GÜNCEL &CİDDİYET

CİDDİYET
Bir insan  düşün…
Otururken ayakları, konuşurken elleri
sözlerine 
Sessizce durması gerekse bile bedeni  rüzgâra kapılmış gibi başlar kıpırdamaya…
Zıplar durur çekirge misali…
Bir daldan diğerine…
Bir düşünceden diğerine…
Bir konudan başka bir konuya…
Ağızda  bir sakız…
Gözlerde bitmeyen bir hareket…
Bedeninde durmak bilmeyen bir hareket…
Belki neşe,
Belki sabırsızlık
Belki bir heyecan…
İçinde   kopan fırtınayı kimse görmesin diye dışarıda güneş açtırmaya çalışan bir kişilik tipi…
İnsan;
Samimi  arkadaşının  yanına giderken rahat davranabilir,
kahve masasında gülebilir,
sakız çiğneyebilir, yerinde durmayabilir, şakalaşabilir…
Davranış bir mahkeme kararı gibi tek hareket üzerinden okunamaz…
Ancak;
İfade vermeye giderken,
dil kadar tavırda önemlidir… 
Yaşını başını almış birinin gayri ciddi, lakayt ergenvari  tavrı doğru mudur?/kabul edilebilir mi?
Çekirge gibi zıplamak…
Sürekli hareket etmek…
Hızlı hızlı sakız çiğnemek…
Gülmek…
Gereğinden fazla rahat görünmek…
Amaç nedir?
Kime ne mesaj verilmek istemektedir?
İnsan haklı,
suçsuz ,
kendisinden emin de  olabilir…
Haklı olmak başka, haklılığın ağırlığını taşımak başkadır…
Kendine güvenmek başka, bulunduğu ortamı hafife almak başkadır…
Sakin olmak başka, lakayt olmak olmak başkadır…
Bilinmelidir ki;
Sözün kıymeti yerinde söylenmesinden gelir…
Mesele sadece  sakız meselesi de değildir, içerideki ritmin dışarıya nasıl yansıdığıdır.
Kimisi parmaklarını masaya vurur,
Kimi ayağını sallar,
Kimi kalemle oynar,
Kimi hızlı konuşur.
Kimi sürekli hareket eder.
Aynı hareket;
Birinde heyecan, diğerinde alışkanlık, başka birinde stres,
bir başkasında ise yalnızca karakter özelliği olabilir…
Çekirge sürekli zıplar ama,
biçbir sıçrayış sonsuza kadar sürmez…/Süremez…
En büyük olgunluk  yere ne zaman basacağını bilmektir…
Düşünmeden verilen kararlar, bazen uzun süre taşınacak sonuçlar doğurur…
Fevrilik,
cesaret 
Aşırı rahatlık, 
özgüven,
Her şeye gülmek, güçlü olmak değildir…
Her ortamda aynı davranmak  özgürlük olamaz ,olsa olsa  ölçüyü kaybetmek olur…
Her mekânın kendine ait bir dili vardır..
Olgun insan, 
o dili bilir.
Nerede güleceğini…
susacağını…
konuşacağını…
bekleyeceğini…
En önemlisi de 
nerede durması gerektiğini bilir…

GÜNCEL Emekli

BEKLEME YERİ

Sabahları belediye parkı, şehirden biraz önce uyanırdı.

Gecenin serinliği hâlâ çimenlerin üzerinde durur, çınar yapraklarından süzülen damlalar bankların üzerine düşerdi. Parkın bir köşesindeki küçük çay ocağından ince bir buhar yükselir, taze demlenmiş çayın kokusu sabahın serin havasına karışırdı.

Çay ucuzdu.

Tuvalet ücretsizdi.

Banklar zaten herkesindi.

Fakat emekliler buraya bunlar için gelmiyordu.

Burası zamanla onların bekleme yeri olmuştu.

İş bekleyenlerin…

Telefon bekleyenlerin…

Ay sonunu bekleyenlerin…

Ve biraz olsun huzur bekleyenlerin…

Her sabah aynı yüzler görünürdü.

Bir bankta Mehmet Öğretmen otururdu.

Kırk yıl boyunca sınıflarda çocuklara yalnızca matematik, tarih, Türkçe öğretmemiş; sabretmeyi, düşmemeyi, yeniden başlamayı da öğretmişti.

Şimdi elinde telefon, iş ilanlarına bakıyordu.

Bir başka bankta Hasan Bey vardı.

Devlet dairesinde otuz beş yıl çalışmış, hayatını dosyalar, evraklar ve vatandaşların sorunları arasında geçirmişti.

Emekli olmuştu ama faturalar emekli olmamıştı.

Biraz ileride Ali Sağlık Memuru oturuyordu.

Hastane koridorlarında sabahladığı, nöbetten nöbete koştuğu yıllar yüzüne ince çizgiler olarak yerleşmişti.

Şimdi özel bir hastanede danışma ya da güvenlik işi arıyordu.

Çınarın altında ise Murat otururdu.

Otuz iki yıl polislik yapmıştı.

Gece devriyeleri…

Operasyonlar…

Suçluların peşinden geçen uykusuz geceler…

Kimi zaman kendi hayatını tehlikeye atarak kurtardığı insanlar…

Hepsi geçmişte kalmıştı.

Üniformasını çıkardığında, yıllarca taşıdığı görevin ağırlığından kurtulacağını düşünmüştü.

Ama hayatın başka bir yükü vardı.

Geçim derdi.

Murat’ın telefonunda her sabah aynı ilanlar açılıyordu:

“E sınıfı ehliyeti olan emekli aranıyor.”

“Şoförlük yapabilecek emekli aranıyor.”

“Sitede gece bekçisi aranıyor.”

“Özel güvenlik görevlisi aranıyor.”

Bir gün telefonunu kapattı ve uzun süre ekrana baktı.

Sonra Mehmet Öğretmen’e dönüp:

“Biz,” dedi,

“ömrümüz boyunca insan yetiştirdik, insan tedavi ettik, devlet dairelerinde insanlara hizmet ettik, sokaklarda insanların güvenliğini sağladık.”

Bir an durdu.

“Şimdi emekli olunca yeniden iş arıyoruz.”

Mehmet Öğretmen acı bir tebessümle:

“Demek ki bizim emekliliğimiz, çalışmanın sonu değilmiş.”

Hasan Bey çayından bir yudum aldı.

“Çalışmak kötü değil,” dedi.

“İnsan çalışmak ister, üretmek ister. Ama çalışmak zorunda olmak başka.”

Masada sessizlik oluştu.

Çay bardaklarının ince belli camlarına vuran güneş, içlerindeki çayı küçük birer kızıl göle dönüştürüyordu.


Parkta herkesin başka bir hikâyesi vardı.

Kimi öğretmendi.

Kimi sağlık çalışanı.

Kimi polis.

Kimi devlet memuru.

Kimi yıllarca fabrikada çalışmış işçi.

Ama emeklilik geldiğinde hepsinin hikâyesi aynı cümlede birleşiyordu:

“Geçinemiyorum.”

Bir süre sonra iş ilanları, parkta günlük sohbetlerin konusu oldu.

“Şurada güvenlik işi varmış.”

“Bir yerde şoför arıyorlarmış.”

“Market kasiyer arıyormuş.”

“Fırında gece çalışacak emekli aranıyormuş.”

Kimse artık şaşırmıyordu.

Çünkü parkın banklarında oturanların çoğu, hayatlarının sonbaharında yeniden iş arıyordu.


Murat bazen etrafına bakıp düşünürdü.

Bir insan otuz yıl, kırk yıl çalışıyor…

Vergisini ödüyor…

Çocuğunu büyütüyor…

Devletine hizmet ediyor…

Sonra emekli oluyor.

Ve emekliliğinin ilk sabahında önüne yeni bir soru konuyor:

“Bu ayı nasıl geçireceksin?”

Oysa insan emekliliğinde biraz huzur istememeli miydi?

Sabah uyandığında elektrik faturasını değil, torununun gülüşünü düşünmek…

Markette en ucuz ekmeği değil, yıllardır ertelediği bir kitabı almak…

Bir çay içerken hesabı düşünmemek…

Bunun adı lüks müydü?


Bir sabah Cem gelmedi.

Cem de eski bir polis memuruydu.

Murat’ın yıllarca birlikte görev yaptığı arkadaşıydı.

İlk gün önemsemedi.

İkinci gün aradı.

Telefon kapalıydı.

Üçüncü gün acı haber geldi.

Cem, uzun süredir yaşadığı ağır ekonomik ve psikolojik sıkıntıların ardından hayatına son vermişti.

Park o sabah hiç olmadığı kadar sessizdi.

Çay ocağından yine bardak sesleri geliyordu.

İnsanlar yine gelip geçiyordu.

Ama Cem’in oturduğu bank boştu.

Murat o banka uzun süre baktı.

“Daha geçen hafta burada oturuyordu,” dedi.

Mehmet Öğretmen başını eğdi.

Ali Sağlık Memuru derin bir nefes aldı.

Hiçbiri konuşamadı.

Çünkü bazen bir insanın yokluğu, kalabalığın içindeki en büyük sessizlik olur.

Murat sonunda:

“Biz yıllarca suçlularla mücadele ettik,” dedi.

“Meğer insanın karşısındaki en büyük düşman bazen cebindeki çaresizlik, içindeki yalnızlık ve söyleyemediği dertmiş.”

O günden sonra parkta bir şey değişti.

Artık birbirlerine sadece:

“Nasılsın?”

diye sormuyorlardı.

Ardından mutlaka:

“Gerçekten nasılsın?”

diye soruyorlardı.

Çünkü anlamışlardı ki bazı insanlar yardım istemez.

Özellikle de hayatı boyunca güçlü durmaya alışmış insanlar…


Günler geçti.

Belediye parkı yine doldu.

Mehmet Öğretmen iş ilanlarına bakmaya devam etti.

Hasan Bey başvurularını takip etti.

Ali Sağlık Memuru yeni bir iş aradı.

Murat da güvenlik ve şoförlük ilanlarına baktı.

Ama artık o parkın onlar için başka bir anlamı vardı.

Burası yalnızca ucuz çayın içildiği, ücretsiz tuvaletin kullanıldığı, banklarında birkaç saat oturulan bir yer değildi.

Burası;

ömrünü çalışarak geçirmiş insanların birbirine tutunduğu son duraklardan biriydi.

Ve kendi aralarında parkın adını çoktan değiştirmişlerdi.

“Bekleme Yeri.”

Çünkü burada herkes bir şey bekliyordu.

Kimi iş…

Kimi haber…

Kimi ay sonunu…

Kimi biraz huzur…

Kimi de hayatın kendisine karşı biraz daha adil davranmasını…


Bir akşam güneş, çınarların arkasında ağır ağır kaybolurken Murat ayağa kalktı.

Arkadaşlarına baktı.

“Biliyor musunuz,” dedi,

“mesele yalnızca bizim emekli maaşımız değil.”

“Bugün burada oturan öğretmen…”

“Sağlık çalışanı…”

“Polis…”

“Memur…”

“İşçi…”

Yarın çocuklarımızın geleceğidir.

“Bugün bizim yaşadığımız sıkıntı, yarın onların yaşayacağı hayatın habercisidir.”

Mehmet Öğretmen başını salladı.

“İnsan,” dedi,

“ömrünün en güzel yıllarını başkalarının geleceğini kurmak için harcadıysa, kendi geleceğinde biraz olsun huzuru hak eder.”

Murat çınarın gövdesine elini koydu.

Yaşlı ağacın kabuğu, yılların izlerini taşıyordu.

“Bakın,” dedi.

“Bu ağaç yıllardır gölge veriyor.”

“Yaşlandı diye kimse ondan gölgesini esirgemiyor.”

Bir süre sustu.

“İnsanın da yaşlandığında gölgesinde dinlenmeye hakkı var.”

Güneş tamamen battı.

Parkın lambaları birer birer yandı.

Emekliler ağır adımlarla evlerinin yolunu tuttu.

Geride birkaç boş sandalye, yarım kalmış çaylar ve çınarın altında sessizce bekleyen banklar kaldı.

Belki ertesi sabah yine geleceklerdi.

Belki yine iş ilanlarına bakacaklardı.

Ama içlerinden hiçbiri şunu unutmamalıydı:

Emeklilik, insanın hayattan çekildiği dönem değildir.

Yıllarca verdiği emeğin karşılığında biraz olsun nefes alabilmesi gereken zamandır.

Emeklilik;

pazarda en ucuz sebzeyi aramak,

faturayı nasıl ödeyeceğini düşünmek,

çocuklarından yardım istemeye utanmak,

yeniden iş ilanlarının peşinden koşmak olmamalıdır.

Çünkü bir insanın hayatının sonbaharında istediği şey çok büyük değildir.

Bir ev…

Bir sofra…

Bir bardak çay…

Çocuklarının geleceği için endişelenmeden yaşayabilmek…

Ve geceleri başını yastığa koyduğunda:

“Yarın ne olacak?”

diye düşünmemek…

Hepsi bu.

Çünkü insanca yaşamak lüks değildir.

Emeklinin de hakkıdır.

Ve belki de artık hepimizin kendimize sorması gereken soru şudur:

“Bugün parkın bankında iş bekleyen o emekli, yarın biz olduğumuzda nasıl bir hayat bulacak?”

Sayın Bahçeli ne demek istemektedir

SAYIN BAHÇELİ NE DEMEK İSTEMEKTEDİR?
MHP Genel Başkanı Sayın Devlet Bahçeli, Türkgün Gazetesi’ne verdiği son demeçte şöyle diyor:
“Abdullah Öcalan’ın bundan sonraki süreçte de katkı vermesini sağlayacak zemin ve şartların hazırlanması gerekir.”
Bu söz, üzerinde ciddi şekilde düşünülmesi gereken bir ifade değil midir?
Çünkü Sayın Bahçeli, Öcalan’ın bundan sonraki süreçte de katkı vermesini sağlayacak “zemin ve şartların hazırlanması” gerektiğini söylüyor.
Peki…
Hangi zemin?
Hangi şartlar?
Ve daha da önemlisi:
Bu şartların hazırlanmasından kasıt nedir?
Acaba Sayın Bahçeli;
“Abdullah Öcalan’ın serbest bırakılması yetmez, kendisine siyaset yapma hakkı da tanınmalı,DEM Parti’nin Genel Başkanı olmalı.
Böylece önce TBMM’de kendisine bir oda tahsis edilmeli, ardından yapılacak ilk seçimde milletvekili olarak Meclis’e girmesinin önü açılmalı.”
mı demek istemektedir?
Sayın Bahçeli’nin açıklamasında böyle bir ifade doğrudan bulunmamaktadır.
Ancak kullanılan “zemin ve şartların hazırlanması” ifadesi, ister istemez kamuoyunun önüne yeni sorular koymaktadır.
Çünkü mesele yalnızca bir kişinin sürece katkı vermesi değildir.
Mesele, hangi hukuki ve siyasi düzenlemelerin yapılacağıdır.
Bugün kamuoyunun bilmek istediği de tam olarak budur:
Öcalan’ın sürece katkısının devam edebilmesi için hangi şartlar hazırlanacaktır?
Özgürlük mü?
Siyaset hakkı mı?
Meclis yolu mu?
Başka bir hukuki statü mü?
Yoksa henüz kamuoyuna açıklanmayan başka bir düzenleme mi?
Bunların cevabını elbette Sayın Bahçeli verebilir.
Sayın Bahçeli, “zemin ve şartlar hazırlanmalı” derken tam olarak neyi kastetmektedir?
Her türlü yoruma açık bir ifade…
Milletin cevabını beklediği soru da çok açık:
O zemin nedir..?
o şartlar nelerdir..?

TERÖRSÜZ TÜRKİYE

Terörsüz Türkiye…
Kulağa ne kadar hoş geliyor…
Kim bundan rahatsızlık duyar?
Elbette hiç kimse terörün, şiddetin ve çatışmanın devam etmesini istemez…
Türkiye’nin huzura, kardeşliğe ve toplumsal barışa kavuşması hepimizin ortak dileğidir…
Ancak mesele yalnızca terörün sona ermesi değildir…
Asıl mesele, bunun hangi yöntemle ve hangi bedeller karşılığında gerçekleştirileceğidir…
Bugün bazı basın-yayın organlarında ve sosyal medya platformlarında, yürütülen sürece veya gündeme gelen “çerçeve yasa” tartışmalarına yönelik eleştirileri dahi neredeyse terör örgütüyle aynı çizgide gösterecek, farklı düşünenleri terörist olmakla suçlayacak bir dil kullanılabiliyor…
Fikir özgürlüğü, herkesin aynı şeyi düşünmesi değildir…
Fikir özgürlüğü, farklı düşüncelerin de özgürce ifade edilebilmesidir…
Üstelik terörle mücadelede aktif  görev alan,şehitlerimiz  gazilerimiz ve  onların ailelerinin hassasiyetlerini görmezden gelerek toplumsal barış kurulabilir mi?
Eski İçişleri Bakanı’nın açıklamalarıyla bir elin parmakları kadar kaldığı ifade edilen bir terör örgütünün elebaşının yeniden muhatap alınması, “kurucu önder” gibi ifadelerin gündeme gelmesi, statü tartışmalarının yapılması ve bir siyasi parti eş genel başkanının “Süreç bozulursa her yer Gazze olur” diyerek devlete adeta ayar vermeye kalkışması da elbette sorgulanacaktır…
Terörle mücadele başka şeydir, terör örgütüyle siyasi pazarlık görüntüsü vermek başka…
Elbette silahlar susmalı…
Elbette insanlar ölmemeli…
Elbette Türkiye huzura kavuşmalı.
Ama bütün bunlar yapılırken hukuk, devlet ciddiyeti, 
millet iradesi 
ve şehitlerimizin hatırası da gözetilmelidir…
Çünkü ortada cevabı verilmesi gereken bazı sorular var;
“Devlete başkaldırarak yanlış yaptık.” dediler mi?
“Pişman olduk.” dediler mi?
“Yanlış yaptık, özür dileriz.” dediler mi?
“Hakkınızı helal edin.” dediler mi?
Ben duymadım…
Görmedim…
Duyan var mı?
Gören var mı?
Asker öldürdüler.
Polis öldürdüler.
Köylü öldürdüler.
Öğretmen öldürdüler.
Bebek öldürdüler.
Ve bugün karşımıza “Gelin sizi affedelim.” anlayışı çıkarılıyor.
Affeden kim, 
affedilen neyin karşılığında affediliyor?
Mesele sadece affetmek midir?
Yoksa kimin, kimi, neden ve hangi şartlarda affettiği midir?
Samimi bir pişmanlık, açık bir özür ve “hakkınızı helal edin” diyebilecek bir yüzleşme yoksa, toplumun vicdanındaki yaralar nasıl kapanacaktır?
Türkiye elbette terörsüz bir geleceği hak ediyor.
Ama bu gelecek, tehditlerle, baskıyla, farklı düşünenleri susturarak veya eleştirileri terörizmle eşitleyerek değil, hukuk, şeffaflık, millet iradesi ve toplumsal vicdan üzerinden kurulmalıdır…
Gerçek barış; geçmişle yüzleşmek, hatayı kabul etmek, özür dilemek,
 helallik istemek 
ve hiç kimseyi ötekileştirmeden aynı hukuk düzeni içinde geleceğe yürüyebilmektir…
Nasıl bir Türkiye?
İşte bütün mesele burada…

GÜNCEL & EMEKLİ

Devlet nedir?
Sınırları belirlenmiş bir toprak parçası üzerinde yaşayan insan topluluğunu, egemenlik, 
hukuk kuralları 
ve siyasi bir teşkilatlanma çerçevesinde yöneten kurumsal bir otorite…
Toplumda düzeni,
 iç ve dış
 güvenliği
 ve adaleti 
sağlamakla
yükümlü, 
tüzel kişiliğe 
sahip en üst siyasi örgütlenme…şeklinde sözlüklerde yerini alır…
Kendi ömrünü 
veren insanların,
alın terinin 
emanetidir devlet…
Bayramı görevde,
geceyi nöbette …
Fedakârlık …
Özveri…
Gün gelir emekli olur.
Peki emekli kimdir?
Memurun emekli olunca beklentisi ayrıcalık mıdır?
Emeğine yakışan bir hayat…
hakkaniyetli bir vefa…
Emeklinin refahı  devletin omurgasıdır derler…
Omurgası güçlü olmayan bir beden ayakta durabilir mi?
Yıllarca devlete hizmet etmiş insanların yaşadığı ekonomik sıkıntılar
toplumsal vicdanı zedeler…/zedelenmesi  de gerekmez mi?
Emekliye verilen değer,
devletin kendi geçmişine,
kendi hafızasına
ve kendi emeğine gösterdiği saygıdır…
Milyonlarca memur emeklisinin dile getirdiği talepler,
bir lütuf istemi olabilir mi?
Verilen sözlerin tutulması,
kazanılmış hakların korunması,
emeğin itibarının yeniden teslim edilmesi…
Hak, pazarlık konusu yapılabilir mi?/
Yapılmalı mıdır?
Vefa…
Nedir vefa?
Seçim takvimine göre hatırlanmak mıdır?
Adalet ise ertelenerek güçlenir mi?/
Güçlenebilir mi?
Devletin büyüklüğü yalnızca ekonomik verilerle ölçülebilir mi?
Devletin büyüklüğü,
Emeklisine nasıl davrandığıyla belli olur…/anlaşılır….
Bugün çalışan her memur,
yarının emeklisidir…
Aslında emekliye verilen değer,
görevdeki kamu görevlisine verilen güvencedir.
Emekli,
maaşının eksilmesine üzüldüğü kadar,
en çok da yıllarca hizmet ettiği devlet tarafından unutulduğunu hissetmesine kırılır.
Emeklinin yükselen sesi,
sadece öfkenin değil,
bir ömrün emeğinin sesidir…
Bu ses;
devlete karşı değil,
devletin olmazsa olmaz ilkeleri olan
adalet,
vefa
ve hakkaniyet adına yükselmektedir.
Emeklinin refahı, devletin omurgasıdır.
Emeğine sahip çıkan bir devlet ,
sadece bugününü değil,
yarınlarını da güvence altına almış demektir…
Emek unutulmaz.
Unutulamaz.
Unutulmamalıdır.
Emekli  ne bekler?
Vefa 
Vicdan,
Adalet,
En çok da anlayış bekler…

GÜNCEL HAYA

HAYA
Nedir haya ?
Utanmak mı…?
Ya da kimsenin görmediği yerde de doğru olanı yapabilme cesareti mi ?…
İnsanın yüzünü kızartan bir duygu mu?
Yoksa vicdanını diri tutan görünmez bir bekçi mi ?
Kişiden kişiye değişir mi haya ?
Yoksa makam, mevki yükseldikçe azalan bir şey mi?
Güne göre zamana göre anlamını  kaybeder mi?
Şartlar değişse de değişmeyen bir ahlâk ölçüsü müdür haya ?/ya da olmalı mıdır?
Sözlükler hayayı, utanma, ar, hicap ve edep olarak tarif eder…
Ahlak ise,insanı çirkinlikten alıkoyan, iyiliğe yönelten ve vicdanı ayakta tutan en büyük fazilet…
Haya  söxlükte tarif edilen bir kavram mıdır?
Ya da öyle mi olmalıdır?
Yoksa yaşanması gereken canlı  bir hakikat midir haya..?
İnsan…
Neyle tanınır?
Nasıl bilinir?
Söylediği sözlerle mi?
Yoksa zamanı geldiğinde yaptığı tercihlerle mi…?
İnsanın karakteri ne zaman belli olur?
Ortaya çıkar?
Alkış aldığı kürsülerde mi,
kimsenin görmediği anlarda  verdiği kararlarda mı?
Meydanlarda yükselen sloganlarda mı?
Kapalı kapılar ardında kurulan masalarda  mı?
Kuzu ile ağlayıp kurtla aynı sofraya oturanlara ne denir?/ne denmelidir.. 
Ya da kim denir?kim denmelidir?
Mazlumun gözyaşını kürsülerde anlatılırken, zalimin gölgesinde serinleyenlere hangi isim verilir?
Esarete reel politika, teslimiyete devlet aklı, suskunluğa  hikmet deniliyorsa gerçek değişmiş olur mu? 
Kelime değişince gerçekte  değişir mi?/değişebilir mi?
Dün ,15 Temmuz’un arkasında Amerika var  denilecek,bu gün
Amerika’nın temsilcisini şehitlerin hatırası eşliğinde tebessüm karşılanacak…
Bir çelişki yok mu?
Absürt durum değil mi?
Değişen kimdir?/nedir?
Hakikat mi?
Yoksa söylemler mi?
Galata Köprüsü’nde Gazze için gözyaşı dökenler…
Fatih Sultan Mehmet Köprüsü’nden geçerken aynı hassasiyeti neden unuturlar?
Vicdan nedir?
Rüzgârın estiği yöne göre mi yön değiştiren  bir şey midir?
Her çelişkiye 
yeni bir gerekçe,
zillete yeni bir kılıf,
yalana yeni bir tevil…
Peki…
Vicdana da bir mazeret bulunabilir mi?..
Yalnızca başkalarından utanmak mıdır haya?
İnsanın vicdanının huzuruna çıkabilmesi mi?
Ayna yüzü gösterirde 
vicdan neyi gösterir?
Aynaya bakan ne görür?
kendisini mi ?
Görmek istediği sureti mi?
Tarih neyi yazar ?/
Yazacaktır?
Yalnızca alkışlayanları mı yazar tarih …?
Asırları aşan bir sözle noktayı koyalım…
Eğer haya etmiyorsanız, dilediğinizi yapın…

GÜNCEL ZİRVE vıı Gölge

ZİRVE
Gölge – VII
Ankara…
Dünya Ankara’da 
Başkentte  buluştu…
Koridorlarda diplomasi ,
Masalarda güvenlik…
Salonlarda strateji…
Liderler konuştu…
Heyetler görüştü…
Fotoğraflar çekildi…
Devlet ciddiyeti
Diplomasi …
Ülkemizin böyle bir uluslararası organizasyona ev sahipliği yapması takdire şayan..
Konuşulmalı,Diplomasi  işlemeli,
sorunlar savaş meydanlarında değil, müzakere masalarında çözülmelidir…
Ben zirvenin  gölgesine takılı kaldım …
Masada  konuşulan savaşlar…
Sınırlar ötesinde yaşanan acılar…
Gazze’de yıkılan evler…
İran’da hayatını kaybeden siviller…
Ukrayna’da yıllardır süren savaş…
Dünyada sessizce büyüyen insanlık dramları…
Diplomasi bunları konuşuyor mu?/konuştu mu?
Yadq  toplantı gündeminin bir maddesi olarak  mı kaldı?
Bir başka soruyu da sormak gerekmez mi?
Bu masalarda kimler var?
İnsan haklarını savunan ülkeler…
Demokrasiden söz eden liderler…
Uluslararası hukuku dillendiren temsilciler…
Hepsi aynı masadaydı.
Diplomasi bunu gerektirebilir.
Fakat vicdanın da sorduğu sorular vardır.
Dünyanın herhangi bir yerinde…
Kim tarafından yapılırsa yapılsın…
Siviller hayatını kaybettiğinde…
Çocuklar savaşların kurbanı olduğunda…
Aynı ilkeler aynı kararlılıkla savunulabiliyor mu?
Yoksa ilkeler…
Ülkelere…
İttifaklara…
Çıkarlara göre mi değişiyor?
İşte zirvenin en büyük gölgesi de budur.
Çünkü dünya, kimi zaman acıları bile taraflara göre değerlendiriyor.
Oysa mazlumun pasaportu olmaz.
Çocuğun milliyeti olmaz.
Sivilin ölümünün tarafı olmaz.
Acının dili de değişmez.
Gerçek adalet…
Kimden geldiğine değil,
Ne olduğuna bakarak hüküm vermektir.
Türkiye açısından gerçek başarı…
Yalnızca iyi bir ev sahibi olmak değildir.
Adaleti…
Hakkaniyeti…
İnsan onurunu…
Uluslararası hukuku…
Her şartta ve herkes için aynı cesaretle savunabilmektir.
Zirveler biter…
Konvoylar dağılır…
Salonlar boşalır…
Kameralar başka gündemlere çevrilir.
Fakat geriye şu soru kalır:
Bu toplantılar yalnızca devletlerin çıkarlarına mı hizmet etti?
Yoksa insanlığın ortak vicdanına da dokunabildi mi?
Çünkü gerçek diplomasi…
Yalnızca güçlülerle aynı masaya oturabilmek değildir.
Haklıyı, mazlumu ve insan onurunu; kim olduğuna bakmadan savunabilmektir.
Tarih…
Çekilen aile fotoğraflarını da yazar.
Ama sessiz kalınan acıları asla unutmaz.
İşte o zaman…
Zirvenin gölgesi değil,
İnsanlığın vicdanı konuşur.

GÜNCEL ZİRVE VI

ZİRVE
Gölge – VI
Ankara…
Bir toplantı…
Bir zirve…
NATO üyesi ülkelerin temsilcileri başkent  Ankara’da…
Elbette önemli…
Uluslararası bir organizasyon…
Diplomatik bir değer…
Ev sahipliği…
Devlet temsilcileri aynı masada…
Sorunlar konuşuluyor…
Yeni iş birlikleri değerlendiriliyor…
Bunlar küçümsenecek gelişmeler değildir.
Ancak madalyonun bir de diğer yüzü var…
Birkaç günlük bir organizasyon…
Bir ülkenin bütün başarı hikâyesi gibi sunulabilir mi?
Sunulması ne kadar doğrudur?
Televizyon ekranlarında…
Dalgalanan bayraklar…
Art arda yapılan görüşmeler…
Tokalaşan liderler…
Kalabalık heyetler…
Uzayan konvoylar…
Peş peşe sıralanan övgüler…
Peki ya ekranlara sığmayan hayatlar?
Pazarda etiketleri tek tek inceleyen emekli…
Markette kasaya gelmeden önce hesabını yeniden yapan asgari ücretli…
Borçlarını çevirmeye çalışan esnaf…
Ürününün karşılığını alamayan çiftçi…
Diplomasını aldığı halde iş bulamayan genç…
Onlar için bu zirvenin anlamı nedir?
Toplantılar bittiğinde…
Hayatlarında ne değişecektir?
Kira düşecek mi?
Enflasyon azalacak mı?
Alım gücü artacak mı?
Adalet duygusu güçlenecek mi?
Gençler geleceğe daha umutla bakabilecek mi?
Yoksa değişen sadece manşetler mi olacaktır?
Diplomatik başarı ile vatandaşın günlük hayatı birbirinin alternatifi değildir.
Birini öne çıkarırken diğerini gölgede bırakmak doğru mudur?
Doğru olabilir mi?
Güçlü devlet…
Sadece yabancı heyetleri en iyi şekilde ağırlayan devlet midir?
Güçlü devlet;
Kendi insanını da huzur içinde yaşatabilen,
Hukuka güveni ayakta tutabilen,
Emeğin karşılığını koruyabilen,
Gençlerine umut verebilen devlettir…
İtibar nedir?
Sadece yabancı liderlerin tebessümünde mi ibarettir?
Yoksa vatandaşın devletine duyduğu güven midir gerçek itibar?
Gündem değişebilir…
Siyasi tartışmalar geri plana itilebilir…
Mutfak…
Pazar tezgâhı…
Elektrik faturası…
Doğalgaz faturası…
Okul masrafı…
Geçim derdi…
Diplomatik takvime göre değişir mi?
Zirve sona erince 
vatandaş tek bir soru soracaktır:
Hayatımda ne değişti?..
Cevap yine aynıysa…
Geriye yalnızca hatıra fotoğrafları kalır…
Vitrin geçici,
gerçekler ise kalıcıdır.
Gerçek güç, zirvelerde verilen görüntülerde midir?
Gerçek güç vatandaşa  sunulan hayat standardında saklıdır/saklı olabilir…
Başkasının gözünde kazanılacak saygınlık,vatandaşın yaşadığı adalet, huzur ve refahla örtüşürse anlamlıdır/anlam kazanır…

GÜNCEL ZİRVE 4 gölge

ZİRVE
Gölge – IV
Zirve yaklaşırken…
Yeniden düzenlenen şehir…
Başkent Ankara…
Elden geçirilen 
yollar…
kaldırımlar… 
Otlar biçiliyor…
Bayraklar asılıyor…
Ve sokaklar…
Onlar da değişiyor.
Bu kez en sessiz hazırlık başlıyor…
Havlayan sesler kesiliyor.
Bir sabah…
Çocukların isim taktığı köpek yok…
Öğle vakti…
Marketin önünde uyuyan can dostu yok…
Akşam…
Çöp konteynerinin başında bekleyen tanıdık gözler de yok…
Şehir daha sessiz…
Daha düzenli…
Daha kontrollü…
Belki de daha güvenli…
Peki…
Daha vicdanlı mı?
Elbette sokak güvenliği önemlidir.
Saldırgan hayvanlar…
Oluşturdukları tehlike…
Görmezden gelinemez.
Çocukların korkmadan yürüyebildiği…
Yaşlıların huzurla sokağa çıkabildiği…
Bir şehir…
Hepimizin ortak arzusudur.
Ama medeniyet…
Her zaman sorunları ortadan kaldırmak mıdır?
Yoksa…
Sorunlara bulunan çözümün vicdanı mıdır asıl ölçü?
Çünkü vicdan…
En çok güç sahibiyken kendini gösterir.
Bir şehrin büyüklüğü…
Sadece misafirlerine gösterdiği özenle mi ölçülür?
Yoksa…
Sesini duyuramayanlara gösterdiği merhametle mi?
İnsan…
Bazen konuşarak,
Bazen susarak tepki verir.
Hayvanlar ise konuşamaz.
Onların dili…
Gözleridir.
Korkuları…
Sessizlikleridir.
Bu yüzden…
Bir şehrin gerçek fotoğrafı…
Yalnızca temiz caddelerinde değil;
İnsana da,
Hayvana da
Aynı adaletle yaklaşabildiği yerde saklıdır.
Merhamet…
Paylaşıldıkça eksilir mi?
Yoksa çoğalır mı?
Bir ülkenin itibarı…
Yalnızca kurduğu zirvelerle değil,
Yaşattığı vicdanla da yükselir.
İşte zirve…
İşte gölge…
Ve bazen…
Bir şehrin vicdanı,
En çok bıraktığı sessizlikte duyulur.

GÜNCEL Emeklilikte adalet nerede?

GÜNCEL

EMEKLİLİKTE ADALET
Adalet nedir?
Adalet sadece mahkeme salonlarında mı aranır?
Elbette hayır…
Adalet,
Emeğin karşılığıdır…
Alın terini korumaktır…
Çalışanın hakkını teslim etmektir…
Yıllarca ödediği primi,
Verdiği emeği,
Üstlendiği riski korumaktır…
Emekli soruyor;
Emeklilikte adalet nerede?
Temmuz ayı…
Beklenen enflasyon rakamları açıklandı…
TÜİK, Haziran ayı enflasyonunu aylık %0,99, yıllık ise %32,11 olarak açıkladı.
SSK ve Bağ-Kur emeklilerinin altı aylık maaş artışı %17,76, memur ve memur emeklilerinin artışı ise %13,52 olarak netleşti.
Rakamlar açıklandı…
Oranlar belli oldu…
Hesaplar yapıldı…
Emekli soruyor;
Bu zam mıdır?
Adı üstünde; 
paranın değer kaybı, zam olarak sunuluyor.
Bu, emekli için yaşarken ölüm demek…
Yetkililer…
En düşük emekli maaşının derdine düşmüş…
“En düşük emekli aylığı artırılacak…”
Tabi ki,
en düşük maaş alan emeklilerin yaşayabilecek bir gelire kavuşması, sosyal devletin en temel görevi…
Buna kimsenin itirazı olamaz.
Peki ya diğer emekliler?
Yıllarca daha fazla çalışan…
Daha fazla prim ödeyen…
Daha yüksek vergi veren…
Otuz, otuz beş, kırk yıl boyunca bu ülkeye hizmet eden…
Gece gündüz demeden görev yapan…
Hayatını riske atan…
Polis…
Asker…
Öğretmen…
Hemşire…
İşçi…
Mühendis…
Madenci…
İtfaiyeci…
Sağlık çalışanı…
Ve daha niceleri…
Onların hakkı neden geri plana itiliyor?
Her zam döneminde yalnızca en düşük emekli maaşı niye konuşuluyor?
Daha fazla çalışan…
Daha fazla prim ödeyen…
Daha ağır şartlarda görev yapan…
Onların haklarını kim koruyacak?
Zedelenen emeklilik sisteminin mantığı…
Sosyal güvenlik sistemi bir denge üzerine kuruludur.
Ne kadar uzun süre çalışırsanız…
Ne kadar fazla prim öderseniz…
Ne kadar yüksek kazanç üzerinden sisteme katkı sağlarsanız…
Ne kadar ağır şartlarda görev yaparsanız…
Emeklilikte de bunun karşılığını almanız gerekir.
Ancak denge giderek bozuluyor…
Neredeyse sadece en düşük emekli aylığı üzerinden düzenleme yapılıyor.
Aradaki maaş farkları her geçen yıl biraz daha eriyor.
Yıllarca sisteme daha fazla katkı sağlayan milyonlarca emekli;
Kırgın…
Üzgün…
Hayal kırıklığı yaşıyor…
Bir kişi yirmi beş yıl çalışmış…
Diğeri otuz beş yıl…
Biri asgari düzeyde prim ödemiş…
Diğeri yıllarca yüksek prim yatırmış…
Biri masa başında görev yapmış…
Diğeri canı pahasına riskli görevlerde bulunmuş…
Aldıkları emekli maaşları arasındaki fark her geçen yıl azalıyor.
İnsan sormadan edemiyor;
Fazla çalışmanın ödülü nerede?
Fazla prim ödemenin karşılığı nerede?
Riskli görevlerde geçen yılların değeri nerede?
Emeklilikte adalet nerede?
Ödenen elektrik faturası…
Su faturası…
Doğalgaz faturası…
Pazardaki domatesin fiyatı…
Kasaptaki etin fiyatı…
Eczanede alınan ilacın bedeli…
Hayat pahalılığı aynı…
Emeklinin statüsüne göre değişmiyor.
Ama lütfedilen artış oranları farklı…
Bir de işin başka bir yönü var…
Açıklanan enflasyon rakamları üzerinden maaş artışları yapılıyor.
Peki ya emeklinin hissettiği hayat pahalılığı?
Emekli enflasyonu televizyon ekranlarında mı yaşıyor?
Markette…
Pazarda…
Kasapta…
Eczanede…
Elektrik, su ve doğalgaz faturasında…
Maaşı hesaba yattığı gün yeniden başlayan geçim sıkıntısı…
İnsan yine sormadan edemiyor;
Hangisi gerçek enflasyon?
TÜİK’in açıkladığı rakamlar mı?
Yoksa vatandaşın pazarda ve markette yaşadığı gerçek enflasyon mu?
Sorunun cevabı…
Ay sonunu getirmeye çalışan emeklidedir.
Kâğıt üzerinde artan maaş…
Ama artmayan, hatta gerileyen alım gücü…
Sofrada küçülen ekmek…
Hafifleyen alışveriş poşeti…
Ay bitmeden tükenen cepteki para.. 
Emekliler;
Adalet istiyor…
Prim gününe göre adalet…
Çalışma süresine göre adalet…
Mesleğin riskine göre adalet…
Ödenen prim kadar maaş…
Verilen emek kadar karşılık…
Memura yapılan seyyanen zammın emekliye de yansıtılmasını…
Kazanılmış hakların korunmasını istiyor
Emeklilik maaşı bir sosyal yardım mıdır?
Tabii ki değildir…
Bir ömür boyunca ödenen primlerin…
Alın terinin karşılığıdır…
Kazanılmış anayasal bir haktır…
En düşük maaş alan emekliler korunmalıdır.
Hiç kimse açlık sınırının altında yaşamaya mahkûm edilmemelidir.
Ancak yıllar içinde oluşmuş haklar da korunmalıdır.
Çok çalışanın…
Çok prim ödeyenin…
Riskli görev yapanın emeği de korunmalıdır.
Sosyal devlet yalnızca en alttakini değil;
Herkesin hakkını gözetmelidir…
Açıklanan rakamlar…
Sadece maaşları değil…
Emeklinin adalet duygusunu da etkilemiştir.
Emeklilerin beklentisi sadece birkaç puanlık zam mıdır?
Hayır…
Beklentileri;
Emeğin değer gördüğü…
Primin karşılığını bulduğu…
Riskli görevlerin unutulmadığı…
Alım gücünün korunduğu…
İnsanca yaşamaya imkân veren…
Kalıcı, hakkaniyetli ve adil bir emeklilik sistemi…
Adalet…
Sadece mahkeme salonlarında aranmaz.
Adalet;
Bütçede…
Maaşta…
Vergide…
Sosyal güvenlikte…
Alın terinin karşılığında da aranır.
Bu ülkeye bir ömür hizmet etmiş insanlar…
Ömürlerinin sonbaharında onurlu bir hayat yaşamalıdır/yaşayabilmelidir…
Bu, emeklilerin en doğal hakkıdır.
Bir ülkede emeklilik sistemi sadece rakamlarla değil, vicdanla ayakta kalır…
Böyle biline…