TOPLUMSAL EREZYON -2- Nepotizm

TOPLUMSAL EREZYON
                   -2-
             Nepotizm
Nepotizm;
kayırmacılık 
veya akraba 
kayırma, 
öznel 
ve adil olmayan
şekilde yapılan 
ayrımcılık şeklinde sözlüklerde yerini alır…
 
Uygulamada 
adam kayırmacılık
liyakatsizlik,
adaletsizlik 
ve ahlaki yozlaşma 
şeklinde vücut bulur…
Bir toplumun geleceği;
Sahip olduğu 
kaynakları kimlere, 
hangi ölçülere göre
ve hangi amaçla emanet ettiğiyle anlaşılır…
Mevki-Makam…
gelip geçicidir…
Kimseye kalmadı
/kalmazda…
yetkiler sınırlı,
Ömür kısadır…
Nepotizm toplumların 
ortak sorunu olmasına rağmen,
tarihsel birikim
sosyo-kültürel yapı,
 gelenekler,
ve yönetim anlayışı birbirinden farklı olduğu için çözümü de doğal olarak farklıdır…
Eğer soruna çözüm bulunmak isteniyorsa sorunu doğuran sebepleri anlamak ,doğru tespit etmek gerekir…
Bunun için;
Her toplum kendi şartları içerisinde incelenmeli,
somut vakalar araştırılmalı,
veriler değerlendirilmeli 
ve elde edilen sonuçlara
 göre çözüm yolları geliştirilmelidir.
Adalet,
eşitlik, 
dürüstlük 
ve liyakat
insan onurunu koruyan, 
kurumlara güven 
kazandıran
ve toplumsal barışı güçlendiren ortak değerlerdir…
Bu değerler tam 
olarak 
hayata geçirilmeli,
açık şeffaf kurallar belirlenmeli,
mekanizmalar kararlı 
bir iradeyle
işletilmelidir…
İşe alım süreçlerinde ;
açık,
anlaşılır
ve standart kriterler 
olmalı ,
görevin gerektirdiği 
eğitim, 
bilgi,
beceri
be deneyim önceden tanımlanmalı ve adaylar 
aynı ölçüler üzerinden değerlendirilmelidir…
Pekala,
kuralların kişilere göre değiştiği bir yerde adaletten söz edilebilir mi?
Cevap tabii ki hayır…
Değerlendirme  nesnel ölçütlere göre yapılmalı,
puanlama yöntemi 
 açık
 ve denetlenebilir
 olmalıdır…
Mülakatlar;
 kanaatlerin,
yakınlıkların 
ve görünmez ilişkilerin belirleyici olduğu  bir alan olmaktan çıkarılmalıdır… 
Aynı zamanda  eşitlik ilkesine sadık,
ölçülebilir
ve denetlenebilir olmalıdır…
Terfi sistemleri 
ögörülebilir
ve objektif esaslara göre düzenlenmelidir …
Yani terfide ;
 yakınlık
sadakat
ya da kişisel ilişkiler ön
planda olmamalıdır. 
Başarı
tecrübe,
yeterlilik 
ve somut performansın karşılığı olmalıdır….
Atamalar ;
merkezi, 
standart
 ve denetlenebilir 
sistemlerle yürütülmeli
yerel ilişkiler ve kişisel müdahalelerin etkisi azaltılmalıdır.
Kararlar şeffaf alınmalı,
gerekçeler açıklanmalı,
ve süreç bağımsız 
denetime açık olmalıdır…
Herkesin hakkını koruyan bir düzen oluşturulmalı ve ehliyet esas alınmalıdır…
insanlar eğitimlerine bilgi birikimlerine, 
mesleki deneyimlerine
 ve yemeklerine uygun görevlere atanmalıdır…
Liyakat, 
bireysel bir başarı ölçüsü olup, topluma karşı taşınan bir sorumluluktur…
Hukuki düzenlemeler
etik bilinç,
şeffaflık, 
hesap verebilirlik 
ve haksızlık karşısında ses çıkarabilme cesaretiyle taçlandırılmalıdır…
Adam kayırmacılık;
birilerini hak etmediği makama getirmek,hak edeni görmezden gelmek
emeği değersizleştirmektir…
Kuralların uygulanmadığı toplumlarda 
gençlerin umutları aşınır,
çalışanların şevki kırılır,
kurumların hafızası zayıflar…
Gün gelir
başarı,bilgi,hakkaniyet yerini bağlantı kurmaya ,nüfuza ve çıkara bırakır…
Adalet, haklının hakkını vermek kadar, hakkı yenmemiş olanın da hakkının yenmeyeceğine dair güven oluşturmaktır…
Liyakat, bu güvenin kurumsal temeli, ahlak ise onu ayakta tutan vicdandır…
Yani,bir makama kimin getirildiği kadar, neden getirildiği de önemlidir…
Her atama;
kurumun karakterini
ve toplumun adalet duygusunu da şekillendirir…
Adaletin olmadığı yerde liyakat , liyakatin olmadığı yerde güven olmaz….
Bir ülkeyi geleceğe ancak hak ederek makam sahibi olanlar taşır/taşıyabilir…

EKONOMİ 3

EKONOMİ
    – 3-
Ekonomiyle ilgili yapılması gereken nelerdir?/neler  olmalıdır?
Yalnızca fiyatların neden yükseldiğini konuşmak yeterli midir?/çözüm müdür?
Tabii ki hayır…
Mesele fiyatların neden yükseldiğinden çok daha derindedir.
Üretim neden artmıyor?
Gelir neden adil paylaşılmıyor?
Borçlar neden artıyor?
Emek neden karşılığını alamıyor?
Gençler geleceklerinden neden endişe ediyor?
İnsanlar neden piyasa ekranlarını takip ediyor?
Sorular…
Sorular…
Cevaplarını en az benim kadar sizlerin de bildiği sorular…
Her bir soru  ekonominin farklı bir yönünü gösterir…
Ancak hepsi dönüp dolaşıp aynı gerçeğe işaret eder…
Ekonominin başarısı  insanların hayatında
meydana getirdiği 
değişimle ölçülür…
Ekonomik kararların gerçek karşılığı, açıklanan tablolardan önce toplumun yaşam koşullarında görülür.
Ekonomi sadece
uzmanların, 
yatırımcıların 
ve piyasa aktörlerinin meselesi değildir.
Ekonomi;
Evde annenin, 
tarlada çiftçinin, 
fabrikada işçinin, 
dükkânında esnafın, 
ders çalışan öğrencinin
ve maaşını bekleyen emeklinin ortak meselesidir.
Öyleyse çözüm nedir/nerededir..?
Çözüm;
Üretimi merkeze koymakta, bilimi ve aklı rehber edinmekte,
tarımı ve sanayiyi güçlendirmekte, 
teknolojiyi geliştirmekte
ve emeğe hak ettiği değeri vermektedir…
Kaynakları 
verimli 
ve adil kullanmakta,
kamu yönetiminde 
şeffaflığı, 
denetimi
ve hesap verebilirliği güçlendirmektedir…
Yani ekonomiyi, 
belirli kesimlerin kazanç
aracı olmaktan çıkarıp toplumun refahına hizmet eden bir yapıya dönüştürmek gerekmektedir…
Bir ülkenin geleceği;
Ürettiği kadar,
ürettiği değeri nasıl paylaştığıyla da belirlenir…
Ekonomi  temelinde insan  vardır..
İnsan, ekonomik tabloların arasına sıkıştırılmış bir rakam değildir/olamaz….
Bir ülkenin büyüme rakamları yükselirken insanların alım gücü düşüyor, 
emeğinin karşılığı azalıyor
ve geleceğe dair umutları tükeniyorsa o büyümenin niteliğini yeniden sorgulamak gerekir…
Zira büyüme ile 
refah aynı şey değildir… 
Üretmek kadar üretileni adil paylaşmak, 
kazanmak kadar emeğin hakkını vermek de önemlidir…
Bir ülkenin gerçek zenginliği insanının  geleceğe umutla bakabilmesinde saklıdır…

EKONOMİ 2

EKONOMİ -2-
Ekonomi nedir?
Ne değildir?
Ekonominin göstergesi nedir?
Aslında sözlüklerde ne yazarsa yazsın ekonominin göstergesi İnsan, 
üretim
ve adalettir…
Bir yerde ;
hata yapılır
denetim zayıflar
gerekli tedbirler alınmazsa ekonomik kriz kaçınılmaz olur….
Pekala ekonomik kriz çıkınca  faturayı kim öder ?/yada kim ödemelidir?
Cevaplarınızı duyar gibiyim…
Ama maalesef bazı konularda olduğu gibi ekonomide de yanlışların bedelini yalnızca yanlış yapanlar ödemez./ödemiyor ve 
günün sonunda fatura topluma  topluma çıkarılıyor..
Krizlerin önüne geçmenin bir yoluda 
ekonomik tablonun doğru değerlendirilmesi  geçmişten günümüze uzanan tercihlerin sorgulanmasıdır…
Ekonomik bağımsızlığı ve toplumsal refahı doğrudan etkileyen yapısal sorunlar nelerdir?
Bu sorunlardan bazıları;
Üretimden uzaklaşılması…
Tarımın ihmal edilmesi…
Sanayinin yeterince geliştirilememesi…
Eğitim ile üretim arasındaki bağın zayıflaması…
Ekonominin üretim yerine finansal hareketlere bağımlı hâle gelmesi şeklinde sıralanabilir…
Çözüm aranırken sorunlsr gözardı edilmemelidir
Kısa vadeli rahatlamaların uzun vadeli kalkınmanın önüne geçmesinin sonuçları nelerdir ?
Ekonomi  günü kurtarma sanatı olabilir mi?
Ekonomi aynı zamanda yarının nasıl olacağının , gelecek kuşaklara nasıl bir ülke bırakacağımızın da hesabıdır…
Bugün alınan yanlış  kararların bedelini  yarın  bizim  çocuklarımız öder./ödeyecektir…
Bir ülkenin ekonomik bağımsızlığı;
Bilim,
nitelikli eğitim,
üretim, 
teknoloji,
güçlü tarım, 
güçlü sanayi ,
Emeğin korunması,
gelirin adil paylaşılması,
hukukun üstünlüğü,
şeffaflık, 
ve hesap verebilirlikle ile mümkündür/mümkün olacaktır…
Kalıcı refahtan söz edebilmek için;
Yatırımcı güven duymalı, üretici önünü görebilmeli, çalışan emeğinin karşılığını alabilmeli , 
gençler geleceklerini başka ülkelerde aramak zorunda kalmamalıdır..
Ekonomik bağımsızlık; 
kendi kaynaklarını akılcı kullanabilmeyi , 
teknolojisini geliştirebilmehi
 ve kendi insanının refahını sağlayabilmeyi gerektirir…
Bir ülkenin gerçek zenginliği, birkaç kişinin servetinin büyüklüğüyle ölçülebilir mi?
Tabi ki hayır…
Çocukların  geleceğe umutla bakmadığı, 
gençlerin  iş bulamadığı,
çiftçi toprağı ekip biçmediği,  işçi emeğinin karşılığını alamadığı,  esnafın ayskta durmakta zorlandığı 
durumlarda refahtan söz edilebilir mi?
Ekonominin göstergesi yalnızca büyüme oranlarından mı ibaretmidir?/ibaret olabilir mi?
Ekonominin gerçek göstergesi;
Sofradaki ekmekte, 
pazardaki fiyatlarda,
işçinin maaşında, 
emeklinin cüzdanında
 ve insanın yarına duyduğu güvende belli olur….

EMANET VE ADALET

EMANET VE ADALET

Bir toplumun adalete olan güveni,
kanunların herkese nasıl uygulandığıyla ölçülür…
Kamu gücü,
millete karşı taşınan bir sorumluluktur…
Önemli olan;
emanete aykırı davranıldığında
kimin, nasıl hesap verdiği/vereceğidir…
Bir toplumun parasını kim korur?
Kanun mu,
vicdan mı,
yoksa etkin bir denetim mi?
Kamu kaynakları,
halkın ortak emeğidir.
Bu nedenle;
Seçilmiş veya atanmış tüm kamu görevlilerinin mal varlıkları
şeffaf ve denetlenebilir olmalıdır.
Milletvekili,
belediye başkanı,
bürokrat fark etmez…
“Nereden buldun?” sorusu
herkes için sorulabilmeli
ve cevabını bulmalıdır.
Bilindiği gibi;
kamu görevi,
hesap verme sorumluluğunu da beraberinde getirir.
Çünkü;
Hesabı sorulmayan emanet,
zamanla talana dönüşür.
Denetim;
bağımsız,
hukuk;
tarafsız,
hesap verme zorunluluğu
herkes için eşit olmalıdır.
Hukuk,
ayrıcalığın aracına
dönüşmemelidir.
Kanun önünde
herkes eşittir denir.
Ama soruşturmaya gelince
terazinin ayarı değişiyorsa;
Birine karşı
kılıç gibi kullanılan hukuk,
diğerine karşı
kalkan oluyorsa,
o terazinin
adaleti nasıl tarttığını
sorgulamak gerekir.
Çünkü;
Hukuk kişiye göre değişiyorsa,
orada adalet değil,
ayrıcalık vardır.
Adalet, güçlüye göre şekil alırsa
hukuk olmaktan çıkar.
Kamu malını zimmetine geçirdiği
mahkeme kararıyla kesinleşen kişi;
kimliği,
makamı,
nüfuzu
ne olursa olsun,
hukukun öngördüğü yaptırımla
karşılaşmalıdır.
Hiçbir makam,
hiçbir nüfuz
ve hiçbir servet
hukukun üzerinde olmamalıdır.
Makam emanettir,
servet hesabın yerine geçemez.
Aksi takdirde;
Bir işçinin alın teri,
bir çocuğun geleceği,
bir yurttaşın devlete duyduğu güven
eksilir.
Haksızlığın hesabı
sorulmadığında
çürüme başlar…
Önce hukuk aşınır,
sonra vicdan susar,
en sonunda toplum
adalete olan inancını kaybeder.
Kaybolan adaletin
ve kırılan güvenin
bedeli parayla telafi edilemez.
Emanet korunmazsa;
devletin itibarı zedelenir,
toplumun vicdanı susar,
geleceğe dair umut tükenir…

Mayın eşeği

Mayın Eşeği
Sözlükte kısa,
hayatta ağır
iki kelime …
Mayın eşeği…
Askeri literatürde, mayınlı arazide önden yürütülen,
tehlikeyi ilk karşılayan canlı…
Önden gönderilir..
Patlarsa mayın ,
öder bedelini…
Ya patlamazsa..?
Arkadan gelenler yürür güvenle…
çizilir yol haritası…
Bir beklentisi var mıdır..  ?
Tek derdi vardır
başkalarının güvenliği…
Kavramın savaş alanlarına ait olmayışı ise en acısı…
Sosyal hayatta, siyasette,
bürokraside,
iş dünyasında
ve hatta aile içinde…
vardır…
Tanıdıktır mayın eşeği…
İlk eleştiri…
ilk itiraz…
İlk dur deyiş…
sonunda
İlk bedel…
İlk yalnız bırakılış…
görünmeyen mayınlardır hepsi…
Plan yapar arkadan gelenler,
Önden gidenler yüzleşir kaderiyle…
Bir madenciye sormuşlar:
En cesur kimdir?
Gülümsemiş:
En önde yürüyen değil…
Arkasındakilerin de sağ salim çıkmasını düşünen kişidir…
Cesaret nedir…?
Korkusuz olmak mıdır?
Yoksa korkuya rağmen yürüyebilmek mi?
İş yeri…
yanlış uygulamaya
ilk itiraz eden ,
Mahalle…
adaletsizliğe
İlk ses çıkaran ..
Okul…
haksızlığa
ilk karşı duran öğrenci
Aile…
gerçeği ilk söyleyen evlat…
Sizce alkışlanır mı?
Yoksa…
Yalnız mı bırakılır?
Eleştirilir…
Yanlış anlaşılır…
Hatta susturulmak mı istenir?
Atalarımız doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar. diyerek koymuştur noktayı …
Siyasi arenada durum nedir?/
farklı mıdır?
Siyasi arenada da tablo çok farklı değildir…
İnsanlar genelde güvenli tarafta durmayı tercih eder, konfor alanından çıkmak istemez.
Kalabalıklar çoğu zaman doğruyu değil, güvenli olanı seçer…
Öncü insanlar çoğu zaman yalnız yürür…
Bütün büyük keşifler ve değişimler, ilk cesaret edenlerle başlamıştır…
Zihninde büyütülen korkular ise en tehlikeli mayınlardır…
En büyük patlama
vicdanın sustuğu yerdedir…
İftira…
Linç…
Önyargı…
Dedikodu…
Sessizlik…
Doğruları 
söyleyenler ise
mayına ilk basanlardır…
Her öncü
mayın eşeği 
olmak zorunda 
mıdır?
Elbette hayır…
Akıl,
tedbir
ve bilgi
cesaretin olmazsa olmazı…
Riski bilmek,
hazırlık yapmak
sorumluluğu üstlenmektir gerçek cesaret…
Tek başına yürümek midir cesaret?
Asıl cesaret, yürünen  yolu başkaları için de güvenli hale getirebilmektir…
Feda ederek mi?
Omuz omuza yürüyerek mi?
bir yere varılır?
Mayınlı yolların en güvenilir rehberi vicdandır…
Vicdan varsa,
cesaret 
ölçülü…
akıllı…
tedbirlidir…
Mayınlar her zaman toprağa mı döşenir….
Toprağa değil, vicdanlara döşenir bazen mayınlar…ı
Vicdanlara döşenen mayınları etkisiz hâle getirecek yegâne güç ise,
Yine 
uyanık bir vicdan,
berrak bir akıl
ve birlikte yürüyebilme iradesidir…
Vicdan susarsa akıl yolunu kaybeder…

MAYA

MAYA 
                     
İnsan kimdir?   
İnsan nedir?
Nereden gelmiştir?
Nereye gitmektedir?
İnsanın değeri nedir?
Bu değer nereden gelmektedir?
İnsanı değerli yapan şey nedir?
Sorular… 
Sorular…
Sorular çoğaltılabilir.
Önemli olan sorulara verilen  cevaplardır…
En önemli sorulardan biri de şudur:
İnsanı insan yapan, değerli kılan şey nedir?
Sahi, insanı değerli yapan şey nedir…?
Cevaplar sıralanabilir…
Ama önce sorularla devam edelim.
Taşıdığı unvan mı?Oturduğu koltuk mu?Sahip olduğu makam mı?
Giydiği üniforma mı?Kürsülerden yaptığı gösterişli konuşmalar mı?
Bir de cevaplara göz atalım…
İnsanı değerli yapan şey;
ne unvanıdır,
ne makamıdır,
ne üniformasıdır,
ne de hamasi nutuklarıdır.
İnsanın gerçek değeri, hangi mayadan yoğrulduğunda gizlidir.
Anlayana… Anlayabilene…
Maya sağlamsa…
Gittiği yere 
güven ,
adalet ,
merhamet taşır.
Maya bozuksa…
karanlığını,
kötülüğünü,
pisliğini taşır…
Çürük maya 
ekmeği de bozar, 
toplumu da…
Karakteri hırsız olan, mayasında hırsızlık bulunan;
Esnaf olursa müşterisini aldatır.
Memur olursa kamu malını kendi malı sanır.
Polis olursa gücünü hukukun değil, nefsinin hizmetine verir.
Siyasetçi olursa milletin emanetini şahsi menfaatine dönüştürür.
Din görevlisi olursa kutsalı istismar eder.
Sorun makamda, meslekte değil, o makama oturan insanın mayasında, karakterindedir….
Meslek yalnızca bir araçtır.
İnsanın özü neyse, elindeki araç da onun niyetine göre ya şifaya dönüşür ya felakete…
Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulur:
Şüphesiz Allah size emanetleri ehline vermenizi emreder…
Bu yalnızca dinî bir emir midir?
Aynı zamanda insanlık tarihinin en büyük yönetim ilkelerinden biri…
Emanet ehline verilmezse,
Liyakat kaybolursa;
devlet zayıflar,
adalet yara alır,
toplum güvenini kaybeder…
Dürüstlük,
adalet,
emanete sadakat,
kul hakkına riayet,
merhamet ve vicdan…
Bütün insanlığın ortak dilidir.
Japonya’da kaybolan bir cüzdanın sahibine ulaştırılması….
İskandinav ülkelerinde kamu malına gösterilen titizlik…
Anadolu insanının Kul hakkıyla gelme  nasihati…
Aynı vicdan,
farklı lehçeler…
Vicdanın milliyeti var mıdır?
Olabilir mi?
Konfüçyüs ,
erdemli insan
önce kendini 
düzeltir, sonra toplumu…
Hz. Mevlana’nın dediği gibi,sen değişirsen, âlemin değişir…
Toplum nedir?
Nasıl oluşur?
Toplum aslında, tek tek insanların karakterinden örülmüş görünmez bir kumaştır…
Albert Einstein Teknolojinin insan ilişkilerini aşacağından korkuyorum derken endişesinde ne kadar haklıdır…
Ahlâk olmadan
güç tehlikeli,
vicdan olmadan 
bilgi yıkıcıdır.
Bilindiği gibi;
Toplama kamplarını mühendisler kurdu.
Atom bombasını bilim insanları geliştirdi.
Ekonomik sömürü düzenlerini de yüksek eğitimli insanlar kurdu.
Bilgi, vicdanla buluşmazsa medeniyet üretebilir mi?
İnsanlığın faydasına olur  mu?
Peygamber Efendimiz ,ben güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim buyurmuştur…
Her toplumda dürüstlük erdemdir,
yalan çirkindir.
Her toplumda
değerli olan 
vicdandır…
Hangi dilde olursa olsun,
ihanet aynıdır…
Immanuel Kant’ın şu sözü ne kadar da manidardır;
Öyle davran ki, davranışın evrensel
 bir ahlâk yasası olabilsin….
İnsan…
Kendini,
yaşadığı 
toplumu, 
dünyayı 
ve evreni sorgulamalıdır.
Kendi kendine şu soruyu sormalıdır:
Herkes benim yaptığımı yapsaydı, dünya nasıl bir yer olurdu?
Herkes yalan söyleseydi, 
hakikat olur muydu?Herkes çalsaydı, güven diye bir şey kalır mıydı?
Herkes yalnızca çıkarını düşünseydi, toplum diye bir kavram olur muydu?
Cevap, 
elbette hayır.
Ahlâksızlık 
yalnızca bireysel bir kusur mudur?
Ahlâksızlık,
toplumun temeline konulmuş dinamittir.
Bir toplumda çürüme yaygınlaşırsa;
rüşvet sıradanlaşır,
adam kayırma normalleşir,
hak yiyen güçlü sayılır,
dürüst insan ise saf görülmeye başlanır…
Dostoyevski’ye göre:
Bir toplumun medeniyet seviyesi, 
en zayıf insanına nasıl davrandığıyla anlaşılır…
Gerçek medeniyet nedir?
Nasıl ölçülür.?
Gerçek medeniyet  ahlaklı insanların vicdanıyla örülür..
Kur’an’ın şu sorusu ise bütün bunların özünü hatırlatır:
Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?..
Bilmek kadar, 
bildiğini hangi vicdanla kullanıldığı da önemlidir.
İyi insanın 
elindeki bilgi şifa,
kötü insanın elindeki bilgi ise felaket olur…
Çocuklarımıza yalnızca meslek değil,
vicdanı,
merhameti,
adaleti,
kul hakkını,
emanetin önemini de öğretmeliyiz…
Çünkü iyi doktor olmak başka,
İnsan hayatına
 saygılı doktor olmak başkadır…
İyi hâkim olmak başka,
adaletli hâkim olmak başkadır…
İyi siyasetçi
olmak başka,
dürüst siyasetçi 
olmak başkadır.
Maya bozuksa…
En sağlam görünen sistemler bile içten içe çürür…
Maya sağlamsa…
Tek bir vicdanlı insan bile karanlığa umut, topluma istikamet ve geleceğe ışık olur/olabilir…
Çünkü insanı ayakta tutan mayası yani  karakteridir, 
toplumları yaşatan 
ise vicdanlarıdır…

GÖRÜNMEZ ELLER Fare Çuvalı Teorisi

GÖRÜNMEZ ELLER

Fare Çuvalı Teorisi
                
Mısır’da yaşayan yaşlı bir çiftçi, yakaladığı fareleri bir çuval içinde Kahire’ye götürmektedir…
Yanındaki tarım mühendisi, çiftçinin neden sürekli çuvalı salladığını sorunca çiftçi şu cevabı verir:
-Eğer çuvalı sallamazsam fareler rahatlar, düşünür ve çuvalı kemirmeye başlarlar.
Ama korku ve gerginlik içinde kalırlarsa birbirleriyle uğraşır, çuvalı unuturlar…
Anlatılandan görünenden çok fazla anlam taşır bu hikâye…
Toplumların nasıl yönlendirildiği…
Atalarımız, böl parçala yönet diyerek veciz bir şekilde ortaya koymuştur gerçeği…
Ne zaman gerçek sorunlar konuşulsa birbirleriyle uğramaya başlar insanlar…
Bu bir tesadüf olabilir mi?
Tabi ki mümkün değil…
Birileri çuvalı sallar,gündem başka yönlere kayar…
Tarih boyunca böyle olagelmiştir…
Tarihte bazı savaşların bile böyle çıktığı anlatılır…
Ekonomik sıkıntılar , adaletsizlik,
eğitim,
yoksulluk, 
özgürlükler
sorgulansa sallamaya başlar çuvalı birileri …
Siyasi tartışmalar,
mezhep kavgaları, 
etnik ayrılıklar, 
yapay gündemler, 
korku dolu haberler,
bazen de sosyal medya üzerinden yayılan öfke ve kutuplaşmalar…
Sürekli gerilim…
Tabi ki birilerinin işine gelir gerilim…
Korkan insan düşünebilir mi?
Öfkeli insa sorgulayabilir mi?
Sürekli tartışan toplum ise gerçek problemleri görebilir mi?
Cevap soruların içinde gizlidir….
Carl Jung’un dediği gibi; Düşünmek zordur. Bu yüzden insanların çoğu yargılar….
Dünyanın birçok yerinde insanlar birbirlerine karşı öfke duyar…
Bazen hiç tanımadan, bilmeden ,
görmeden, araştırmadan…
Mahallede yaşadığı komşuya,
aynı şehirde yaşadığı vatandaşa, 
aynı aile içindeki bireylere…
Herkes birbirini suçlar… 
Kimsenin çuvalı sorgulamak aklına gelmez…
Kim çuvalı sallıyor. ?
İnsanlar birbirine niçin düşer,
Niçin karşı karşıya gelir…
Bazen insanları birbirine düşüren düzenin kendisidir…
Bazen sistem dürüst vatandaşın cezalandırır.
Bazen adalet tecelli etmez ya da geç tecelli eder…
Bazen birilerinin bilerek veya bilmeyerek aldığı kararlar ekonomik sıkıntıya yol açar…
Bu mikro ölçekte olduğu gibi makro ölçekte de aynıdır…
Mevlânâ’nın dediği gibi;Aynı dili konuşanlar değil, aynı duyguyu paylaşanlar anlaşabilir.”
En büyük güç birlik beraberliktir…
Birlik olan toplum;
düşünür, 
üretir,
sorgular 
ve hakkını arar…
Birbirine düşen toplumlar ise;
enerjisini iç çatışmalarda tüketir…
Cehalet büyür,
eğitim zayıflar,
ekonomi bozulur, ahlaki değerler aşınır, 
insanlar yalnızlaşır, toplum bunları konuşamaz hale gelir..
Ayrışan birbirine düşman olan insanlar birbirinin acısına bile yabancı hale gelir…
Günümüzde
en büyük çuval sallama aracı;
Sosyal medya…
Dikkatler başka yönlere çekilir,
Öfke,  
korku, 
nefret pompalanır.
Sakin düşünüp olayları değerlendirmesine fırsat  bırakılmaz…
 Nietzsche’nin İnsanların çoğu düşünmektense ölmeyi tercih eder… Nitekim öyle yaparlar. sözü çarpıcı değil mi?
Sakin bir ortam,
vicdan ,
bilinç olmadan düşünebilir mi insan?
Cemil Meriç’e göre Düşünmek, sürüye karşı çıkmaktır…
Eğitimli ve sorgulayan toplumlar kolay yönetilemez.
Güçlü toplumlar ;
eğitime, 
bilime, 
ahlaka 
ve ortak değerlere önem verir. 
Gerçek özgürlük sadece fiziksel bağımsızlık mıdır?
Önemli olan fiziksel bağımsızlık kadar zihinsel bağımsızlıktır…
Mustafa Kemal Atatürk’ün
Eğitimdir ki bir milleti ya özgür, bağımsız, şanlı yüksek bir toplum halinde yaşatır ya da esaret ve sefalete terk eder. sözü ne kadar manidardır…
From ,korkan insan özgürlüğünden vazgeçmeye hazır hale gelir der ..
Fare Çuvalı Teorisi; Korkuttulan,birbirine düşünülen, yapay gündemlerle meşgul edilen toplumların gerçek sorunları görmesinin istenmediği gerçeğini anlatır…
En büyük tehlike her zaman dışarıdaki düşman mıdır?
Bazen içeride insanların aklını, vicdanını
ve dikkatini yöneten dış işbirlikçilerle birlikte hareket eden görünmez ellerdir…

KRİZ VE SAĞDUYU

Kriz ve sağduyu 

İnsanlar ışığı görmek için gözlerini, 
hakikati görmek için vicdanlarını açmalıdır…
Kriz nedir?
Kriz ne değildir?
Kriz;
Dengeyi bozan, belirsizlik yaratan ve acil müdahale gerektiren olağanüstü durumun adıdır.
Başka bir ifadeyle;
İnsanın ya da toplumun kendisiyle yüzleştiği, sınandığı ve yeniden şekillendiği kırılma anı…
Beklenmeyen…
Hayatın akışını değiştiren…
Zemini sarsan…
Doğru yönetilmesi gereken bir süreç…
Bir sarsıntı,
Bir güven bunalımı,
Bir yol ayrımı,
Kriz yalnızca bir yıkım değil…
Doğru okunursa;
Yeniden düşünmenin…
Yeniden kurmanın…
Yeniden başlamanın da eşiğidir.
Bazen kriz, hakikatin en çıplak hâli…
Maskelerin düştüğü…
Gerçeklerin görünür olduğu…
İnsanın özüne dönmek zorunda kaldığı dönem…
Bazen bireyin kendine…
Bazen toplumun aynaya bakma mecburiyeti…
Kriz yönetimi yalnızca olayları yönetmek midir?
İnsanı;
anlayabilmek,
Duyabilmek,
Kaygıyı hissedebilmek,
Korkuya dokunabilmek,
Öfkenin ardındaki endişeyi görebilmek….
Kriz yönetimi kalpte başlar…
Toplumun dilinde büyür…
Sonunda siyasetin alanına ulaşır.
Siyaset sahnesindeki krizler;
Görünürdür,
serttir,
yankı uyandırır…
Siyaset, toplumun kendine tuttuğu aynadır.
O aynada yalnızca siyasi aktörler değil;
Toplumun beklentileri…
Kırgınlıkları…
Korkuları…
Ve umutları da görünür hale e gelir.
Siyaset toplumdan bağımsız olabilir mi?
Yaşanan her dalgalanma, 
toplumun ruhunda da karşılık bulur…
Böyle zamanlarda liderler yalnızca konuşmaz;
aynı zamanda sınanır…
Verdikleri her mesaj…
Kurdukları her cümle…
Gösterdikleri her tavır…
Bir güven testine dönüşür.
Kriz anlarında susmak da bir tercihtir.
Konuşmak da…
önemli olan;
Doğru zamanda doğru tonu yakalayabilmek….
İnsan belirsizliği sevmez…
Belirsizlik büyüdükçe kaygı ,
kaygı büyüdükçe öfke yükselir,
Öfke yükseldikçe sağlıklı düşünme alanı daralır…
Kriz yönetimi ;
olayları yakalayabilmek,
Duyguları da yönetebilmek,
Toplumun korkusunu anlayabilmek,
Öfkesini okuyabilmek…
Sessizliğini dinleyebilmektir…
Gençler söyleneni değil, yaşananı öğrenir…
Krizler sağduyuyla yönetilirse;
Sabrı,
Demokrasiyi,
birlikte yaşama kültürünü öğrenir…
Krizler öfkeyle büyütülürse;
Güvensizliği,
Kutuplaşmayı,
Umutsuzluğu öğrenirler …
Kriz, görünmeyen bir sınıf,
öğretmeni toplum,
öğrencisi ise gelecektir…
Tolstoy’a göre ;
En güçlü savaşçı sabır ve zamandır…
Mevlana ,
Dert insanı olgunlaştırır, ateş altını arıtır,
Victor Hugo,
En karanlık gece bile sona erer ve güneş yeniden doğar der…
Kriz fırsata çevrilirse; 
Derinleşme,
Olgunlaşma,
Yeniden doğuştur…
Hiçbir kriz kendiliğinden çözülmez.
Şeffaflıkla başlar.
Bazen sessizlik krizden tehlikelidir..
İletişim,
açık bir dil…
tutarlı bir duruş…
birleştirici bir üslup önemlidir…
Kriz anında söylenen söz;
Ya bir köprü olur,
Ya da bir uçurum..
Ortak akıl ,
Empati,
Sorumluluk…
Sağduyu …
Sağduyu;
Haklı çıkmaya çalışmaktan önce doğruyu arama,
Bağırmaktan önce dinleme,
Yargılamaktan önce anlamaya çalışma,
Kazanmayı düşünmeden önce ülkenin kaybetmemesini istemektir….
İhtiyacımız olan şey;
Yeni gerilimler üretme değil,
Ortak zemini büyütme,
Yeni ayrılık oluşturmak değil,
yeni köprüler kurmaktır….
Milletler krizlerle yıkılmaz…
Krizleri yönetemediklerinde yıkılırlar.
Milletler tartışmalarla küçülmez.
Tartışmaları düşmanlığa dönüştürdüklerinde küçülürler…
Günün sonunda geriye kalan;
Kimin daha yüksek sesle konuştuğu değil,
Kimin daha fazla sağduyu gösterdiğidir…
Kimin haklı çıktığı değil,
Toplumun ne kadar güçlenebildiğidir.
Gerçek zafer;
Bir tarafın kazanması değil,
Gerçek zafer;
Hukukun korunması,
Demokrasinin yaşatılması,
toplumsal huzurun sürdürülmesi
Ve farklı düşüncelere rağmen aynı geleceğe birlikte yürünebilmesidir.
Sağduyu;
Zor zamanların en sessiz ama en güçlü rehberidir…
Ve bazen bir ülkeyi ayakta tutan şey;
Yüksek sesle söylenen sloganlar değil,
Vicdanla söylenen sağduyulu sözlerdir….

ÖLÜ BEYİN SENDROMU Oksimiron

ÖLÜ BEYİN SENDROMU
Oksimiron 
Bazen nefes alır
ama 
yaşamaz insan…
Yürür ama hissetmez…
Konuşur ama düşünmez…
Ölü beyin sendromu 
Çağımızın ruhunu anlatan toplumsal ve zihinsel bir çöküş…
Beden olarak yaşayan, zihinsel olarak uyuşmuş…
Düşünmüyor…
Sorgulamıyor…
Hissetmiyor…
Sadece tekrar ediyor.
Kalk…
Çalış…
Tüket…
Ekrana bak…
Uykuya dön…
Ve aynı döngüyü yeniden yaşa…
Modern insanın trajedisi…
George Orwell ‘e göre,
en korkutucu şey, insanların düşünme yeteneğini kaybetmesidir …
Bilgi çağında yaşadığı halde gerçeğe hiç olmadığı kadar uzak…
Bilgi arttı, 
bilinç değil…
Dinlemek…
Niçin dinler insan…
Öğrenmek için mi?
Yoksa haklı çıkmak ya da 
tuzak kurmak için mi?
İnsanlar artık öğrenmek için değil, haklı çıkmak için dinliyor…
Hemde tuzak kurarak…
Anlamak için değil, tepki vermek için konuşuyor.
Düşünce yerini sloganlara bıraktı.
Okuyan ,dinleyen, sorgulayan insan azalırken, ezberleyen insan çoğaldı…
Nietzsche’nin dediği gibi;
İnsanların çoğu düşünmektense ölmeyi tercih eder…
Ölü beyin sendromu…
Zihnini kullanmayı bırakması insanın…
Ekranlar insanın dikkatini değil, 
zihnini işgal eder…
Sürekli bildirimler, 
kısa videolar,
yapay gündemler…
Okumaz ,
anlamaz ,
düşünmez,
zihni derinleşmez,
Kitap sayfasına sabredemeyen , hayatın anlamına nasıl sabredebilir?
Düşünmeyi bırakan yönlendirilen,
kitle psikolojisinin piyonu haline gelir…
Gustave Le Bon’a göre 
kitleler düşünmez, etkilenir…
Günümüzde toplumların büyük kısmı duygularla yönetiliyor.
Korkuyla…
Öfkeyle…
Algıyla…
Bazen fark etmeden ,
bazen de bilerek aklını kiraya verir bazıları…
Ne düşünmesini istiyorlarsa onu düşünür,
Neye kızmasını istiyorlarsa ona kızar…
Neyi alkışlamasını istiyorlarsa onu alkışlar…
Nedir özgürlük?
Nerede başlar?
Zihinde başlar özgürlük…
Düşünmeyen insan özgür değildir.
Mevlânâ’nın çağları aşan, ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol sözü adeta günümüze ışık tutar..
Kendisi olmaktan uzaklaşır ‘mış’ gibi yaşayan yığınlar haline gelir…
Sosyal medyada mutlu görünmeye çalışan mutsuz insanlar…
Kalabalık içinde yalnız kalan ruhlar…
Sürekli konuşan anlaşamayan toplumlar…
Yorgun zihinler …
Byung-Chul Han’ın dediği gibi;
Modern insanın hastalığı enfeksiyon değil, tükenmişliktir….
Sadece fiziksel olarak değil ,zihinsel olarakta çöküyor insan…
Düşünmek yoruyor…
Hissetmek yoruyor…
Vicdan taşımak yoruyor…
İnsanlar giderek daha yüzeysel yaşamaya başlıyor.
Ölü beyin sendromunun en tehlikeli tarafı ise insanın bunun farkında olmamasıdır…
Kendi düşüncesi sandığı birçok şey aslında yüklenmiş hazır kalıplardır,
Ama farkında bile değildir.
Ne izleyeceği belirleniyor…
Ne düşüneceği yönlendiriliyor…
Neye inanacağı şekillendiriliyor…
Zamanla iç sesini, vicdanını ,karakterini kişiliğini kaybediyor…
Gerçekleri görebilmek,doğruları bulabilmek için insanın düşünmesi gerekir…
Bilgi yeterli midir?
Yeterli değildir bilgi…
Bilinç gerekir..
Bilinçsiz bilgi, insanı hızlı tüketen aparatlardır.. 
Sokrates’in çağımıza ayna olan ;
Sorgulanmamış hayat yaşamaya değmez sözü manidardır..
Durmalı bazen insan, 
kendi zihnine dönmeli…
Gerçekten ne düşündüğün
kendine sormalı…
Başkalarının sesini dinleyen günün birinde kendi sesine yabancılaşır….
Yaşayan, 
kalbi atan, düşünmeyen insanlar…
Toplumun çöküşü ekonomik krizlerle değil, düşünmeyi bırakan zihinlerle başlar…Düşünmeyen zihin zamanla vicdanını, vicdanını kaybeden insan ise insanlığını yitirir…
Bir toplumun çöküşü, kitapların kapanması, sorgulayan insanların azalması, hakikatin yerini algının almasıyla başlar…
Aynı öfke, 
aynı korku,
aynı cümleler,
aynı alkışlar…
Zincirlerle yaşayan ve kendini özgür sanan insanlar…
Düşünebildiği kadar özgürdür insan…
Düşünmektir en büyük devrim…
Susturulan vicdanını dinleyebilmektir en büyük cesaret …
Kurtuluştur kendi ruhuna dönebilmek…
Oksimoron ;
Yaşayan insanların, çoktan ölmüş zihinlerle dolaşması…
Yalnızca düşündüğü  kadar özgürdür insan..
Düşünmek ,
en büyük devrim… vicdanını susturmamak en  büyük esarettir…
Gerçek kurtuluş, insanın yeniden kendi ruhuna dönebilmesidir…

Potemkin Köyü

POTEMKİN KÖYLERİ

Bir İmparatoriçeye Kurulan Sahte Cennet
1787 yılı…
Rusya İmparatorluğu’nun en güçlü dönemlerinden biri…
Tahtta ise dönemin en kudretli hükümdarlarından biri olan II. Katerina bulunuyordu.
Rusya kısa süre önce Kırım’ı Osmanlı’dan koparmış, Karadeniz’in kuzeyinde büyük bir hâkimiyet kurmuştu. Ancak ele geçirilen yeni topraklar savaşların ardından yoksul, düzensiz ve harap durumdaydı.
Bölgenin yönetimi ise Çariçe’nin en güvendiği devlet adamlarından biri olan Grigori Potemkin’e verilmişti.
Potemkin yalnızca bir yönetici değil; aynı zamanda ihtişamı, gösterişi ve siyasî zekâsıyla tanınan bir isimdi.
Çariçe II. Katerina bir gün yeni fethedilen Kırım ve güney bölgelerini yerinde görmek istediğini bildirince Potemkin büyük bir telaşa kapıldı.
Çünkü gerçek manzara pek iç açıcı değildi…
Köyler yoksuldu…
Yollar bakımsızdı…
Halk savaşların yorgunluğunu taşıyordu…
Fakat Potemkin, imparatoriçenin gözünde başarısız görünmek istemiyordu.
Bunun üzerine tarihe geçecek büyük bir gösteri hazırladı.
Çariçe’nin Dinyeper Nehri boyunca yapacağı seyahat güzergâhına dışarıdan bakıldığında güzel görünen sahte köy cepheleri kurdurdu.
Uzaktan bakınca düzenli evler, mutlu insanlar, çalışan çiftçiler ve bereketli tarlalar görünüyordu.
Ancak gerçekte bunların çoğu sadece bir dekor idi…
Evlerin yalnızca ön yüzleri vardı.
Arkaları boştu.
Bazı yapılar taşınabilir şekilde hazırlanmıştı.
Hatta rivayete göre aynı insanlar farklı kıyafetlerle bir köyden diğerine taşınarak her yerde “mutlu halk” görüntüsü veriliyordu.
Nehir kıyılarında şarkılar söyleniyor, bayraklar sallanıyor, şölenler düzenleniyordu.
Çariçe II. Katerina gördüğü manzara karşısında etkilenmişti.
Yeni toprakların refah içinde olduğuna inanmış, Potemkin’i büyük başarı sahibi bir yönetici olarak görmüştü.
Fakat zamanla işin gerçeği ortaya çıktı.
Gösterilen ihtişamın büyük kısmı bir sahneden ibaretti.
Ve böylece dünya siyaset literatürüne yeni bir kavram girdi:
“Potemkin Köyü”
Bugün bu ifade;
Gerçek sorunları çözmek yerine, sadece dışarıdan her şey yolundaymış görüntüsü vermek için yapılan sahte düzenlemeleri anlatmak için kullanılır.
Siyasette…
Ekonomide…
Kurumsal yapılarda…
Hatta bazen insan ilişkilerinde bile…
Gerçeği düzeltmek yerine vitrin süslenir.
Çünkü bazı dönemlerde hakikatin kendisi değil, görüntüsü yönetilmeye çalışılır.
Ama tarih bize şunu da öğretmiştir:
“Mak­yaj, yarayı iyileştirmez.”
Ve hakikat er ya da geç sahnenin arkasından çıkar…