GÜNCEL 2 Temmuz: Kalbin varsa türkü yakarsın

GÜNCEL 2 Temmuz Kalbin varsa türkü yakarsın Sadece bir tarih midir 2 Temmuz?Yoksa takvimden koparılan bir yapraktan çok daha fazlası mı?Acı nedir?Ve bazı acılar gerçekten unutulur mu?Kimileri zamanla küllenir…Kimileri ise yıllar geçse de ilk günkü gibi yüreği yakmaya devam eder.2 Temmuz 1993…Bundan 33 yıl önce…Yanan sadece bir bina değildi.Ateş, vicdanları da yaktı.Anadolu…Farklı inançlar,farklı düşünceler,ve farklı kültürler…Bir arada yaşadığımız kadim bir coğrafya…Ne zaman kin, nefret ve öfke körüklenirse,hedefe önce kardeşlik olur./oldu…Sivas’ta yaşananlar da böyle acı hadiselerden biri olarak milletimizin hafızasında yerini aldı.İnsanlar hayatını kaybetti,birlikte yaşama umudu ağır yara aldı.Hangi düşünceden…Hangi inançtan…Hangi kimlikten olursa olsun…Kaybedilen her can, bu milletin ortak acısıdır…Çünkü acılar arasında ayrım yapılmaz…Acılar arasında yapılan her ayrım, yeni acılar üretir.Toplumları ayakta tutanöfke değil, adalet…intikam değil hukuk…

nefret değil vicdandır….Geçmiş,kin üretmek için değil, aynı acıların bir daha yaşanmaması için hatırlanmalıdır…Farklılıklarımız ayrışmanın değil, zenginliğimizin kaynağı olarak görebildiğimiz ölçüde güçlü bir toplum olabiliriz…Bu aziz millet geçmişte nice badireler atlattı…İçeriden ve dışarıdan toplumsal fay hatlarını harekete geçirmek isteyen pek çok hesap yapıldı/yapılmaya da devam ediyor…Sağduyusu..

feraset… ortak vicdan…Oyunları defalarca bozdu…Hiçbir düşünce…Hiçbir inanç…Hiçbir ideoloji…Bir insanın canından daha değerli değildir.Bugün yapılması gereken, acıları yarıştırmak değil, acıları paylaşmaktır…Çünkü gözyaşının dini olmaz…Mezhebi olmaz…Siyasi görüşü olmaz…İnsan, önce insan olmalıdır.Kalbin varsa türkü yakarsın…Kalbin yoksa insan yakarsın…2 Temmuz vesilesiyle, Sivas’ta hayatını kaybeden bütün vatandaşlarımızı rahmetle anıyor; benzer acıların, nefretin ve ayrışmanın bir daha yaşanmamasını diliyorum..

Ortak acılar bizi birbirimizden uzaklaştırmasın…Birbirimize daha sıkı sarılmak için hatırlansın….

GÜNCEL Emekli & Gariban

GÜNCEL

Emekli & Gariban
30 Haziran…
Takvimler Emekliler Günü’nü gösteriyor.
Adı, Emekliler Günü…
Ne tuhaf değil mi?
Kutlanması gereken bir gün…
Ama milyonlarca emeklinin yüreğinde buruk bir sızı, 
derin bir hüzün…
Çalışılarak geçirilen bir ömür…
Hayatın en huzurlu mevsimi olması gereken yıllar…
Pazarda etiketler, 
eczanede ilaç fiyatları, mutfakta eksilen ekmek, 
sebze ve meyve konuşuyor emekliler…
Gelmek bilmeyen ay başı…
Emeklilik, artık sadece ekonomik bir mesele değil; vicdanın da en ağır imtihanlarından biri …
Atalarımız, “Ak akçe kara gün içindir.” demiştir..
Bütün geleceğini emekliliğine emanet eden milyonlar…
Kara gün geldi…
Görüldü ki bir ömür boyunca biriktirilen emek, insanca yaşamaya yetmiyor.
Emekli ,
Alın teri nereye gitti?diye soruyor..
Çünkü dünya kimseye kalmıyor.
Makam da geçiyor, servet de…
Geriye insanın ardında bıraktığı adalet duygusu ve vefa kalıyor.
Bir zamanlar emekli olmak; ömrünü tamamlamış bir emeğin onuru, gururu ve güveniydi.
Bugün ise emekli denildiğinde akla ilk gelen; 
yoksulluk,
 geçim sıkıntısı
 ve çaresizlik…
Üstelik bir siyasetçinin ağzından çıkan “gariban” sözü…
Belki onun için sıradan bir ifade…
Milyonlarca emeklinin yüreğinde derin bir kırgınlık, 
sessiz bir hayal kırıklığı….
Peki, gariban kimdir?
Emekli gariban mıdır?
Yoksa gariban haline mi getirilmiştir?
Asıl garibanlık, bir ömür çalıştıktan sonra insanca yaşayamamaktır.
Garibanlık; torununun avucuna gönül rahatlığıyla bir harçlık bırakamamaktır.
Garibanlık; pazarda meyveyi tane hesabıyla almaktır.
Garibanlık; ilaçla ekmek arasında tercih yapmak zorunda kalmaktır.
Atalarımız yine ne güzel söylemiş:
Açın halinden tok anlamaz….
Bazen rakamlar anlatamaz yaşananı…
Boş bir alışveriş sepeti…
Kelimeler susar/biter….
Suskunluk en yüksek çığlık olur bazen …
Konfüçyüs’e ait 
Adalet kutup yıldızı gibidir; yerinde durur, geri kalan her şey onun etrafında döner… sözü ne kadar manidardır, ne kadar düşündürücüdür…
Adalet sadece mahkeme salonlarında mı aranmalıdır?
Hayır…
Adalet sofrada da aranır.
Markette…
Eczanede…
Emekli maaşında…
Çünkü bir toplum, çocuklarına ve yaşlılarına nasıl davrandığıyla hatırlanır…
Çınar ağacını düşünün…
Onca yıl kök salar, büyür, gölge verir…
Eşit …
Adil….
Gölge olmazsa serinleyecek kimse de kalır mı?
Emekliler de bu ülkenin çınarları…
Dünü omuzlayan…
Bugünü inşa eden…
Yarına sessizce kök salan insanlar…
Yüzlerindeki her çizgi yalnızca geçen yılların izi değildir.
O çizgiler; verilen mücadelenin, 
ödenen vergilerin, tutulan nöbetlerin, açılan dükkânların, sürülen tarlaların ve büyütülen evlatların hikâyesidir.
Devlet, en çok yorulan omuzlara el uzatırsa devlet olur…
Devlet olduğu anlaşılır…
Geçmişe gösterilen vefa, geleceğe duyulan güvenin en sağlam teminatıdır…
Çünkü ne saraylar kalıcıdır…
Ne makamlar…
Ne de alkışlar…
Bugün güçlü olanların yarın desteğe ihtiyaç duymayacağını kim söyleyebilir?
Hayat dönen bir değirmen…
Bugün yukarıda olan, yarın aşağıda olabilir.
Dileğim odur ki;
Bir gün 30 Haziran geldiğinde emekliler geçim sıkıntısını değil;
Torunlarıyla çıkacakları yolculukları konuşsun.
İlaç fiyatlarını değil, okuyacakları kitapları…
Elektrik,
 su ve 
doğalgaz faturalarını değil; yıllardır erteledikleri memleket hasretini konuşsun…
Olması gereken de bu değil midir?
Emeklilik, ömrün yükünü taşıyan insanlara verilmiş bir mükafat olmalıdır.
Yoksulluğun yeni adı değil…
Unutulmasın…
Bir ülkenin gerçek zenginliği emeklisinin yüzündeki tebessümle de ölçülür..
Emeklisinin yüzü gülen bir ülke, geleceğine güvenle bakan bir ülkedir.

ZİRVE Gölge-1

GÜNCEL

ZİRVE

Gölge -1

Bir şehir…
Bir başkent…
Ankara…

Günlerdir bir telaş…

Uyuyan sokaklar,
ansızın uyanmış gibi…

Fırçalar asfalta değerken,
kaldırımlar yeni bir elbise giyiyor adeta…

Beyaza boyanan, solmaya yüz tutmuş çizgiler…
Çiçeklerle süslenen refüjler…
Özenle dizilen taşlar…

İster istemez insan sormadan edemiyor…

Demek ki istenince oluyormuş…

Dün görmezden gelinen çukurlar…
Tozlu kaldırımlar…
Bakımı yıllarca ertelenen yollar…

Şimdi, NATO Zirvesi için gelecek konuklara hazırlanıyor.

Bir şehir, bir anda bambaşka bir kimliğe bürünüyor…

Oysa o yolların asıl sahipleri…

Sabah işe yetişmeye çalışan işçi…
Kaldırımda bastonuna yaslanarak yürüyen emekli…
Okuluna yetişmeye çalışan çocuklar…

Yıllardır bu şehrin sessiz tanıkları…

Kendi evlatlarına çok görülen imkânların, gelecek misafirler için seferber edilişi…

Elbette ülkenin itibarı önemlidir.
Misafir ağırlamak da bir medeniyet göstergesidir.

Ama…

İtibar ve medeniyet…

Sadece misafire gösterilen özen midir?

Yoksa asıl medeniyet, kendi insanına her gün aynı özeni gösterebilmek midir?

Ülkenin gerçek vitrini, birkaç günde boyanan bordürler midir?

Olabilir mi?..

Gerçek vitrin;

Adalet…
Tarafsız işleyen mahkemeler…
Huzur içinde yaşayan insanlar…
Alın terinin karşılığını alan emekçiler…
Ve geleceğe umutla bakan gençlerdir.

Çünkü…

Boya silinir…
Çiçekler solar…
Asfalt çatlar…

Ama adalet olmazsa vicdan çatlar…
Ekonomi sarsılırsa umut yok olur…

Zirve biter…

Bugünler gelir geçer…
Konvoylar dağılır…
Siren sesleri susar…
Yollar yeniden halka açılır…

Peki…

Gelip geçici misafir için gösterilen bu özen, bu ülkenin kendi insanı için de aynı samimiyetle gösterilecek mi?

Sorular…

Sorular…

Zirve için değiştirilen bir şehir…

Asıl mesele, o yollarda yürüyen insanların hayatını güzelleştirebilmektir.

Çünkü bir ülkenin itibarı; birkaç günlüğüne parlatılan caddelerle değil, kendi vatandaşına her gün gösterdiği değerle ölçülür.

İşte o zaman, zirvenin gölgesi değil; milletin huzuru ülkenin gerçek yüzü olur…

GÜNCEL

Lanet Olsun Yezid’e
Lanet olsun Yezid’e 
ve zulmün bütün suretlerine…
Kerbelâ…
yalnızca bir çölün adı mıdır?
İnsanlığın vicdanında hâlâ kanayan bir yara…
Fırat’ın kıyısı…
susuz bırakılan sadece insanlar mı?
merhamet 
ve hakikat…
Hüseyin…
Saltanat için değil  
insan onuru için yürüdü…
Makam için değil, hakkın sesi susturulmasın diye direndi…
Sayıca az…
Ama haklı…
Ordular…
Karşısında vicdan…
Kerbelâ…
kızgın kumlar…
Düşen her damla kan…
Asırları aşan bir haykırış … 
Mazlumun dilinde… adalet arayanın yüreğinde…
Hüseyin’in yolu… zulme boyun etmeyenleri yolu oldu…
Yezid…
bir isimden mi ibaret?
Yezid…
Gücünü haktan üstün gören anlayış…
Mazlumun ahını duymayan, 
adaleti çıkarına kurban eden her zihniyet…
Tarih boyunca aynı karanlığın devamı…
Kerbela….
Sadece geçmişe ağıt değil…
Kerbela;
Hakkın yanında durmaya,
zulmün karşısında olmaya, 
suskunluğun değil vicdanın sesini dinlemeye bir kez daha söz …
Ey kutlu şehit Hüseyin…
Adın, adaletle birlikte anılacak,
Sana yapılan zulüm gibi,
Dünyanın neresinde olursa olsun zulümlür saraylar yıkmaya devam edecektir 
Hak/hakikat uğruna verdiğin mücadele… kıyamete kadar gönüllerde yaşayacaktır…
Lanet olsun zulme…
Selam olsun Hüseyin’e…
Selam olsun 
hakkın ve adaletin yolunda yürüyenlere…

GÜNCEL son sözü kim söyler

GÜNCEL

Son sözü kim söyler?
Nedir siyaset…?
Klasik bir çok tarifi vardır…
En geniş kapsamıyla;
bireyler arasındaki güç ilişkileri, 
toplumsal etkileşim
ve uzlaşma süreci…
Halka hizmet etme sanatı…
Gücünü halktan alma… 
Halkın beklenti ve taleplerini dikkate alma…
Gücünü halktan almayan bir 
anlayış uzun ömürlü olabilir mi?…
Yalnızca seçim kazanmak mıdır siyaset?
Milletin gönlünde yer almak…
Sesine kulak vermek…
Geleceği birlikte inşa etmek…
Yöneten…
yönetilen…
arasında mesafe hep olagelmiştir…
Bu da normaldir…
Bazı yöneticiler/siyasi erk halkın sesini duymak yerine;
kendi doğrularını dayatmayı tercih ederler.
Halkı görmezden gelen her anlayış, er ya da geç gerçekle yüzleşmek zorundadır…
Siyasetin gerçek sahibi;
Ne makam odaları,
ne kürsülerdir…
Siyasetin gerçek sahibi millettir…
Halka rağmen siyaset olmaz,sözü
demokratik bir ilke olduğu kadar,
tarihin defalarca doğruladığı bir gerçektir…
Halkın istemediğini, topluma zorla kabul ettirmeye çalışmak, rüzgara karşı yürümeye benzer…
İlerlediğini sananlar günün sonunda yorgun düşer…
İcazet almak yetmez her zaman…
Dışarıdan gelen destek,
bazı çevrelerin onayı,
belli odakların teşviki
siyasetçiyi geçici olarak yükseltebilir belki…
Peki ya …
Halk rızası olmayan yükseliş kalıcı olabilir mi?
Son sözü daima millet söyler…
Toplumda karşılığı olmayan;
Hiçbir proje,
hiçbir hareket
ve hiçbir lider uzun süre ayakta kalamaz..
Keskin sirke küpüne zarardır, demiştir atalarımız…
 
İnatlaşma,
topluma rağmen diretmeye çalışma…
Ömrü olan sonucunu görmüştür/görecektir…
Halkın;
beklentisini küçümseyen,
milletin sabrını yanlış anlayan siyasi tarihin tozlu sayfalarında yerini alır…
Fransız düşünür Jean-Jacques Rousseau’nun 
Egemenlik halka aittir ve devredilemez,sözü çok manidardır…
Halk sessiz görünse de ;
her şeyi görür, değerlendirir ve zamanı geldiğinde hükmü verir…
Sandık bunun en güçlü ifadesidir…
Milletle kavga eden değil, milletle yürüyen kazanır…
Dinleyen,olaylardan ders çıkaran, ortak akla değer veren anlayışlar kalıcı olur…
Siyasetin özü;
Uzlaşmak…
İkna etmek,
Hizmet etmektir…
Dayatmak,
Zorlamak ,
Hükmetmek değildir…
Halka rağmen siyaset olmaz…
Halkın istemediği hiçbir güç sonsuza kadar yaşamaz…
İcazet almak yetmez, Son kararı halk verir…
İnatlaşanlar günü kurtarırlar belki…
Ama geleceği kazanamazlar…
Tarih boyunca değişmeyen gerçek;
Halk ;
Bekler, 
sabreder, 
susar…
Ama günü geldiğinde son sözü söyler…

GÜNCEL onurlu çıkış

GÜNCEL

ONURLU ÇIKIŞ 
Kılıçdaroğlu’na atfen…
Yükselmek kadar zamanı geldiğinde geri çekilmeyi de bilmektir bilgelik…
Makam,
unvan,
servet,
alkış ,
güç o kadar bağlıyor ki insanları…
Geldiğini unutur,
gitmeyi aklından geçirmez…
Gerektiğinde zamanında, 
tadında bırakabilmek,
Ya da bırakmamak için direnmek…
Her başlangıcın bitişi,
her yükselişin bir inişi,her girişin bir çıkışı vardır…
Koltuklar emanet, makamlar geçici, güç ise sınavdır.
Bir başka ifadeyle insan ölümlü varlıktır.
 
Doğar,büyür, yaşlanır ve ölür…
Misafirdir bu dünyada…
Asıl mesele son noktanın nasıl konulduğu/konulacağıdır…
Onurlu ayrılanları saygıyla yazar/hatırlar tarih…
Bir fikrin, 
bir dönemin, 
bir mücadelenin
veya bir ömrün sonuna geldiğini kabul edebilmek…
ve son noktayı iyi koyabilmektir 
onurlu çıkış…
Ego’nun zor sınavı…
Nietzsche ‘ye göre insanın olgunluğu, çocukken sahip olduğu ciddiyeti yeniden kazanmasıdır…
Bazen kazanmaktan vazgeçebilme ,
bazen de kaybetmeyi kabullenebilmedir olgunluk…
Dünya siyaseti…
günlük hayat…
yaşanılan bir çok kriz…
Zamanında yapılamayan onurlu çıkışın sonucudur…
Bazen Savaşlar ba bitirilemediği için felakete dönüşür.
Hatasını kabul etmeyen yıpranır..
İnsanlar bazen düştükleri için değil, düştüklerini inkar ettikleri için küçülür.
Abraham Lincoln’
Bir insanın karakterini sınamak istiyorsanız ona güç verin der…
Alkışlar azaldığında.. 
Kalabalıklar dağıldığında…
Makam odasının kapısı kapandığında…
Telefonlar daha az çaldığında…
Gerçek yüzü o zaman ortaya çıkar insanın…
Demokraside ,
kazanmakta olağandır…
Kaybetmekte…
Önemli olan sonucu kabul etmektir/edebilmektir…
Demokratik olgunluk…
Öğretmenin son dersi…
Askerin son nöbeti…
İşçinin emeklilik günü…
Sporcunun son maçı…
Annenin çocuklarını hayata uğurlayışı…
İnsanın son nefesi…
Geride ne bıraktın? sorusunun cevabı…
İnsanı büyük yapan koltuklar değil, karakteridir…
Yunus Emre’nin dediği gibi;
Mal sahibi, 
mülk sahibi
Hani bunun ilk sahibi?..
Ömür denilen şey, emanet edilmiş kısa bir yolculuk…
Makamı mezara götüren car mıdır?
Kim servetini götürmüştür…
Sonsuza kadar alkışlarla kim yaşayabilmiştir…
Mezarlıklar vazgeçilmezlerle doludur…
Ya saygı ya da pişmanlık…
Atatürk’ün 
Benim naçiz vücudum elbet bir gün toprak olacaktır, fakat Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır sözü manidardır…
Kalıcı olan kişiler değil ilkelerdir…
Kendinden sonrasını düşünebilmek, onurlu çıkışın en yüksek mertebesidir…
Atalarımız boşuna dememiştir:
Yiğitlik kalkmak kadar gerektiğinde çekilmeyi bilmektir…
Büyüklük,
her savaşı kazanmak değil gerektiğinde 
hangi savaşın bitmesi gerektiğini bilmektir…
Hayat…
Büyük bir sahne…
Perde açılır, 
roller dağıtılır, 
oyun oynanır ve sonunda perde kapanır…
Sahnede ne kadar kalınlığı değil, sahneden inerken arkada geride ne bırakıldığıdır…
Karakterin gerçek ölçüsü, zirveye çıkarken değil, zirveden inerken belli olur…
Önemli olan geride hoş seda bırakabilmektir…
Asalet gideeken ortaya çıkar…
Son noktayı iyi koyabilmektir 
onurlu çıkış…

FETİH & Fatih

Sokaklardan, surlardan ve taşlardan ibaret midir bazı şehirler…

Tarihte bir medeniyet otağı…
İstanbul …
Yedi tepesiyle,
çağlara meydan okur,
Boğaz’ın mavi sularıyla kıtaları birbirine bağlar,
Tarihin hatırasını taşır eşsiz şehir İstanbul…
Bir idealin, 
bir inancın 
ve bir medeniyet tasavvurunun kapılarını aralar…
29 Mayıs 1453…
Bir imparatorluk tarihe karışmış, 
bir çağ kapanmış
yeni bir çağ başlamıştır…
Yalnızca askerî bir zafer midir İstanbulun fethi…
Sabrın aceleciliğe ilmin cehalete, 
azmin imkânsızlıklara karşı kazandığı büyük bir zafer…
Yirmi bir yaşında bir genç hükümdar…
Fatih Sultan Mehmet…
Gönlünde büyüttüğü bir hayalin peşinde…
Peygamber müjdesi, tarihe yön verme,
Yeni ufukların sembolü
Büyük fetihler önce gönüllerde başlar…
Önce fikir,
hedef,
İnanç…
Sonra; 
kılıç,
ordu ,
zafer…
Aylar süren hazırlıklar..
İnşa edilen kaleler,
Dökülen toplar…
Hazırlanan ordular…
Asıl hazırlanan Milletin yüreği…
Fetih surları aşmak değildi sadece,
korkuları, 
tereddütleri,
ve imkânsız görünen engelleri de aşmaktı..
Kuşatma
Yükselen dev surlar, nice orduların hayallerini yerle bir etmişti…
Azim,
Kararlılık,
Cesaret…
Fatih Sultan Mehmet. 
Engellere bakıp vazgeçmedi, 
yeni yollar buldu…
Bir gece…
Karadan yürüdü gemiler…
Dağlar, 
vadiler 
yamaçlar
tarihe tanıklık etti.
 
Haliç’in sularında süzülen gemiler Bizans’ı hayrete düşürdü…
Tarihin yönü değişti.
Victor Hugo”nun dediği gibi, 
hiçbir ordu, zamanı gelmiş bir fikre karşı koyamaz…
Zamanı gelmiş büyük bir fikrin zaferi…
29 Mayıs…
Güneş, 
yeni bir dünyanın üzerine doğdu…
Surlar aşılmış,
Kapılar açılmış,
İstanbul artık yeni sahiplerine kavuşmuştu…
Gururla değil,  
vakarla girdi İstanbul’a…
Canı ,
malı,
inancı
koruma altına aldı.
Gerçek fetih gönülleri kazanmak bilinciyle…
Yunus’un dediği gibi;
gönüller yapmaya geldim dedi…
Kalplerin ve umutların fethi…
Bir yıkılışın değil, bir kuruluşun hikâyesi…
Bir medeniyetin yükselişi…
İlimle yoğrulmuş bir devlet anlayışının dünyaya açılışı…
İstanbul’un semalarında yankılanan ezanlar, camiler, 
kiliseler ,
saraylar,
tarihî eserler…
Asırların hikâyesini fısıldar…
İnanç,
hayal, 
hedefe kenetlenen toplum …
Aşıldı surlar,
kapılar.. 
Aklın, 
cesaretin
ve inancın zaferi…
Tarihine yön veren büyük bir medeniyet destanı…
Ufku genişleyen millet, yönü değişen tarih
Yeni çağa uyanan insanlık…
Fatih Sultan Mehmet ve tüm şehitlerimizin ruhları şad olsun…0

GÜNCEL

BUTLANA FARKLI BİR BAKIŞ

Bazı kelimeler sözlükte birkaç satırla açıklansada,
zihinlerde yıllarca sürecek sorular bırakır…
Butlan…
Bir hukuk terimi…
Bir mahkeme kararı…
Bir dosya konusu…
Gerçekten öyle midir ?
Kadim hikâyede karşımıza çıkan sorunun başka bir adı mıdır?
Yanlış bir başlangıç doğru bir sonuca ulaşabilir mi?
Bir bina…
Temel çatlak
Kolonlar yorgun…
Dış cephesi göz kamaştırıyor..
Bütün bunlar, temeldeki kusuru ortadan kaldırır mı?
Ya da tam tersi…
Temeli sağlam bir yapı…
Değerlendiren gözler önyargılı…
Hüküm verenler aceleci…
Gerçekler objektif görülebilir mi?
Hayat siyah ile beyaz arasına sıkışmayacak kadar karmaşıktır…
Hukukta,
Siyasette 
İnsanda öyle…
CHP kurultayı üzerinden yürüyen mutlak butlan tartışmaları yalnızca bir partinin meselesi değildir.
Türkiye’nin uzun zamandır kendisine sorduğu bir sorunun yeni bir biçimi…
Hukuk mu önce gelir, irade mi?
Kural mı daha önemlidir, 
tercih mi?
Meşruiyet mahkeme kararında mı saklıdır, yoksa insanların kabulünde mi?
Bir mahkeme süreç geçersizdir dediğinde mesele kapanır mı?
Hukuk karar vermekle görevli olabilir.
Ama kabul görmek…
İnanılmak…
Vicdanlarda karşılık bulmak…
Bunlar mahkemenin zorla hükmedebileceği şeyler değildir…
Tarihin en büyük mahkemesi adliyeler değil zamandır…
Zaman…
Sessizce izler.
Bekler.
İnsanların öfkesi diner.
Sloganlar unutulur.
Makamlar değişir.
İsimler gelir geçer.
Sonra geriye yalnızca bir soru kalır:
Haklı olan kimdi?
Sorunun cevabı çoğu zaman mahkeme kararlarında değil, tarihin hafızasında karşılık bulur…
Kemal Kılıçdaroğlu’nun yeniden göreve dönmesi yalnızca hukuki bir mesele değildir….
Bu olayın içinde;
hukuk vardır 
Siyaset vardır.
Parti içi mücadele vardır.
Ama hepsinden önemlisi insan vardır.
İnsanın olduğu yerde her şey karmaşıktır…
İnsanlar yalnızca kurallarla yaşamaz.
Duygularıyla…
İnançlarıyla…
Beklentileriyle…
Hayal kırıklıklarıyla da yaşarlar.
Hukuken doğru olan, her zaman insanların gönlünde karşılık bulmaz…
Bazen de insanların doğru bulduğu şey, hukuk tarafından kabul edilmez…
Trajedi de burada başlar…
Çünkü hukuk düzen,
demokrasi temsil,
Vicdan ise adalet ister…
Üçü her zaman aynı noktada buluşur mu?
Ya buluşamazsa?
Asırlardır çözülemeyen meselele…
Yalnızca hukukta mı aranmalıdır butlan?
Hayatın kendisinde de nice butlanlar vardır.
Sevgi olmadan kurulan evlilikler…
Vefa olmadan kurulan dostluklar…
Liyakat olmadan verilen görevler….
Ahlâk olmadan elde edilmiş başarılar…
Dışarıdan yerli yerinde özde bir eksiklik …
Özdeki eksiklik gün gelir farklı biçimlerde ortaya çıkar…
Mevlananın dediği gibi ,
eğri cetvelden doğru çizgi çıkmaz…
Sormadan edemez insan…
Ya cetvel eğri değilse?
Ya eğri görünen şey aslında bizim bakış açımızsa ?
Hüküm vermeden önce düşünmek, doğruları sorgulayabilmek,
Gerçeği arayabilmek…
Gerçek her zaman bir tarafın haklı olması değildir…
Hakikat bazen herkesin biraz yanıldığı yerde saklıdır…
Belki de CHP etrafında dönen bu büyük tartışma yıllar sonra yalnızca siyasi bir olay olarak hatırlanmayacaktır.
İnsanlar bu süreci;
hukuk ile meşruiyetin,
irade ile kuralın,
adalet ile gücün,
vicdan ile hükmün
karşı karşıya geldiği bir dönemin sembolü olarak okuyacaklardır…
Kararlar mahkemelerde yazılır.
Siyaset meydanlarda yapılır.
Liderler gelir, liderler gider.
Partiler yükselir, partiler düşer.
Fakat zaman…
Büyük ve sessiz hakimdir…
Son sözünü daima en sona saklar.
Bir şey yasal olabilir, ama adil midir?
Meşru olabilir ama doğru mudur?
Kazanılmış olabilir ama hak edilmiş midir?
Hakikat gecikebilir…
Üzeri örtülebilir…
Tartışılabilir…
Ama yok edilemez.
Son hükmü;
ne siyaset,
ne kalabalıklar, 
ne de güç verir…
Son hükmü daima vicdan verir…

19 MAYIS

19 Mayıs 1919…
Bir milletin ayağa kalktığı tarihtir  19 mayıs 1919
Bir milletin küllerinden yeniden doğduğu 
tarihtir 19 Mayıs…
Anadolu…
Yorgun
Sessiz…
Kırgın…
İşgallerin gölgesinde mahzun ve yalnız…
Bir vapur görünür ufukta… 
Bandırma Vapuru…
Samsunda  bir milletin kaderi iner karaya…
Mustafa Kemal Atatürk …
Cesaret,
İnanç  …
Özgürlüğe and içmiş   bir milletin iradesi…
Millet kadar büyük bir rol model…
Ya istiklal ya ölüm…
Önce dağlarda yankılanır 
Sonra ;
Köylerde,
kasabalarda, cephelerde…
Bir annenin duasında… Bir askerin gözlerinde… 
Bir yetimin sessizliğinde…
BAĞIMSIZLIK…
Kolay değil 
Açlık…
Yokluk… 
Şehadet …
Yılmak yok…
Vatan dediğin, uğruna can verildiğinde vatandır…
Amasya’da kararlılık,
Erzurum’da direniş, Sivas’ta birlik… Ankara’da millet  iradesi…
Acıların içinden doğar  cumhuriyet…
Gençlere emanet  Cumhuriyet…
Gençlik ;
Yarının nefesi… 
Milletin umudu…
Gençlere armağandır 19 Mayıs…
Bir ruhun , bir dirilişin, bir inancın ,yeniden başlayışın  adıdır 19 Mayıs…
Akif’in  dizelerinde hayat bulan ;
Doğacaktır sana vadettiği günler Hakk’ın, Kim bilir belki yarın, belki yarından da yakın…sözlerin hayata geçmiş halidir 19 Mayıs…
Umutsuz durumlar yoktur, umutsuz insanlar vardır…
Bayrağımız,
İstiklâl Marşımız,
Özgürlüğümüz 
Bir destanın adıdır 19 Mayıs…
Bu vesileyle; başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere, istiklal mücadelemizin bütün kahramanlarını, aziz şehitlerimizi ve gazilerimizi rahmetle, minnetle anıyorum…
Ruhları şad olsun…
Milletimizin Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı kutlu olsun…

ALEGORİ

ALEGORİ 
              
İnsanlar gerçeği değil, görmek istediklerini görürler.
               Julius Caesar
Görülen her şey gerçek midir?
Bazıları her gördüğünü gerçek sanır…
Görülen her şey gerçek midir?
Doğru mudur?
Yoksa gerçeğin yansıması mıdır?
Platon enfes bir bir yaklaşım sergileyerek adeta bu günlere ışık tutmuştur….
Mağarada insanlar doğduklarından beri zincirlenmiş hâlde yaşarlar…
Başlarını çeviremez, yalnızca karşılarındaki duvara bakabilirler.
Arkalarında yanan ateşin önünden geçen nesnelerin gölgeleri duvara yansır…
Mağaradakiler ise o gölgeleri gerçek sanırlar…”
Mağara alegorisi…
Gerçek nedir?
İnsan gerçeğe ulaşabilir mi?
Bu alegori yalnızca bir felsefi hikâye midir?
Zihinsel  esareti anlatan evrensel bir ayna…
Dostoyevski,
İnsan alıştığı karanlığı aydınlığa tercih eder der.
Örnekler ne kadar da güncel değil mi ?
Bazıları alıştığı düşünceleri sorgulamaz.
Kendisine öğretileni mutlak doğru kabul eder…
Körler ülkesinde tek gözlü adam kral olur der atalarımız…
İdeoloji,
korku,
çıkar ,
zamanla gerçeğin yerini alır…
Görünen her şey gerçek midir?
Hakikat, çoğu zaman görünenin arkasındadır…
Zincirler sadece demirden mi yapılır?
Platon  zincirleri sembolik olarak anlatır…
Günümüzde insanı bağlayan zincirler;
bazen korkudur,
bazen cehalet, 
bazen de konfor tutkusudur…
İnsanın en büyük hapishanesi korkularıdır der Jung
Televizyon ekranları, sosyal medya akışları, manipülatif haberler, algı operasyonları…
Çağımızın  mağaraları  haline gelmiştir…
Voltaire gerçeği ne güzel ifade etmiştir…
Bir insanın düşünmesini istemiyorsanız onu sürekli eğlendirin…
Ne kadar güncel ,
ne kadar doğru değil mi?
 
Algılara  inanmayı seçen  gerçeği görmez/göremez…
Gölgeleri akisleri takip eder….
Hakikate yolculuk zordur, 
emek ister,
çaba ister…
Alegoride bir kişi zincirlerinden kurtulur ve mağaranın dışına çıkar…
Başta gözleri kamaşır. Güneşe bakamaz. Gerçek ona acı verir…
Alıştığı karanlığı terk etmekte zorlanır insan ..
Gerçek bazen insanın canını yakar,ama yalan ruhunu çürütür der  Nietzsche…
Gerçeği görmek, öğrenmek kolay değildir..
Öğrenmek, insanın bazı yanlışlarını yıkmasını gerektirir..
Sokrates’e göre ,
Sorgulanmamış hayat yaşanmaya değmez.
insanlar çoğu zaman gerçekler yerine rahatlatıcı yalanları tercih eder….
Tatsız gerçek tatlı yalandan iyidir der atalarımız…
Hakikat sorumluluk ,
düşünmek cesaret ister…
Platon’ın alegorisinde  mağaradan çıkan kişinin geri dönmesi ilginçtir…
İçeridekilere gerçeği anlatmak ister…
Mağaradakiler ona inanmaz.
Hatta onunla alay eder, öfkelenir ve onu tehlikeli görürler…
Freud’a göre, 
İnsanlar gerçeklerden çok alışkanlıklarını savunurlar…
Zihin alıştığı düzenin bozulmasından korkar…
Tarih boyuncabir çok düşünür, bilim insanı ve hakikat arayıcısı bu yüzden dışlanmıştır…
Gerçeği söyleyenler, çoğu zaman konfor alanından çıkmak istemezler. 
Teknoloji ilerledi, iletişim hızlandı, bilgiye ulaşmak kolaylaştı…
İlginçtir;
gerçeğe ulaşmak her zamankinden daha zor hâle geldi…
Günümüzde bilgi arttıkça manipülasyon,
algı yönetimi arttı…
Gustave Le Bon’a göre 
kitleler düşünmez yönlendirilir…
Gerçeği araştırmak  yerine  düşüncelerini doğrulayan yalanların peşinden gider…
Gerçekler yerine hoşuna gideni dinlemeyi tercih eder  insan…
İnsan duyduğu her şeye inanırsa, aklını başkasına kiralamış olur der Schopenhauer
Düşünmek, insanı özgürleştirir…
İnsanın kendi iç dünyasına yolculuğudur mağara alegorisi…
Korkuların, önyargıların, alışkanlıkların ve dayatılmış düşüncelerin oluşturduğu karanlık bir mağara vardır bazılarının iç dünyasında….
Mağaranın dışına çıkma cesaretidir önemli olan…
İnsanı özgür yapan şey, hakikattir der Goethe
İnsanı gerçekten özgürleştiren tek şey yine hakikatin kendisidir…
Hakikat insanın karşısına doğrudan çıkar mı?
 Yalan,
 algı,
 kalabalık,
 ezber…
Gözleriyle değil, alışkanlıklarıyla bakanlar  gerçeği bulabilecek mi?
İnsan gerçeği değil  inanmak istediğini görür…
Gerçek kalabalığın söylediği değil, vicdanın sustuğu yerde duyulur…
Gerçeği bulmak dış dünya kadar iç dünyaya yolculukla mümkündür…
Çünkü en karanlık mağara düşünmeyen zihindir…
 
Gördüğüne mi yoksa sana   gösterileni mi inanıyorsun…?
Sorunun cevabı kişiliğinin ,karakterinin cevabıdır…
Gerçek, gerçekten görünen midir?
yoksa  gösterilen mi?
İnsanlar bazen;
korkularıyla 
alışkanlıklarıyla 
öfkeleriyle,
taraf olduğu kalabalıkların sesiyle bakar hayata…
İnsanı büyüten şey konforu değil, hakikati arama cesaretidir.
Kalabalıkların alkışladığı her şey doğru mudur?
Doğru olabilir mi?
Önemli olan gerçeği görmeye hazır mısın,
yoksa yalnızca görmek istediğine mi inanmaya devam edeceksin…