertleri paylaşılırdı…
Kimi zaman bir arkadaşın sıkıntısı herkesin meselesi olur, 
kimi zaman birinin mutluluğu bütün ekibin sevincine dönüşürdü…
Birlikte güler, birlikte üzülür, görev olduğunda birlikte koşardık…
Aynı üniformayı taşımak,
 aynı sorumluluğu paylaşmak ve aynı tehlikelerle yüzleşmek,
insanlar arasında kolay kolay kopmayacak bağlar oluştururdu….
 Dostluk, 
dayanışma
ve aidiyet,
meslek hayatımızın ayrılmaz parçalarıydı…
Bu demek değildi ki kusursuzdu…
Elbette geçmişinde  dekendine özgü sorunları,
kırgınlıkları
ve haksızlıkları vardı…
Hafızamda  meslek yıllarını anlamlı kılan ortak yaşanmışlıklar hâlâ canlılığını koruyor.
Peki, ne oldu da yıllarca bu Teşkilatın içinde yaşayan  insanlar, emekli olduktan sonra uzaklaşmaya ,karakolun bile önünden geçmekten imtina etmeye başladılar..?
Bugün;
Bazı emekli polislerin  karakollara uğramadığı,
 polis evlerinde kalmadığı, eski çalışma arkadaşlarıyla görüşmekten kaçındığı,
 hatta kimi zaman bir meslektaşına selam 
vermekte bile tereddüt 
ettiği görülüyor.
Öyle ki bazıları, bir zamanlar ömrünü verdiği mesleğin mensubu olduğunu söylemekten dahi imtina ediyor,
kimi zaman polis olduğunu gizleme ihtiyacı hissediyor…
Bir zamanlar aynı sofranın etrafında buluşan,
 aynı çayı paylaşan, 
aynı olayın ardından 
omuz omuza veren
 insanlar, emeklilikten 
sonra neden yabancılaşıyor/ yabancılaşabiliyor?
Nerede kaldı o meslektaşlık ruhu?
Nerede kaldı sevgi, 
saygı, 
vefa 
ve dayanışma?
Eskiden büyüğün
 tecrübesine değer verilir, 
küçüğün heyecanına
anlayış gösterilirdi….
Büyük, 
küçüğe sahip çıkar, 
küçük, büyüğünün tecrübesinden 
yararlanırdı…
 Rütbe ve kıdem, sorumlulukla birlikte değerlendirilir,
karşılıklı saygının, 
mesleki birikimin ve dayanışmanın önemli bir parçası sayılırdı…
Bugün sorgulanmasıgereken, insanları bir arada 
tutan ortak değerlerin 
ne ölçüde 
korunabildiğidir.
Acaba bazı ilişkiler 
rütbe, 
makam, 
çıkar
veya güncel görev
 bağlantıları üzerinden mi yürümeye başladı? 
İnsanların birbirine gösterdiği saygı, yalnızca görevdeki konumuna mı bağlı?
Makam sona erdiğinde, geriye insanın emeği ve hatıraları dışında hiçbir 
şey kalmıyor mu?
Rütbe geçicidir, 
makam geçicidir,
görev geçicidir. 
Kalıcı olması gereken,
 insanın meslektaşına duyduğu saygı 
ve yılların içinden 
süzülüp gelen vefadır.
Her emeklinin teşkilattan uzaklaşmasının nedeni aynı değildir/olmayabilir…
Kimi kendi tercihiyle 
yeni bir hayat kurar,
 kimi geçmişte yaşadığı kırgınlıklar nedeniyle 
geri çekilir, 
kimi de kendisini artık o dünyanın bir parçası 
olarak hissetmez…
Maalesef böyle bir uzaklaşma vardır ve  sebepleri araştırılmalıdır…
Çünkü asıl kayıp, emekli polisin karakola uğramaması değildir. 
Asıl kayıp, yıllarca süren meslek bağlarının neden zayıfladığının yeterince merak edilmemesidir…
Bir Teşkilatın gücü ;
personel sayısıyla,
araçlarıyla,
binalarıyla 
veya operasyon 
kabiliyetiyle mi ölçülmelidir?
ölçülebilir mi?
Geçmişine,
insanına, 
tecrübesine
ve yıllarını 
vermiş mensuplarına
nasıl sahip çıktığı da bu gücün bir parçası olması gerekmez mi?
Bir zamanlar kapısından girerken kendisini evinde hisseden insan, 
bugün neden o kapıdan girmeye  çekiniyor?
girmiyor…
Sahi biz mi teşkilattan
uzaklaştık….
yoksa teşkilat mı 
bizden uzaklaştı?
Belki de bu sorunun cevabı, mesleğin bugünkü sorunlarını anlamanın ilk adımıdır…
Gün gelir her kurum/teşkilattan olduğu gibi polislikten de emekli olunur./okunacaktır…
Ama ;
insanın yıllarca taşıdığı emeği, 
hatıraları, 
meslek onuru
ve aidiyet duygusu devam eder /edecektir/etmelidir…
Devam edecek…

EKONOMİ -1-

 

 

 EKONOMİ -1-

 Ekonomi nedir?

Sınırlı
kaynakların sınırsız insan ihtiyaçlarını karşılamak için nasıl kullanıldığını
inceleyen bir sosyal bilim  olarak
sözlüklerde yerini alır….

 Bir
ülkenin ekonomisinin durumunu
   nasıl
anlarsınız?

Yada
nasıl anlaşılır….

Açık
kaynaklarda ,makroekonomik veriler (büyük resim) ile mikroekonomik gözlemlerin
(günlük hayat) birlikte değerlendirilmesiyle mümkün olduğu ifade edilmektedir…

Pekala;

Her
zaman raporlara, grafiklere, renkli ekranlara ve sürekli değişen rakamlara
bakmaya gerek  var mıdır?

 Bazen
şöyle bir sokağa çıkmak ;

 Bir
marketin rafına, bir pazar tezgahına,

akaryakıt
istasyonunun göstergesine, elektrik ve su faturasına,emeklinin cüzdanına,

işçinin
maaşına, çiftçinin tarlasına,

esnafın
boş dükkânına bakmak…yeter de artar…

 Emeklinin
ay sonunda hesabını yaparken çaresiz kalmaması ,

pazara
giderken ne alabileceğini düşünmek zorunda kalmaması ekonominin gerçek
göstergesidir….Yani,ekonominin gerçek yüzü insanların hayatından ,yüzünün
ifadesinden belli olur…

Ya  da;

Birçok
insan, elinde avucunda biriktirdiği küçük birikimini biraz olsun koruyabilmek
için sabah akşam piyasaları takip ediyorsa,

 Döviz
ne olmuş?

Altın
kaç lira?

Be3nzine
mazota zam var mı?

Borsa
nereye gidiyor?

Fonlar
ne durumda?

Faiz
yükselmiş mi?

Biriktirilen
para değerini koruyabiliyor mu?

diye
düşünüyor  elindeki  parayı kaybetmemenin hesabını yapıyorsa …

Durum
meydanda demektir….

 Bir
toplum, emeğiyle kazandığı parayı
  üretime,
eğitime, geleceğe ve refaha dönüştürmek yerine sürekli olarak parasının
değerini korumanın yollarını arıyorsa, sorun
 yalnızca bireysel bir geçim problemi
olmayabilir….

Bu
durumda ekonominin temel dengelerinde bir sorun vardır.

Gerçek
zenginlik;

Tarlanın
ürün vermesi

Fabrikanın
üretmesi

İşçinin
emeğinin karşılığını alması

Çiftçinin
alın terinin karşılığını bulması

Gençlerin
iş bulabilmesi

Çocukların
nitelikli eğitim alabilmesi

Hastanın
sağlık hizmetine ulaşabilmesidir….

 insan rakamların arasında  kaybolursa, fiyatların yükselmesi yalnızca
market rafındaki etiketi değiştirmez…Bir ailenin sofrasındaki çeşit azalır,
öğrencinin hayali gençlerin evlilik hayalleri ertelenir, emeklinin ihtiyaç -geliri
dengesi bozulur,, çiftçi daha fazla çalışmasına rağmen daha az kazanır….

Günün
sonunda kredi kartları, krediler, taksitler…, borçlarını nasıl çevirecekler
derdine düşüen insanlar…

İşte
asıl tehlike…

Bir
toplumun geleceği, borçların çevrilmesi üzerine kurulabilir mi?

Bir
ülke tükettiğinden daha fazlasını üretemiyorsa, dışarıya daha fazla bağımlı
hale gelir.

Hammadde

Enerji

Teknoloji

Makine
dışarıdan gelirse  dışarıya ödenen bedel
de büyür…

İnsanlar
tasasrrufa yönlendirilse de  tasarruf,
üretimin yerine geçemez…

Az
tüketerek zenginleşme olmaz,ancak gün kurtarılır.

Asıl
mesele,ekonomik bağımsızlıktır.Bu da ;

Daha
fazla ve daha nitelikli üretmek,

Toprağı
verimli kullanmak…

Madeni
değerlendirmek…

Sanayiyi
güçlendirmek…

Bilim
ve teknolojiyi üretimin merkezine koymak…

Gençlerin
bilgisini ülkenin geleceğine dönüştürmek…

Üreten
insanı korumak…

Alın
terini değerli hâle getirmekle mümkün olur/olacaktır…

Ekonomi   sadece piyasalardan ibaret değildir.

Öyle
görmek/düşünmek insanı büyük bir yanılgıya sürükler.Bu demek değildir ki Para
piyasaları döviz,Borsa önemli değildir…ama bunlar

ekonominin
kendisi de  değildir…

Ekonomi
;

tarla

Fabrika

Atölye

Laboratuvar

Okul

Üniversite

Liman

Madendir….

Yani  insandır…

Rakamlar  büyürken hayatlar küçülüyorsa refah ölçülebilir mi?

Milli
gelir artarken insanların satın alma gücü azalıyorsa düşünülmesi gereken bir
çelişki var demektir…

 

 

 

Daha neler göreceğiz

DAHA NELER GÖRECEĞİZ?
Terörsüz Türkiye…
Kulağa ne kadar hoş geliyor….
Aklı selim  kimse terörün devamını ister mi?
Geldiğimiz noktada insan ister istemez soruyor:
Daha neler göreceğiz…?
Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Mehmet Uçum, bugün yaptığı açıklamada Abdullah Öcalan’a “Silahsızlanma ve Stratejik Koordinasyon Alt Komisyonu”nda görev verileceğini açıkladı…
Üstelik İmralı’da Öcalan’ın süreçteki rolünü daha rahat yürütmesi amacıyla cezaevine bağlı ek bir çalışma alanı oluşturulduğu da ifade ediliyor…
Diğer tarafta kamuoyuna yansıyan “villa” tartışmaları…
Statü meselesi
Anlamakta zorlanılan uygulamalar…
İnsan sormadan edemiyor:
Terörsüz Türkiye’ye mi gidiyoruz, 
yoksa daha önce hayal bile edemeyeceğimiz yeni bir Türkiye’yi mi seyrediyoruz….?
Elbette ;
silahlar susmalı, 
insanlar ölmemeli, ülkemiz huzura kavuşmalı…
Ancak ;
Yapılan yapılacak iş ve işlemler,konuşmalar görüşmeler, 
hukuk  
devlet ciddiyeti,
 millet millet vicdanı 
ve şehit ailelerinin hassasiyetleri çerçevesinde şekillenmelidir…
Eleştirenleri susturmak, 
farklı düşünenleri suçlamak yerine toplumun sorularına açık ve ikna edici cevaplar verilmesi gerekmez mi…?
Çünkü mesele yalnızca “Terörsüz Türkiye” değildir…
Asıl mesele:
Terörsüz Türkiye’nin nasıl bir Türkiye olacağıdır…

MİLLETİN VİCDANI

MİLLETİN VİCDANI 
Bir haber…
İnanmak istemezsin.
Bir kez daha okursun…
Sonra kendi kendine sorarsın:
“Gerçekten bunlar doğru mu?
Doğru olabilir mi?bunlar
mı konuşuluyor..?”
Kamuoyuna yansıyan açıklamalara göre’ teröristbaşı Öcalan için İmralı’da, cezaevi alanı içerisinde özel bir yaşam ve çalışma alanı oluşturulduğu’ ileri sürülüyor…
Bahçeli bir yapı…
İki kat…
Alt katta çalışma
ve ofis alanı…
Üst katta 
yaşam alanı…
Bahçenin bir
bölümü toprak; 
ekim dikim yapılabilsin diye…
Diğer bölümü beton; spor yapılabilsin
diye…
Üstelik açıklamalarda yaklaşık 250 metrekare kapalı alandan, 
teknik altyapıdan, görüntülü telefon 
ve internet imkânından 
da söz ediliyor.
Yani adı ne olursa olsun…
Hücre değil.
Koğuş değil.
Dubleks villa konforunda bir yaşam alanı…
Ülke nereye gidiyor?
On binlerce insanımız neden hayatını kaybetti ?
Askerler…
Polisler…
Öğretmenler…
Korucular…
Sivil vatandaşlar…
Kundaktaki bebekler…
Nice anne, 
nice baba, 
nice evlat…
Şimdi ne oldu?
Terör örgütü elebaşı için, kamuoyuna yansıyan iddialara göre bahçeli, iki katlı, çalışma ofisi ve yaşam alanı bulunan özel bir yapı hazırlanıyor…
Üstelik çalışma ofisi,
İnternet,
Görüntülü telefon,
Spor alanı,
Ekim dikim yapılabilecek bahçe…
Nedir eksik olan..?
Makam aracı mı?
Koruma polisi mi?Resmi plaka mı?
Elbette bunlar ironi…
İroni yaşanan çelişkiyi anlamlı kılar mı?
Kılabilir mi?
Tartışılması gereken binanın özellikleri midir…?
Asıl konuşulması,
görüşülmesi gereken adalet duygusudur…
Barış ile ödüllendirme arasındaki çizgiyi ayırt etmek gerekir…
Terörün sona ermesi için siyasi çözüm aranabilir/aranmalıdır…
Çeşitli politikalar geliştirebilir./geliştirilmelidir….
Ama ;
Şehitlerin hatırası 
hiçbir siyasi hesabın arka planına itilemez…
İşte bu nedenle kamuoyuna yansıyan bu iddiaların açık ve şeffaf biçimde açıklanması gerekir…
Bu yapı gerçekten yapıldı mı?
Yapıldıysa kim yaptı?
Hangi hukuki düzenlemeye dayanıyor?
Maliyeti ne kadar?
Kim tarafından kullanılacak?
Hangi amaçla kime tahsis edildi?
Yada edilecek?
Asıl önemli olan, bunların hesabı, şehit ailelerinin vicdanına nasıl verilecek?
Barış adına atılan her adım, bu ülke uğruna toprağa düşenlerin hatırasını incitmemelidir…
Bir tarafta şehitlerin mezar taşları,
diğer tarafta terörün elebaşına sunulduğu iddia edilen konforlu yaşam alanları….
Milletin vicdanı
bunları kabul 
eder mi?
edebilir mi?
Devletin büyüklüğü; şehidine sahip çıkmasıyla, 
gazisini unutmamasıyla, yetimin başını okşamasıyla 
ve milletin adalet duygusunu ayakta tutmasıyla ölçülür…

GÜNCEL &CİDDİYET

CİDDİYET
Bir insan  düşün…
Otururken ayakları, konuşurken elleri
sözlerine 
Sessizce durması gerekse bile bedeni  rüzgâra kapılmış gibi başlar kıpırdamaya…
Zıplar durur çekirge misali…
Bir daldan diğerine…
Bir düşünceden diğerine…
Bir konudan başka bir konuya…
Ağızda  bir sakız…
Gözlerde bitmeyen bir hareket…
Bedeninde durmak bilmeyen bir hareket…
Belki neşe,
Belki sabırsızlık
Belki bir heyecan…
İçinde   kopan fırtınayı kimse görmesin diye dışarıda güneş açtırmaya çalışan bir kişilik tipi…
İnsan;
Samimi  arkadaşının  yanına giderken rahat davranabilir,
kahve masasında gülebilir,
sakız çiğneyebilir, yerinde durmayabilir, şakalaşabilir…
Davranış bir mahkeme kararı gibi tek hareket üzerinden okunamaz…
Ancak;
İfade vermeye giderken,
dil kadar tavırda önemlidir… 
Yaşını başını almış birinin gayri ciddi, lakayt ergenvari  tavrı doğru mudur?/kabul edilebilir mi?
Çekirge gibi zıplamak…
Sürekli hareket etmek…
Hızlı hızlı sakız çiğnemek…
Gülmek…
Gereğinden fazla rahat görünmek…
Amaç nedir?
Kime ne mesaj verilmek istemektedir?
İnsan haklı,
suçsuz ,
kendisinden emin de  olabilir…
Haklı olmak başka, haklılığın ağırlığını taşımak başkadır…
Kendine güvenmek başka, bulunduğu ortamı hafife almak başkadır…
Sakin olmak başka, lakayt olmak olmak başkadır…
Bilinmelidir ki;
Sözün kıymeti yerinde söylenmesinden gelir…
Mesele sadece  sakız meselesi de değildir, içerideki ritmin dışarıya nasıl yansıdığıdır.
Kimisi parmaklarını masaya vurur,
Kimi ayağını sallar,
Kimi kalemle oynar,
Kimi hızlı konuşur.
Kimi sürekli hareket eder.
Aynı hareket;
Birinde heyecan, diğerinde alışkanlık, başka birinde stres,
bir başkasında ise yalnızca karakter özelliği olabilir…
Çekirge sürekli zıplar ama,
biçbir sıçrayış sonsuza kadar sürmez…/Süremez…
En büyük olgunluk  yere ne zaman basacağını bilmektir…
Düşünmeden verilen kararlar, bazen uzun süre taşınacak sonuçlar doğurur…
Fevrilik,
cesaret 
Aşırı rahatlık, 
özgüven,
Her şeye gülmek, güçlü olmak değildir…
Her ortamda aynı davranmak  özgürlük olamaz ,olsa olsa  ölçüyü kaybetmek olur…
Her mekânın kendine ait bir dili vardır..
Olgun insan, 
o dili bilir.
Nerede güleceğini…
susacağını…
konuşacağını…
bekleyeceğini…
En önemlisi de 
nerede durması gerektiğini bilir…

GÜNCEL Emekli

BEKLEME YERİ

Sabahları belediye parkı, şehirden biraz önce uyanırdı.

Gecenin serinliği hâlâ çimenlerin üzerinde durur, çınar yapraklarından süzülen damlalar bankların üzerine düşerdi. Parkın bir köşesindeki küçük çay ocağından ince bir buhar yükselir, taze demlenmiş çayın kokusu sabahın serin havasına karışırdı.

Çay ucuzdu.

Tuvalet ücretsizdi.

Banklar zaten herkesindi.

Fakat emekliler buraya bunlar için gelmiyordu.

Burası zamanla onların bekleme yeri olmuştu.

İş bekleyenlerin…

Telefon bekleyenlerin…

Ay sonunu bekleyenlerin…

Ve biraz olsun huzur bekleyenlerin…

Her sabah aynı yüzler görünürdü.

Bir bankta Mehmet Öğretmen otururdu.

Kırk yıl boyunca sınıflarda çocuklara yalnızca matematik, tarih, Türkçe öğretmemiş; sabretmeyi, düşmemeyi, yeniden başlamayı da öğretmişti.

Şimdi elinde telefon, iş ilanlarına bakıyordu.

Bir başka bankta Hasan Bey vardı.

Devlet dairesinde otuz beş yıl çalışmış, hayatını dosyalar, evraklar ve vatandaşların sorunları arasında geçirmişti.

Emekli olmuştu ama faturalar emekli olmamıştı.

Biraz ileride Ali Sağlık Memuru oturuyordu.

Hastane koridorlarında sabahladığı, nöbetten nöbete koştuğu yıllar yüzüne ince çizgiler olarak yerleşmişti.

Şimdi özel bir hastanede danışma ya da güvenlik işi arıyordu.

Çınarın altında ise Murat otururdu.

Otuz iki yıl polislik yapmıştı.

Gece devriyeleri…

Operasyonlar…

Suçluların peşinden geçen uykusuz geceler…

Kimi zaman kendi hayatını tehlikeye atarak kurtardığı insanlar…

Hepsi geçmişte kalmıştı.

Üniformasını çıkardığında, yıllarca taşıdığı görevin ağırlığından kurtulacağını düşünmüştü.

Ama hayatın başka bir yükü vardı.

Geçim derdi.

Murat’ın telefonunda her sabah aynı ilanlar açılıyordu:

“E sınıfı ehliyeti olan emekli aranıyor.”

“Şoförlük yapabilecek emekli aranıyor.”

“Sitede gece bekçisi aranıyor.”

“Özel güvenlik görevlisi aranıyor.”

Bir gün telefonunu kapattı ve uzun süre ekrana baktı.

Sonra Mehmet Öğretmen’e dönüp:

“Biz,” dedi,

“ömrümüz boyunca insan yetiştirdik, insan tedavi ettik, devlet dairelerinde insanlara hizmet ettik, sokaklarda insanların güvenliğini sağladık.”

Bir an durdu.

“Şimdi emekli olunca yeniden iş arıyoruz.”

Mehmet Öğretmen acı bir tebessümle:

“Demek ki bizim emekliliğimiz, çalışmanın sonu değilmiş.”

Hasan Bey çayından bir yudum aldı.

“Çalışmak kötü değil,” dedi.

“İnsan çalışmak ister, üretmek ister. Ama çalışmak zorunda olmak başka.”

Masada sessizlik oluştu.

Çay bardaklarının ince belli camlarına vuran güneş, içlerindeki çayı küçük birer kızıl göle dönüştürüyordu.


Parkta herkesin başka bir hikâyesi vardı.

Kimi öğretmendi.

Kimi sağlık çalışanı.

Kimi polis.

Kimi devlet memuru.

Kimi yıllarca fabrikada çalışmış işçi.

Ama emeklilik geldiğinde hepsinin hikâyesi aynı cümlede birleşiyordu:

“Geçinemiyorum.”

Bir süre sonra iş ilanları, parkta günlük sohbetlerin konusu oldu.

“Şurada güvenlik işi varmış.”

“Bir yerde şoför arıyorlarmış.”

“Market kasiyer arıyormuş.”

“Fırında gece çalışacak emekli aranıyormuş.”

Kimse artık şaşırmıyordu.

Çünkü parkın banklarında oturanların çoğu, hayatlarının sonbaharında yeniden iş arıyordu.


Murat bazen etrafına bakıp düşünürdü.

Bir insan otuz yıl, kırk yıl çalışıyor…

Vergisini ödüyor…

Çocuğunu büyütüyor…

Devletine hizmet ediyor…

Sonra emekli oluyor.

Ve emekliliğinin ilk sabahında önüne yeni bir soru konuyor:

“Bu ayı nasıl geçireceksin?”

Oysa insan emekliliğinde biraz huzur istememeli miydi?

Sabah uyandığında elektrik faturasını değil, torununun gülüşünü düşünmek…

Markette en ucuz ekmeği değil, yıllardır ertelediği bir kitabı almak…

Bir çay içerken hesabı düşünmemek…

Bunun adı lüks müydü?


Bir sabah Cem gelmedi.

Cem de eski bir polis memuruydu.

Murat’ın yıllarca birlikte görev yaptığı arkadaşıydı.

İlk gün önemsemedi.

İkinci gün aradı.

Telefon kapalıydı.

Üçüncü gün acı haber geldi.

Cem, uzun süredir yaşadığı ağır ekonomik ve psikolojik sıkıntıların ardından hayatına son vermişti.

Park o sabah hiç olmadığı kadar sessizdi.

Çay ocağından yine bardak sesleri geliyordu.

İnsanlar yine gelip geçiyordu.

Ama Cem’in oturduğu bank boştu.

Murat o banka uzun süre baktı.

“Daha geçen hafta burada oturuyordu,” dedi.

Mehmet Öğretmen başını eğdi.

Ali Sağlık Memuru derin bir nefes aldı.

Hiçbiri konuşamadı.

Çünkü bazen bir insanın yokluğu, kalabalığın içindeki en büyük sessizlik olur.

Murat sonunda:

“Biz yıllarca suçlularla mücadele ettik,” dedi.

“Meğer insanın karşısındaki en büyük düşman bazen cebindeki çaresizlik, içindeki yalnızlık ve söyleyemediği dertmiş.”

O günden sonra parkta bir şey değişti.

Artık birbirlerine sadece:

“Nasılsın?”

diye sormuyorlardı.

Ardından mutlaka:

“Gerçekten nasılsın?”

diye soruyorlardı.

Çünkü anlamışlardı ki bazı insanlar yardım istemez.

Özellikle de hayatı boyunca güçlü durmaya alışmış insanlar…


Günler geçti.

Belediye parkı yine doldu.

Mehmet Öğretmen iş ilanlarına bakmaya devam etti.

Hasan Bey başvurularını takip etti.

Ali Sağlık Memuru yeni bir iş aradı.

Murat da güvenlik ve şoförlük ilanlarına baktı.

Ama artık o parkın onlar için başka bir anlamı vardı.

Burası yalnızca ucuz çayın içildiği, ücretsiz tuvaletin kullanıldığı, banklarında birkaç saat oturulan bir yer değildi.

Burası;

ömrünü çalışarak geçirmiş insanların birbirine tutunduğu son duraklardan biriydi.

Ve kendi aralarında parkın adını çoktan değiştirmişlerdi.

“Bekleme Yeri.”

Çünkü burada herkes bir şey bekliyordu.

Kimi iş…

Kimi haber…

Kimi ay sonunu…

Kimi biraz huzur…

Kimi de hayatın kendisine karşı biraz daha adil davranmasını…


Bir akşam güneş, çınarların arkasında ağır ağır kaybolurken Murat ayağa kalktı.

Arkadaşlarına baktı.

“Biliyor musunuz,” dedi,

“mesele yalnızca bizim emekli maaşımız değil.”

“Bugün burada oturan öğretmen…”

“Sağlık çalışanı…”

“Polis…”

“Memur…”

“İşçi…”

Yarın çocuklarımızın geleceğidir.

“Bugün bizim yaşadığımız sıkıntı, yarın onların yaşayacağı hayatın habercisidir.”

Mehmet Öğretmen başını salladı.

“İnsan,” dedi,

“ömrünün en güzel yıllarını başkalarının geleceğini kurmak için harcadıysa, kendi geleceğinde biraz olsun huzuru hak eder.”

Murat çınarın gövdesine elini koydu.

Yaşlı ağacın kabuğu, yılların izlerini taşıyordu.

“Bakın,” dedi.

“Bu ağaç yıllardır gölge veriyor.”

“Yaşlandı diye kimse ondan gölgesini esirgemiyor.”

Bir süre sustu.

“İnsanın da yaşlandığında gölgesinde dinlenmeye hakkı var.”

Güneş tamamen battı.

Parkın lambaları birer birer yandı.

Emekliler ağır adımlarla evlerinin yolunu tuttu.

Geride birkaç boş sandalye, yarım kalmış çaylar ve çınarın altında sessizce bekleyen banklar kaldı.

Belki ertesi sabah yine geleceklerdi.

Belki yine iş ilanlarına bakacaklardı.

Ama içlerinden hiçbiri şunu unutmamalıydı:

Emeklilik, insanın hayattan çekildiği dönem değildir.

Yıllarca verdiği emeğin karşılığında biraz olsun nefes alabilmesi gereken zamandır.

Emeklilik;

pazarda en ucuz sebzeyi aramak,

faturayı nasıl ödeyeceğini düşünmek,

çocuklarından yardım istemeye utanmak,

yeniden iş ilanlarının peşinden koşmak olmamalıdır.

Çünkü bir insanın hayatının sonbaharında istediği şey çok büyük değildir.

Bir ev…

Bir sofra…

Bir bardak çay…

Çocuklarının geleceği için endişelenmeden yaşayabilmek…

Ve geceleri başını yastığa koyduğunda:

“Yarın ne olacak?”

diye düşünmemek…

Hepsi bu.

Çünkü insanca yaşamak lüks değildir.

Emeklinin de hakkıdır.

Ve belki de artık hepimizin kendimize sorması gereken soru şudur:

“Bugün parkın bankında iş bekleyen o emekli, yarın biz olduğumuzda nasıl bir hayat bulacak?”

Sayın Bahçeli ne demek istemektedir

SAYIN BAHÇELİ NE DEMEK İSTEMEKTEDİR?
MHP Genel Başkanı Sayın Devlet Bahçeli, Türkgün Gazetesi’ne verdiği son demeçte şöyle diyor:
“Abdullah Öcalan’ın bundan sonraki süreçte de katkı vermesini sağlayacak zemin ve şartların hazırlanması gerekir.”
Bu söz, üzerinde ciddi şekilde düşünülmesi gereken bir ifade değil midir?
Çünkü Sayın Bahçeli, Öcalan’ın bundan sonraki süreçte de katkı vermesini sağlayacak “zemin ve şartların hazırlanması” gerektiğini söylüyor.
Peki…
Hangi zemin?
Hangi şartlar?
Ve daha da önemlisi:
Bu şartların hazırlanmasından kasıt nedir?
Acaba Sayın Bahçeli;
“Abdullah Öcalan’ın serbest bırakılması yetmez, kendisine siyaset yapma hakkı da tanınmalı,DEM Parti’nin Genel Başkanı olmalı.
Böylece önce TBMM’de kendisine bir oda tahsis edilmeli, ardından yapılacak ilk seçimde milletvekili olarak Meclis’e girmesinin önü açılmalı.”
mı demek istemektedir?
Sayın Bahçeli’nin açıklamasında böyle bir ifade doğrudan bulunmamaktadır.
Ancak kullanılan “zemin ve şartların hazırlanması” ifadesi, ister istemez kamuoyunun önüne yeni sorular koymaktadır.
Çünkü mesele yalnızca bir kişinin sürece katkı vermesi değildir.
Mesele, hangi hukuki ve siyasi düzenlemelerin yapılacağıdır.
Bugün kamuoyunun bilmek istediği de tam olarak budur:
Öcalan’ın sürece katkısının devam edebilmesi için hangi şartlar hazırlanacaktır?
Özgürlük mü?
Siyaset hakkı mı?
Meclis yolu mu?
Başka bir hukuki statü mü?
Yoksa henüz kamuoyuna açıklanmayan başka bir düzenleme mi?
Bunların cevabını elbette Sayın Bahçeli verebilir.
Sayın Bahçeli, “zemin ve şartlar hazırlanmalı” derken tam olarak neyi kastetmektedir?
Her türlü yoruma açık bir ifade…
Milletin cevabını beklediği soru da çok açık:
O zemin nedir..?
o şartlar nelerdir..?

TERÖRSÜZ TÜRKİYE

Terörsüz Türkiye…
Kulağa ne kadar hoş geliyor…
Kim bundan rahatsızlık duyar?
Elbette hiç kimse terörün, şiddetin ve çatışmanın devam etmesini istemez…
Türkiye’nin huzura, kardeşliğe ve toplumsal barışa kavuşması hepimizin ortak dileğidir…
Ancak mesele yalnızca terörün sona ermesi değildir…
Asıl mesele, bunun hangi yöntemle ve hangi bedeller karşılığında gerçekleştirileceğidir…
Bugün bazı basın-yayın organlarında ve sosyal medya platformlarında, yürütülen sürece veya gündeme gelen “çerçeve yasa” tartışmalarına yönelik eleştirileri dahi neredeyse terör örgütüyle aynı çizgide gösterecek, farklı düşünenleri terörist olmakla suçlayacak bir dil kullanılabiliyor…
Fikir özgürlüğü, herkesin aynı şeyi düşünmesi değildir…
Fikir özgürlüğü, farklı düşüncelerin de özgürce ifade edilebilmesidir…
Üstelik terörle mücadelede aktif  görev alan,şehitlerimiz  gazilerimiz ve  onların ailelerinin hassasiyetlerini görmezden gelerek toplumsal barış kurulabilir mi?
Eski İçişleri Bakanı’nın açıklamalarıyla bir elin parmakları kadar kaldığı ifade edilen bir terör örgütünün elebaşının yeniden muhatap alınması, “kurucu önder” gibi ifadelerin gündeme gelmesi, statü tartışmalarının yapılması ve bir siyasi parti eş genel başkanının “Süreç bozulursa her yer Gazze olur” diyerek devlete adeta ayar vermeye kalkışması da elbette sorgulanacaktır…
Terörle mücadele başka şeydir, terör örgütüyle siyasi pazarlık görüntüsü vermek başka…
Elbette silahlar susmalı…
Elbette insanlar ölmemeli…
Elbette Türkiye huzura kavuşmalı.
Ama bütün bunlar yapılırken hukuk, devlet ciddiyeti, 
millet iradesi 
ve şehitlerimizin hatırası da gözetilmelidir…
Çünkü ortada cevabı verilmesi gereken bazı sorular var;
“Devlete başkaldırarak yanlış yaptık.” dediler mi?
“Pişman olduk.” dediler mi?
“Yanlış yaptık, özür dileriz.” dediler mi?
“Hakkınızı helal edin.” dediler mi?
Ben duymadım…
Görmedim…
Duyan var mı?
Gören var mı?
Asker öldürdüler.
Polis öldürdüler.
Köylü öldürdüler.
Öğretmen öldürdüler.
Bebek öldürdüler.
Ve bugün karşımıza “Gelin sizi affedelim.” anlayışı çıkarılıyor.
Affeden kim, 
affedilen neyin karşılığında affediliyor?
Mesele sadece affetmek midir?
Yoksa kimin, kimi, neden ve hangi şartlarda affettiği midir?
Samimi bir pişmanlık, açık bir özür ve “hakkınızı helal edin” diyebilecek bir yüzleşme yoksa, toplumun vicdanındaki yaralar nasıl kapanacaktır?
Türkiye elbette terörsüz bir geleceği hak ediyor.
Ama bu gelecek, tehditlerle, baskıyla, farklı düşünenleri susturarak veya eleştirileri terörizmle eşitleyerek değil, hukuk, şeffaflık, millet iradesi ve toplumsal vicdan üzerinden kurulmalıdır…
Gerçek barış; geçmişle yüzleşmek, hatayı kabul etmek, özür dilemek,
 helallik istemek 
ve hiç kimseyi ötekileştirmeden aynı hukuk düzeni içinde geleceğe yürüyebilmektir…
Nasıl bir Türkiye?
İşte bütün mesele burada…

GÜNCEL & EMEKLİ

Devlet nedir?
Sınırları belirlenmiş bir toprak parçası üzerinde yaşayan insan topluluğunu, egemenlik, 
hukuk kuralları 
ve siyasi bir teşkilatlanma çerçevesinde yöneten kurumsal bir otorite…
Toplumda düzeni,
 iç ve dış
 güvenliği
 ve adaleti 
sağlamakla
yükümlü, 
tüzel kişiliğe 
sahip en üst siyasi örgütlenme…şeklinde sözlüklerde yerini alır…
Kendi ömrünü 
veren insanların,
alın terinin 
emanetidir devlet…
Bayramı görevde,
geceyi nöbette …
Fedakârlık …
Özveri…
Gün gelir emekli olur.
Peki emekli kimdir?
Memurun emekli olunca beklentisi ayrıcalık mıdır?
Emeğine yakışan bir hayat…
hakkaniyetli bir vefa…
Emeklinin refahı  devletin omurgasıdır derler…
Omurgası güçlü olmayan bir beden ayakta durabilir mi?
Yıllarca devlete hizmet etmiş insanların yaşadığı ekonomik sıkıntılar
toplumsal vicdanı zedeler…/zedelenmesi  de gerekmez mi?
Emekliye verilen değer,
devletin kendi geçmişine,
kendi hafızasına
ve kendi emeğine gösterdiği saygıdır…
Milyonlarca memur emeklisinin dile getirdiği talepler,
bir lütuf istemi olabilir mi?
Verilen sözlerin tutulması,
kazanılmış hakların korunması,
emeğin itibarının yeniden teslim edilmesi…
Hak, pazarlık konusu yapılabilir mi?/
Yapılmalı mıdır?
Vefa…
Nedir vefa?
Seçim takvimine göre hatırlanmak mıdır?
Adalet ise ertelenerek güçlenir mi?/
Güçlenebilir mi?
Devletin büyüklüğü yalnızca ekonomik verilerle ölçülebilir mi?
Devletin büyüklüğü,
Emeklisine nasıl davrandığıyla belli olur…/anlaşılır….
Bugün çalışan her memur,
yarının emeklisidir…
Aslında emekliye verilen değer,
görevdeki kamu görevlisine verilen güvencedir.
Emekli,
maaşının eksilmesine üzüldüğü kadar,
en çok da yıllarca hizmet ettiği devlet tarafından unutulduğunu hissetmesine kırılır.
Emeklinin yükselen sesi,
sadece öfkenin değil,
bir ömrün emeğinin sesidir…
Bu ses;
devlete karşı değil,
devletin olmazsa olmaz ilkeleri olan
adalet,
vefa
ve hakkaniyet adına yükselmektedir.
Emeklinin refahı, devletin omurgasıdır.
Emeğine sahip çıkan bir devlet ,
sadece bugününü değil,
yarınlarını da güvence altına almış demektir…
Emek unutulmaz.
Unutulamaz.
Unutulmamalıdır.
Emekli  ne bekler?
Vefa 
Vicdan,
Adalet,
En çok da anlayış bekler…

GÜNCEL HAYA

HAYA
Nedir haya ?
Utanmak mı…?
Ya da kimsenin görmediği yerde de doğru olanı yapabilme cesareti mi ?…
İnsanın yüzünü kızartan bir duygu mu?
Yoksa vicdanını diri tutan görünmez bir bekçi mi ?
Kişiden kişiye değişir mi haya ?
Yoksa makam, mevki yükseldikçe azalan bir şey mi?
Güne göre zamana göre anlamını  kaybeder mi?
Şartlar değişse de değişmeyen bir ahlâk ölçüsü müdür haya ?/ya da olmalı mıdır?
Sözlükler hayayı, utanma, ar, hicap ve edep olarak tarif eder…
Ahlak ise,insanı çirkinlikten alıkoyan, iyiliğe yönelten ve vicdanı ayakta tutan en büyük fazilet…
Haya  söxlükte tarif edilen bir kavram mıdır?
Ya da öyle mi olmalıdır?
Yoksa yaşanması gereken canlı  bir hakikat midir haya..?
İnsan…
Neyle tanınır?
Nasıl bilinir?
Söylediği sözlerle mi?
Yoksa zamanı geldiğinde yaptığı tercihlerle mi…?
İnsanın karakteri ne zaman belli olur?
Ortaya çıkar?
Alkış aldığı kürsülerde mi,
kimsenin görmediği anlarda  verdiği kararlarda mı?
Meydanlarda yükselen sloganlarda mı?
Kapalı kapılar ardında kurulan masalarda  mı?
Kuzu ile ağlayıp kurtla aynı sofraya oturanlara ne denir?/ne denmelidir.. 
Ya da kim denir?kim denmelidir?
Mazlumun gözyaşını kürsülerde anlatılırken, zalimin gölgesinde serinleyenlere hangi isim verilir?
Esarete reel politika, teslimiyete devlet aklı, suskunluğa  hikmet deniliyorsa gerçek değişmiş olur mu? 
Kelime değişince gerçekte  değişir mi?/değişebilir mi?
Dün ,15 Temmuz’un arkasında Amerika var  denilecek,bu gün
Amerika’nın temsilcisini şehitlerin hatırası eşliğinde tebessüm karşılanacak…
Bir çelişki yok mu?
Absürt durum değil mi?
Değişen kimdir?/nedir?
Hakikat mi?
Yoksa söylemler mi?
Galata Köprüsü’nde Gazze için gözyaşı dökenler…
Fatih Sultan Mehmet Köprüsü’nden geçerken aynı hassasiyeti neden unuturlar?
Vicdan nedir?
Rüzgârın estiği yöne göre mi yön değiştiren  bir şey midir?
Her çelişkiye 
yeni bir gerekçe,
zillete yeni bir kılıf,
yalana yeni bir tevil…
Peki…
Vicdana da bir mazeret bulunabilir mi?..
Yalnızca başkalarından utanmak mıdır haya?
İnsanın vicdanının huzuruna çıkabilmesi mi?
Ayna yüzü gösterirde 
vicdan neyi gösterir?
Aynaya bakan ne görür?
kendisini mi ?
Görmek istediği sureti mi?
Tarih neyi yazar ?/
Yazacaktır?
Yalnızca alkışlayanları mı yazar tarih …?
Asırları aşan bir sözle noktayı koyalım…
Eğer haya etmiyorsanız, dilediğinizi yapın…